Margarethe von Trotta’nın yönettiği Hannah Arendt’in hayatının bir kesiti üzerinden Eichmann davasının anlatıldığı filmde yargılanan karakter olarak hep Eichmann’ı görsek de filmde sürekli yargılanmaya devam edilen bir diğer kişi de Arendt’in kendisidir. Eichmann mahkeme ve resmi olmayarak halk tarafından yargılanırken Arendt ise toplumun kendisi tarafından ahlaki ve duygusal bağlamda yargılanmaktadır. 

Öncelikle baştan başlayalım, Eichmann İsrail Devleti tarafından SS subayı olmasından dolayı suçlu bulunması üzerine kaçırılarak yargılanması için İsrail’e getirilmiştir. Eichmann II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra takma bir isim kullanarak kendine yeni bir ad ile yeni bir hayat kurmuş ve yargılanmaktan kaçtığını sanmıştır. Oysa 1962’de idam ile bitecek bir yargı sürecinin ortasında bulmuştur kendini.  

Yargılanma sebebi çok açık olarak binlerce insanın ölümünün kendisine rapor edildiği hâlde Eichmann’ın hiçbir şey yapmayarak, hatta SS subaylığına devam ederek suça ortak olmasıdır. Elbette ki Eichmann suçlamaları kabul etmez. Fakat bu, yaptıklarını reddederek yapılan bir savunma, bir inkâr değildir. Tam aksine yaptığı her şeyi yapmış olduğu için suçsuz olduğunu söyler. Kendini yalnızca bir otomaton olarak görmektedir. Yalnızca kendisine verilen görevleri yaptığı için suçsuz olduğunu ifade eder. Agamben kamptan kurtulmuş kişilerin tanıklığından bahsederken söz SS subaylarına gelince şöyle der, “Cellatlar hep bir ağızdan yaptığımızdan başka bir şey yapamazdık, diyip duruyorlar; başka bir deyişle, basitçe yapamadıklarını söylüyorlar ama yapmaları gerekirdi, hepsi bu. Onlar da Eichmann’ın dediği gibi, kadavergehorsam olarak yani tıpkı bir ceset gibi itaat etmişlerdi.”  Agamben’in anlatımı SS subayları için bir suçlama içeriyor “yapmalılardı” diyor. Oysa Arendt bu noktada ondan ayrılacak ve Eichmann’ın yalnızca bir insan olduğunu ve bu yapabilme kabiliyetinden yoksunluğunun, diğer anlamda kötülüğünün sıradanlığını söyleyecek.

Hannah Arendt: İnsanın Doğasında Bulunan Sıradan Bir Kötülük Fikri

Eichmann tek bir aşamada suçlu olduğunu kabul eder o da avukatı Robert Serviatus söylediği gibi “Eichmann kendisini Tanrı’nın nezdinde suçlu hissediyor, yoksa hukukun değil.” Yani ahlaki olarak bir suç üstlense de hukuksal olarak suçunu kesinlikle kabul etmiyor. Bunun sebebi Eichmann için etik bir sebep olsa da belki biz cevabını Agamben’in “Hukukçuların çok iyi bildiği gibi, hukukun amacı adaleti sağlamak değildir. Hukuk, gerçekten ve adaletten bağımsız olarak, sırf yargı peşindedir. Adil olmayan bir hükmün bile kendisinde barındırdığı yargı gücü bunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Hukukun nihai ereği, bir res judicata’nın (kesin hüküm) ortaya koyulmasıdır.” cümlelerinde bulabiliriz. Arendt’in “Duruşma asıl amacına -Adolf Eichmann’a dava açmak, onu savunmak, yargılamak ve cezalandırmak- ulaştığı için..” sözleri de bu düşünceyi destekler niteliktedir.

Arendt, Eichmann duruşmasını izlerken ilk önce mahkemenin onu yargıladığı gerekçelere dikkat çekmiş ve bunları yanlış bulduğunu belirtmiştir. “Zaten bu argüman Eichmann’ın yaptıkları üzerine değil, Yahudilerin çektiği acılar üzerine kurulmuştu.” Oysa Arendt’e göre duruşmanın merkezinde fail yer almalıydı. “Eğer fail acı çekecekse, başkalarına acı çektirdiği için değil de yaptıkları yüzünden acı çekmelidir.” Yani mahkemede Yahudilerin çektiği azapların ve yapılanların kötülüğünün vurgulanması bu dava için hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Mahkeme gerçeği istiyorsa yalnızca Eichmann’ın yaptıkları üzerinden ilerlemeli ve böylece onun hakkında hüküm vermelidir. “Hikâyenin yalnızca Yahudiler tarafından anlatılması hakikati hatta Yahudilerin hakikatini bile çarpıtacaktır” ona göre.

Arendt’e göre mahkemenin suçlamada başarısız olduğu bir diğer nokta Eichmann’ı “canavar” olarak sunmasıdır. Çünkü canavar olan kişi zaten her kötülüğü yapabilecek ve düşünme kabiliyeti olmayan yani insan olmaktan çıkmış olandır. İnsan olmaktan çıkmış biri ise insanlığa özgü kabiliyetleri yerine getirmemekle suçlanamazdı.

Bütün bunların yanında Arendt’e göre Eichmann sadece, yalnızca bir insandı. O yaptıklarıyla suçlanabilir fakat öldürülen bütün Yahudilerin hesabı ondan sorulamazdı. Bundan ziyade, yargılanıyorsa da, Eichmann’ın yargılandığı suç “Yahudi halkına karşı” işlenmiş değil “insanlığa karşı” işlenmiş bir suç sayılmalıydı Arendt’e göre.

Mahkemeyle ilgili diğer bir itirazı ise “İsrail’deki hukuki prosedür Avrupa’dakine taban tabana zıttı, milli kökenleri nedeniyle Eichmann Avrupa’dakine göre yargılanmalıydı; davalının savunma için kanıt bulması gerekiyordu ama sanık bunu yapamıyordu, zira İsrail’de savunmanın ne tanığı ne de dokümanı vardı. Uzun lafın kısası, bu duruşma büyük bir haksızlıktı, verilen karar hiç adil değildi.” konusudur. 

Bütün bunların dışında Arendt asıl olarak Eichmann’ın yargı sürecini izledikten sonra “kötülüğün sıradanlığı” kavramını kullanmıştır. Bununla anlatmak istediği karşısında düşünme yetisinin de yenildiği insanın doğasında bulunan sıradan bir kötülük fikridir. Dolayısıyla Eichmann tam da sıradan bir insan olduğu için tüm bunlarla suçlanamazdı. Sorgulamayan, düşünmeyen, kendini sadece emirleri yerine getiren kişi olarak gördüğü için tüm bu suçlamaların dışında kalmaktadır. Heidegger’in öğrencisi olan Arendt, tıpkı hocası gibi insanı insan yapan şeyin sorgulamak, düşünmek olduğuna inanıyordu. Eichmann davasında da sürekli olarak vurguladığı buydu. 

Mahkemenin sonunda idam kararının verilmesinin ardından çeşitli itirazlar da işe yaramamış ve Eichmann idam edilmişti. Bu son günleri de takip eden Arendt Eichmann’ın son anları için “Son dakikalarında, insanın kötülüğüyle ilgili bu uzun dersin bize ne öğrettiğini özetliyordu sanki – korkunç, fikre ve zikre direnen kötülüğün sıradanlığı” diyerek görüşlerini açıklar.

Filmdeki bir başka mesele olarak “Kötülüğün Sıradanlığı” tezini yazan Arendt’in film boyunca, yani yaşamı boyunca bundan dolayı çevresi ve halk tarafından yargılandığını görüyoruz. Filmde gördüğümüz Arendt’in Heidegger’in yanına gidip “bana düşünmeyi öğret” dediği sahneyi bu açıdan ele alıp onu Eichmann’dan ayıran noktayı burada bulabiliriz. Arendt, Yahudi halkının onun düşünmesini istediği düşüncelerini kabul etmeyip kendi düşüncelerini sunuyor fakat Eichmann yalnızca itaat ediyordu. Yani burada kötülüğün sıradanlığını ortadan kaldıran şey “düşünme yetisi”.

Arendt’e göre kötülüğün aşırıya kaçması radikallik olarak anlaşılamazdı, kötülük yalnızca sıradandı. Bu düşüncelerinden dolayı Yahudi düşmanlığıyla suçlanmış olsa bile bu görüşlerinin arkasında durmuştur. Zira onun İsrail mahkemesinden farklı olarak milliyetçi olmadığını arkadaşı Kurt’a söylediği “Ben halkları sevemem, yalnızca insanları sevebilirim, dostlarımı sevebilirim” sözlerinden anlıyoruz. Bu nedenle ki Eichmann’ın Yahudilere karşı işlediği bir suçla yargılanmasına karşı çıkmıştı. Bu yargılama biçimini oldukça taraflı bulmuştu ve kendisi mahkemeyi takip ettiği süre boyunca yalnızca gerçeği bulmaya ve anlatmaya çalışmıştı. Arendt’in bütün derdi gerçeğin bulunması ve onun üzerine konuşulmasıydı. Bu da ancak bütün milliyetçiliklerden ve ırka bağlı duygusallıklardan kaçarak yapılabilirdi. Gerçeği bulmak istiyorsak onu ancak düşünerek, anlamaya çalışarak var edebiliriz, diyordu. Kötülüğün Sıradanlığı çalışması da tam bu noktadan doğru ortaya çıkmış bir tezdir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi