Sinema ile “bilinçli” bir şekilde haşır neşir olmaya başladığım ilk yıllarda, muhtemelen çoğu insan gibi ilk yol haritamı Oscar ödülleri oluşturuyordu. CNBC-e ve TRT 2’nin muazzam film kuşaklarına sahip olduğu o eski günlerde, ne kadar eski bir Oscarlı film izlesem o kadar mutlu olurdum. Rebecca’yı ya da Gigi’yi ilk izleyişimi hiç unutmam mesela. Sonrasında Amerikan sineması dışında başka yönetmenler olduğunu da keşfettim ve o sıralarda ismini bile bilmediğim “sinefillik” mefhumuna ayak basmış bulundum. Yine de hem klasik çağ hem de “Yeni” Hollywood sinemasından izlediğim pek çok film bende büyük etkiler yarattı. Bu etkiler, günümüze dek de sürmekte. Geri dönüp baktığımda Hollywood sinemasından bazı filmlerin hatta üzülerek söylemek gerekirse bazı yönetmenlerin tüm filmografilerinin zamanın testine tabi tutulduğunda sınıfta kaldığını, birer nostaljik kesit olmaya mahkum olduklarını görüyorum. Bazı filmler elbette bunlar; birçoğu hâlen daha güçlü -fakat yine de, çocukken ya da gençken sevdiğimiz bir filme tutunmak mümkün, onları özel yapanlar da doğru zaman ve doğru yerde onları izlemiş olmamız.

Belki klasik çağ değil ama “Yeni” Hollywood sinemasında zamanın testine kolay kolay yenilmeyeceğini düşündüğüm fakat aynı anda da ciddi anlamda underrated kaldığını hissettiğim bir yönetmen var -klasik dönemde bu kişi Nicholas Ray olabilir. Bahsettiğim kişi Hal Ashby’den başkası değil. 1929’da Utah’ta doğan Hal Ashby, sinema hayatına kurgu ile başlar. Uzun süre kurgu asistanlığı yaptıktan sonra 1966’da ilk kez Oscar’a aday olur. Aday olduğu film Norman Jewison’ın The Russians Are Coming, The Russians Are Coming filmidir. Bir sonraki yıl ise, yine Norman Jewison’ın Oscarlı sosyal tonlu polisiye filmi In the Heat of the Night ile En İyi Kurgu Akademi Ödülü’ne kavuşur. Bu prestij onu kariyerinde başarılı bir kurgucu yapmaya yetip de artacakken, Ashby başka bir adım atar ve bir film yönetmeye karar verir. 1970’te çektiği The Landlord isimli film fena bir başlangıç olmayınca çok daha iddialı -hatta belki de en iyi filmi olan- başka bir film çekmeye koyulur: Harold and Maude.

Hal Ashby’nin kısa filmografisi içerisinde başyapıt olarak niteleyebileceğimiz altı film hakkında detay vermeden önce, Ashby’nin sinemasından biraz bahsetmek gerek. Ashby’nin sineması anlara odaklanır; bu anlar, toplumun kıyısında köşesinde olan, minör anlar gibi görünebilir ilk bakışta. Enteresan karakterler, gerçek hayatta karşılaşmayı ummadığımız olaylar yaşarlar bazen. Fakat bu, Ashby’nin evrensele gitmekte tuttuğu yoldur: kara bir mizah anlayışı ile, ince tatlı bir sızı bırakarak bize batırdığı ironisi ile kaplıdır bu yol. O özel olanın içinden geneli bulabilen, usturuplu, sakin, kar soğuğu gibi, Ankara ayazı gibi bir sinemadır bu. Ferahtır, ciğerlerinizi yaksa da içinize daha çok çekmek istersiniz. Karakterlerin yerine kendinizi koyamayacak gibi hissedersiniz; en nihayetinde 18 yaşında 80 yaşında birine âşık olmamış, orta yaşınıza dek bir rutin içerisinde tek bir malikanede hayatınızı geçirmemişsinizdir. Fakat, bu eksantrik karakterler ve olayların içinden geçince fark edersiniz ki size dair bir şey anlatılır bu hikâyelerde. Hal Ashby’nin sineması gerçekten kendine özgü ve pek çok çağdaşınınkinden ayrı bir yerde durur bu yüzden. Ve işte, aynı sebeple, zamanın testi karşısında eğilip bükülmez. Hal Ashby erken bir yaşta hayatını kaybeder, televizyonda kendine yer bulamaz ve 80’lerin video çağının gelişini, sinemanın ölümü olmasa da dönüşümünü simgeler gibi göçer bu diyardan. Fakat filmleri ne Hollywood filmidir, ne de ’68 ve sonrasının rüzgarı içerisinde yükselmiş ve sonra sönmüş “bağımsız” yapıtlardandır. O stüdyo sisteminin içinden gelmiş bir asidir, bir Hollywood asisidir Nick Dawson’ın sözleri ile.

Harold and Maude (1971)

Kimine göre gelmiş geçmiş en iyi aşk hikâyesi olan bu film, Harold isimli oldukça genç bir adamı anlatır. Harold, ölümle kafayı bozmuştur ve sosyetik annesinin ilgisini çekmek onu o sıkıcı hayatında rahatsız etmek için elinden geleni yapar. Harold sahte intiharlar ve cenaze töreni ziyaretleri arasında yaşarken, bir cenaze töreninde kendine benzer hobileri olan fakat hayatın tadını çıkarmayı da ihmal etmeyen yetmiş dokuz yaşındaki Maude ile tanışır ve ikili o zamana dek sinemada görmediğimiz biçimde aşk yaşamaya başlarlar.

Harold and Maude, mümkün olduğu düşünülenin nasıl bir “oto-sansür” yarattığını da belgelercesine karakterlerine büyük bir şefkat ile yaklaşır. Onları dinler onları birbirleriyle konuşturur ve etraftakilerin (belki de seyircilerin) ne düşüneceğini umursamadan çoğu “normatif” ilişkinin anlatıldığı filmden daha hakiki bir aşk hikâyesi sunar bize. Hal Ashby kendi kariyeri için -Tod Browning’in Freaks filminde yaptığına benzer biçimde- riskli bir maceraya atılmıştır. Fakat sonucunda bugün hâlen daha insanın içini burkan, varoluşçu teması güçlü ve büyük laflar etmeden derinleşebilen bir filmdir ortaya çıkan.

The Last Detail (1973)

Bu film bir nev’i şov! Hal Ashby’nin Altın Palmiye’ye aday olan ilk filmi. Jack Nicholson, Otis Young ve Randy Quaid muhteşem bir üçlü oluşturuyor ve filmi sonuna kadar götürüyorlar. Sanki bu üçlünün yarattığı sinerjiyi izliyoruz tüm film boyunca ve Hal Ashby “orada olmamayı” beceriyor gibi.

Küçük bir hırsızlık sebebiyle askeri hapishaneye atılacak Larry’yi oraya götürmesi için Buddusky ve Mulhall görevlendirilir. Larry’nin karşılaşacakları ve kaybedeceği gençliği düşünerek ona bir iyilik yapmaya ve hayatı göstermeye karar verirler. Aslında bir “erkek” filmi olan The Last Detail, bunun ötesine geçerek insanlar arasında belirli durumlar karşısında kurulan bağı, empatiyi, dostluğun neye bağlı olabileceğini ve özgürlüğün pek çok şeyden daha üstün olup olmadığını araştırıyor film boyunca. Böyle söyleyince yine varoluşçu uçurumlarda yamaç paraşütü yapan bir filmmiş gibi gözükse de, film sürekli küfür eden içki içen kadınlar hakkında ileri geri konuşan üç tane Amerikan askerini anlatıyor. Hal Ashby’nin ustalığı da işte burada devreye giriyor ya! Bu küfürleşmenin içerisinden hepimize dair sözler söylüyor ve bittiğinde buruk bir mutluluk -sebepsiz gibi gelen başta- aşılamayı başarıyor.

Bound for Glory (1976)

Hollywood’un asisinden bir başka asi hakkında bir film. Gitarına yazdığı “This machine kills fascists” (Bu alet faşistleri öldürür) yazısı ile tanınan muhalif müzisyen Woody Guthrie’nin hayatını anlatan filmde Guthrie’yi David Carradine canlandırıyor. Meşhur Steadicam’in kullanıldığı ilk film de olan Bound for Glory, 1929 sonrası Büyük Kriz döneminde iyice fakirleşen çiftçilere gerçekleri anlatmak için “silahını” kuşanan Guthrie’nin meşhur olmadan önceki yaşamına odaklanıyor. Hissiyat olarak “Gazap Üzümleri” ile aynı tona sahip olan film, Hollywood içerisinde her zaman ayrıksı duracak olan Ashby’nin Guthrie’nin filmini yapması tesadüf olmasa gerek.

Coming Home (1978)

Kocası (Bruce Dern) Vietnam’da savaşan yüksek rütbeli bir subay olan Sally (Jane Fonda) yalnız hissettiği için savaştan dönen askerlerin kaldığı bir hastanede çalışmaya başlar. Orada Vietnam’da yaralanıp sakatlanmış ve artık savaş karşıtı olan Luke’a (Jon Voight) âşık olması her şeyi karıştıracaktır.

1968’in, Vietnam Savaşı karşıtlığının, hippie hareketinin ve özgürlük taleplerinin sokağa dökülmesi ile birlikte “Yeni Hollywood” diye sonradan adlandırılacak bir dönem ortaya çıkmıştı. Coppola’dan Spielberg’e pek çok isim bunun içerisinde kısmen değerlendiriliyorken, bu film -aslında Hal Ashby’nin tüm filmleri bir yere kadar- bu akımın içerisinde kolayca yer alabilir. Modern bir aşk hikâyesini sosyal bir arka plan içerisine yerleştiren bu film de, çok uzaktan da olsa Jacques Demy’nin Les Parapluies de Cherbourg- Cherbourg Şemsiyeleri filmi ile akrabaymış gibi gelir bana. Ama onun klasik yahut geleneksel yorumuna karşın, savaşın insanların hayatını etkileyişi çok daha çetrefillidir burada. Bir yandan savaşın anlamsızlığını anlamış bir adam vardır ama öte yandan -her şeye rağmen- o an için savaşın içinde olan bir adam. Sally’nin içinde kaldığı ikilem bize savaşın psikolojik yıkıcılığının da ne seviyede olabileceğini gösterir.

Being There (1979)

Böyle bir film olmasa ve Hal Ashby kimle film çekmiş olsaydı diye sorsalardı, Peter Sellers dermişim gibime gelir hep. Neyse ki bu farazi duruma gerek yok ve Peter Sellers ile Hal Ashby’nin bir filmi var. Bu film çok komik bir film fakat nasıl ki Hal Ashby’nin filmleri canınızı acıtırken sizi gülümsetiyor, bu filmde sizi güldürürken acıtıyor canınızı. Jerzy Kosiński’nin aynı isimli romanından uyarlanmış olan Being There, Peter Sellers ve Shirley MacLaine’in oyunculukları ile göz dolduruyor.

Hayatı boyunca çalıştığı malikaneyi terk etmemiş, bildiği her şeyi sadece televizyondan öğrenmiş bir bahçıvan olan Chance, patronu ölünce ortada kalır ve malikaneyi terk etmesi istenir. Chance yolda yürürken bir araba ona çarpar ve kendini çok zengin ama ölmekte olan Ben Rand ve genç karısı Eve’in evinde bulur. Chance’ın bahçe bakımı ve peyzaj üzerine sözlerinin politik ve ekonomik çevrelerde derin metaforlar olarak algılanması sonucunda işler gittikçe karışacaktır. Bir de Eve Chance’tan hoşlanmaya başlayınca…

Being There, yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeden izleyeceğiniz ama dediğim gibi canınızı da yakacak çünkü size dokunacak bir film. Yine Chance’ın yerine kendinizi koymanın imkansız olduğunu düşünecek ama gittikçe onun yaşadıklarından kendinize benzer pek çok şey çıkaracaksınız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi