Margaret Atwood’un 1985 yılında kaleme aldığı aynı isimli romanından uyarlanan Handmaid’s Tale, korkunç bir distopya içerisinde kendisine bir dünya inşa ederek hayatta kalmaya çalışan June’un mücadelesini anlatmaya devam ediyor. Üçüncü sezonun genel teması June’un kazandığı güç, destek ve Gilead’ın yok olmasına dair ortaya çıkan umut olsa da sezonun beşinci bölümü, önce June’a, sonra bizlere istediklerinde akıl almaz derecede acımasız olabilen insanlara bu kadar kolay güvenmememiz gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Normalde dizinin görüntü yönetmenliğini üstlenen Colin Watkinson’ın bu kez yönetmen koltuğunda yer aldığı bölüm, Aunt Lydia (Ann Dowd)’nın otoritesinin sarsıldığı geçtiğimiz bölüme kıyasla daha umutsuz bir havanın hakimiyeti altına giriyor. Gilead’ın kadınları sadece birer kuluçka makinesinden ibaret gören totaliter bir rejimi altına girmesini konu alan dizinin bu bölümünde June’un, güce dair bugüne dek gerçekleştirmeyi başardığı her şey Waterford’ların beklenmedik bir hareketiyle sarsılıyor. İzleyiciye bir kez daha Gilead’ın nasıl bir yer olduğu ve bu insanların yapabileceklerinin acımasızlık konusunda hiçbir sınırı olmadığını düşündürüyor ve bu zorlu savaşı June için bir adım daha geri götürüyor. Görsel anlamda oldukça başarılı olan bölüm, bir kez daha oyuncularına söyleyemedikleri her şeyi ifadeleriyle anlattırıyor ve bugüne dek gösterdiği bütün işkencelere ek olarak bu defa psikolojik anlamda işkence uyguluyor.

The Handmaid’s Tale 3. Sezon 5. Bölüm: Bir Kişi İçin Kazanılmış Zafer, Herkes İçin Kazanılmış Demektir Ama Etkisi Ne Kadar Sürebilir?

***Yazı The Handmaid’s Tale 3. sezon 5. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Nichole’un Luke (O.T. Fagbenle) ile beraber olduğu videonun ortaya çıkması Gilead için bir skandal, June için ise bir zafer olarak sonuçlanmıştı. Üçüncü sezonun beşinci bölümü ise, özellikle Waterfordları yönetme becerisiyle gücünü iyice toplayan June’un zafer konuşması ve diğer damızlıkların onu sadece birbirlerinin anlayacağı biçimde tebrik edişiyle başlıyor. Sonuç olarak ortada bir damızlığın bebeğini Kanada’ya kaçırmasıyla beraber kazanılmış bir zafer var ve her zafer bütün damızlıklar için kazanılıyor. Bu düzenin kurucularından biri olan ve en önemlisi June’un yeni ev sahibi olan komutan Lawrence, eşiyle arasını düzeltmek için çabasını sürdürüyor ve bu sayede ona dair insani bazı şeylerin hâlâ hayatta olduğunu görüyoruz. Bu durum, daha önce Emily (Alexis Bledel)’e yardım etmesine rağmen June için tam zamanlı bir psikolojik baskı faktörü hâline gelen Lawrence’a dair umutlarımızı tekrar su yüzüne çıkarıyor. June’un yeni ev sahibinin insani yönlerine şahit olurken, artık tamamen avucunun içine almayı başardığı eski komutanı Fred (Joseph Fiennes) yeniden sözünü dinliyor ve Serena (Yvonne Strahovski)’ya Nichole konusunda herkesin önünde bir söz hakkı veriyor. Gilead’ın bütün inançlarına ters düşmesine rağmen Serena’nın da katılımıyla gerçekleşen toplantı sonlandığında, daha önce kırbaçlanmasını, fiziksel şiddete maruz kalmasını ve hatta tecavüze uğramasını izlediğimiz June’a bugüne dek Gilead tarafından yapılmış en büyük işkence yapılıyor. Üç yıldır eşiyle hiçbir şekilde iletişim kuramamış June’dan Luke’u arayıp tanınan iki dakikalık süre içerisinde Waterfordara Nichole’ü göstermesini söylemesi isteniyor. Çocuğunu sonuncu kez görse de hiçbir zaman son defaymış gibi veda edemeyeceğini çok iyi bilen June, bu durumu, Serena’yı kendisine borçlu bırakarak lehine çevirmeye çalışsa da, bu bölüm, dizinin bütün fiziksel işkencelerine psikolojik işkenceyi de ekliyor. Psikolojik anlamda en önemli sınavlarından biriyle karşı karşıya kalan June ise, verilen iki dakikalık süre içerisinde üç yıldır iletişim kuramadığı eşinin şaşkınlığına rağmen bütün soğukkanlılığını korumayı başararak emredildiği şekilde buluşma planından bahsediyor. Nichole ile son kez bir araya gelmek üzere hazırlık yapan Serena, annesinin evine ve Gilead’a veda edermişçesine eşyalarını topluyor ve medeniyete doğru yola çıkıyor. Seyahat ettiği kargo uçağından Kanada’ya adım attığı andan itibaren kendisinden geldiği insanlık dışı yerin izlerinin medeni bir düzende yeri olmadığı için, kıyafetlerini değiştirmesi isteniyor.

Saçlarını uzun zamandır ilk kez dağınık kullanan, eş statüsünün yeşil elbisesini üzerinden çıkaran ve normal olan herkes gibi görünen Serena, Luke ile karşı karşıya geliyor. Luke, nefretini göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor ve Serena’ya yaptıklarının kabul edilemezliğini hatırlatıyor. Bu yüzleşme sahnesinde Luke, bizim yerimize Serena’nın ve bu devlet düzenini destekleyen herkesin karşılaşmasını umduğumuz utancı yaşatmak için elinden geleni yapıyor. Her fırsatta Nichole’ün onun çocuğu olmadığını, Serena’nın ve Fred’in nasıl insanlar olduğunu anlaması için her şeyi yapacağını söyleyen Luke, Serena’nın June’u yeri geldiğinde koruduğunu ifade etmesiyle duruyor. Bu sahnede, Luke’a karşı hissettiğimiz anlayışın yanı sıra, biyolojik bağlantısı olmayan bir bebeğe böylesine bağlanan, desteklediği düzenin herhangi bir anlamda mucize yaratabileceği illüzyonuna bu kadar inanan Serena için de bir kez daha üzülüyoruz. Serena, Nichole üzerinden ele geçirilmesi ve yönetilmesi kolay bir hedef olarak gösterilse de, inançlarına olan bağlılığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Luke’un, Serena’ya Nichole’ü tutması için verdiği izin, Serena’yı bebeklerine yaklaşabilmeyi ya da onları kucaklayabilmeyi sadece hayal edebilen ve izin verildiğinde bunu bir onur olarak gören damızlıkların pozisyonuna sokuyor. Bebeğiyle yaşadığı kısa görüşmeden sonra hava alanında kendisini karşılayan Mark Tuello (Sam Jaeger)’nun Kanada’da kalması için yaptığı teklifi reddetmesi, June için Serena’nın desteğini kazanma hayalinin uzaklaştığının sinyallerini veriyor. Bebeğine, tıpkı bir damızlığa Gilead’ın bebeklerine izin verildiği kadar yaklaşabilmek Serena’yı öfkelendiriyor ve değiştiriyor. Düzenin sayılı destekçilerinden olan Offmathew (Ashleigh LaThrop), yeniden hamile olmasının mutsuzluğuyla, aslında onun bile bu düzene tam anlamıyla bağlanamayacağını gösteriyor ve ilk kez June ile aralarında bir bağ kuruluyor. June, tekrar apar topar diğer damızlıklardan geçmişteki işkenceye götürülüşlerini anımsatan bir biçimde uzaklaştırılıyor ve Aunt Lydia’nın yanına götürülüyor. Bu sırada Luke, June’un Serena’yla gönderdiği kasedi dinlemeye başlıyor ve Nichole’ün nasıl dünyaya geldiğini, June’un içinde bulunduğu düzenin içinde Gilead’dan Hannah ile birlikte kurtulabilmek için nasıl bir hayat kurması gerektiğini ve yaşadıkları kısa telefon görüşmesinde söyleyemediği her şeyi öğreniyor. Offred’in kaydettiği kaset ile dizi, hikâyesinde Offred isimli bir damızlığın yıllar sonra ortaya çıkan ses kayıtlarını konu alan kitaba gönderme yapıyor. Kendisini birden bire stüdyo ışıklarının altında bulan June, Serena’nın beklenmedik ihanetiyle karşılaşıyor ve Aunt Lydia’nın davranışlarının olası sonuçları konusundaki hatırlatması sebebiyle tepki bile veremiyor. Waterfordlar Kanada’ya bebeklerini geri vermeleri için canlı yayında çağrıda bulunuyor. Mark’ın çantasına ihtiyacı olursa diye gizlice koyduğu telefon ise bir köşede kullanılmayı bekliyor.

Üçüncü sezonun genel teması, her ne kadar June için ve bu insanlık dışı düzenin yok olması için umut taşıyor olsa da, Gilead’ın gücünü de hatırlatmaya devam ediyor. Ancak bu bölüm, dizinin fiziksel anlamda yaşattığı bütün acılara ve gösterdiği işkencelere psikolojik anlamda çok daha ağırlarını ekliyor. Elizabeth Moss’un başarılı oyunculuğuyla yansıttığı ancak söyleyemediği bütün duyguları yakın planlarla aktaran bölümün sonunda Gilead’ı destekleyen herkesin sahip oldukları insani değerlerin asıl seviyesi ve bu insanların güvenilir hiçbir yanları olmadığı gerçeği bir kez daha hatırlatılıyor. Ancak bütün imkânsızlıklara rağmen June, vazgeçemeyecek kadar acı çekti ve öfkesiyle önüne çıkan her şeyi yok etmeye hiç olmadığı kadar hazır.

The Handmaid’s Tale yeni bölümleriyle BluTV‘de!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi