Sinema tarihi sayısız yönetmenin çektiği binlerce filmden oluşan koca bir külliyat. Böylesi zengin bir havuzda bazı yönetmenlerin adı öne çıkarken, bazıları hak etmelerine rağmen çeşitli sebeplerle diğerleri kadar dikkat çekememişlerdir. Geriye dönüp baktığımızda bu durumun özellikle sinemanın altın çağını yaşadığı 1960’lar ve 1970’lerde yoğunlaştığını görüyoruz. Bu dönem, özellikle yeni filmler keşfetmeyi seven sinefiller için sonsuz bir hazine sunuyor. Bu fikirden yola çıkarak – ve tabii ki öznel bir bakışla – dünyanın farklı coğrafyalarında harika filmler çekmiş olmalarına rağmen hak ettiği değeri göremeyen 10 büyük yönetmen listemizi sizler için derledik.

Hak Ettiği Değeri Göremeyen 10 Büyük Yönetmen

Aleksandar Petrovic

Nereden Başlamalı?: Dvoje (1961), Tri (1965), Skupljaci perja (1967)

Yugoslav sineması, ülkenin kendi içinde geçirdiği çalkantılardan olsa gerek, kendini daha çok 90’larla birlikte dünyaya tanıtabilmiştir. Ülkenin içine kapanık yapısı nedeniyle adlarını  duyurmakta zorlansalar da, özellikle 60’lar ve 70’lerde Yugoslavya’ya hakim olan sosyo-politik hareketlilik birçok önemli sinemacının çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu isimlerden en önemlilerinden biri de aslen Paris doğumlu olan Aleksandar Petrovic. Kariyerine belgeselci olarak başladıktan sonra, Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ikinci uzun metrajlı kurmaca filmi Dvoje ile uluslararası alanda adını duyuran Petrovic, özellikle birey ve toplum arasındaki karşılıklı alışverişe insani bir yönden yaklaşan bir sinema yapar. Özellikle 1967 yapımı Skupljaci perja, çingenelerin kendi dillerinde konuşabildikleri ilk film olarak sinema tarihine geçmiştir. Filmlerindeki tavizsiz gerçekçilik sebebiyle ülkesindeki yönetim kurumlarıyla birçok sorun yaşayan Aleksandar Petrovic’in kariyerinde Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde iki Oscar adaylığı da bulunuyor.

Alexander Kluge

Nereden Başlamalı?: Abschied von gestern – (Anita G.) (1966), Gelegenheitsarbeit einer Sklavin (1973), Die Patriotin (19799

İçinden Rainer Werner Fassbinder, Werner Herzog ve Wim Wenders gibi çok önemli yönetmenlerin çıktığı Yeni Alman Sineması akımının başlangıç noktası kabul edilen Oberhausen Manifestosunun imzacılarından biri olan Alexander Kluge, bu akımın içinde yer alan en deneysel, en avant-garde sinemacılardan biridir. Birçok farklı dalda eserler veren çok yönlü bir sanatçı olan Kluge’yi sinemaya yönelten isim filozof Theodor Adorno’dur. Yönetmenin 1961’de imza attığı Brutalität in Stein isimli 20 dakikalık deneysel kısa film, Alman sinemasının geleceği için yol haritası oluşturmuştur. Ülkesinin Nazi geçmişinin izlerini mimari üzerinden sorgulayan bu film, yeniden inşa edilmekte olan bir toplumun geçmişle bağını, ondan kopamayacak oluşunu, geçmişin izlerinin ancak dönüşebileceğini simgeler. Sonraki işlerinde de politik duruşundan asla taviz vermeyen Kluge, formlar arasındaki sınırları silen, seyirciyi filmlerle birlikte düşünmeye çağıran bir sinema yapar. Ona göre filmlerin ne söylediği kadar, seyircinin bu sözlerle nasıl bir etkileşim kurduğu önemlidir.

André Delvaux

Nereden Başlamalı?: De Man die zijn haar kort liet knippen (1965), Un soir, un train (1968), Rendez-vous à Bray (1971)

Sıklıkla Belçika sinemasının kurucu ismi olarak gösterilse de André Delvaux, adı sıklıkla anılan bir yönetmen değil. Bunu da ülkesi Belçika’nın çok parçalı kültürel yapısına bağlayabiliriz. Zira bu yapı nedeniyle Belçika, pek çok alanda bütünlük sağlayamamaktan muzdarip bir ülke. Ve Delvaux’nun en önemli filmlerinden biri olan 1968 yapımı Un soir, un train, tam da bu konu üzerinedir. Bu noktadan bakınca da yönetmene atfedilen ülke sinemasının kurucusu ünvanı son derece anlamlı görünüyor. Benzer şekilde, yönetmenin filmlerini ülkesinde konuşulan farklı dillerde çekmesi de aynı başlık altında incelenebilecek bir durum. Delvaux’nun sinemasını birkaç kelimeyle özetlemek zor olsa da, yönetmenin Büyülü Gerçekçilik akımının modern bir yorumunu sunduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır.

Jacques Becker

Nereden Başlamalı?: Casque d’or (1952), Les Amants de Montparnasse (1958), Le trou (1960)

Fransız sinema tarihinde bir çırpıda sayabileceğimiz onlarca usta yönetmen mevcut. Sinemanın her dönemine damgasını vurmuş bir ülke olan Fransa’da, bazı yönetmenlerin, tüm başarılarına rağmen, biraz gölgede kalmış olması kısmen anlaşılabilir bir durum. Jacques Becker de bu gölgede kalma durumun mağdurlarından biri. Yeni Dalga yönetmenlerinin adından övgüyle bahsettiği yönetmenin sinemasının en büyük alameti farikası, anlatılarından insan ruhunun derinliklerine inebilmesinde saklı. Sıradan insanlar için sıradan filmler yapan Becker, bu yaklaşımıyla sinemanın belki de en saf hâline yaklaşan yapıtlar ortaya koymuştur. Bu özellik yönetmenin başyapıtı diyebileceğimiz 1960 yapımı hapishane filmi Le trou’da zirve yapmıştır.

Jan Němec

Nereden Başlamalı?: Démanty noci (1964), O slavnosti a hostech (1966), Mucedníci lásky (1966)

Çek Yeni Dalgası’nın en önemli isimlerinden olsa da Jan Němec’in, aynı akımda yer alan Miloš Forman kadar popüler olmadığı aşikâr. Bu durumun en önemli nedeni, Němec’in kariyerinin hiçbir döneminde klasik anlatı sinemasına paye vermeyip her zaman gerek tematik gerek teknik olarak ezber bozan filmler yapması diyebiliriz. Bu tercih Němec’in özellikle edebiyat uyarlamalarında kendini hissettirir. Konvansiyonel diyebileceğimiz bir öyküden uyarlanan Démanty noci’de klasik karakter motivasyonlarını, zaman akışını terk edip, filmi karakterlerinin zihniyle eşleştirmeye girişmiş ve bunda son derece başarılı olmuştur. Yönetmenin bu yaklaşımından büyük hayranı olduğunu söylediği Luis Buñuel’in etkilerini görmek mümkün. Deneysel yaklaşımından ödün vermemesi sebebiyle adını geniş kitlelere duyurma şansı bulamamış olsa da, Jan Němec’in özgün filmleri sinema tarihinin gömülü hazineleri arasında yerini çoktan almış durumda.

Joaquim Pedro de Andrade

Nereden Başlamalı?: Garrincha – Alegria do Povo (1963), O Padre e a Moça (1966), Macunaíma (1969)

Brezilya menşeili Cinema Novo akımının en önemli yönetmenlerinden biri olan Joaquim Pedro de Andrade, sadece Brezilya’da, Brezilya’yla ilgili filmler yaptığını; onu tek ilgilendiren konunun Brezilya olduğunu ifade eder. Bu yaklaşımın böylesi güçlü bir sinemacının dünyanın genelinde görece olarak az biliniyor olmasının nedeni olduğu söylenebilir. Ama bu Andrade’nin evrensel bir sinema dili yaratamadığı anlamına da gelmez kesinlikle. O, her zaman yerel kültürün bireyler üzerindeki ilişkisini inceler, ve bu ilişki evrensel anlamda geçerliliği olan bir durumdur. Yönetmenin filmlerine baktığımızda, belki sanatsal kaygıların geride kaldığını söyleyebiliriz ama onun sosyal gerçekçi yaklaşımının özellikle 60’larla birlikte yoğunlaşan, kültürel emperyalizmden muzdarip ülkelerdeki politik sinemanın üzerindeki etkisi çok büyüktür. Zira Joaquim Pedro de Andrade üzerindeki baskıları, sinemasını canlı tutmak adına bir fırsata dönüştürmüş bir yönetmendir.

Karel Zeman

Nereden Başlamalı?: Vynález zkázy (1958), Baron Prásil (1962), Carodejuv ucen (1978)

Çek sinemasının güçlü bir animasyon geleneği olduğu bilinen bir gerçek. Bu güçlü geleneğin oluşmasında en büyük paylardan birinin animasyoncu ve görsel efekt uzmanı Karel Zeman’ın olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle tarihi çizimler ve animasyonu live action‘la birleştirdiği filmleriyle eşsiz bir sinematik evren yaratan yönetmen, zamanının en inovatif sinemacılarından biridir kesinlikle. Son derece özgün bir şekilde perdeye yansıttığı mekanik aygıtlar, uçan balonlar, tuhaf bir şekilde tasarlanmış uçaklar ya da denizaltılarla hem masalsı hem de bir şekilde karanlık olmayı başarır Zeman’ın filmleri. Sinemanın ilk ustalarından Méliès’nin en önemli mirasçılarından biri olduğunu söyleyebileceğimiz yönetmenin izlerini, Jan Švankmajer’den Terry Gilliam’a kadar birçok önemli sinemacının eserlerinde görebilmekteyiz. Ayrıca Zeman’ın, bugün steampunk estetiği olarak bildiğimiz kavramın da temellerini atan isimlerden biri olduğunu ekleyelim.

Luis García Berlanga

Nereden Başlamalı?: Bienvenido Mister Marshall (1953), El Verdugo (1963), Grandeur nature (1974)

İspanya’da Franco diktatörlüğünün hüküm sürdüğü yıllarda, rejimin baskı aygıtlarının altını oyan satirik filmleriyle Luis García Berlanga, adını jenerasyonunun en önemli yönetmenleri arasına yazdırmıştır. Öyle ki Berlanga, Luis Buñuel ve Juan Antonio Bardem ile birlikte İspanyol sinemasının “Üç B’si” olarak anılır. Diğer iki yönetmen gibi Berlanga da, filmlerinde sıklıkla alegoriler kurar ve politik sözünü bu yolla perdeye yansıtır. Kariyerinin her döneminde muhalif bir tutum sergileyen yönetmenin, diktatörlük yıkıldıktan sonra gelen demokrasi döneminde dahi otoriteyle sürtüşme hâlinde olmasının nedeni budur. Sağ ya da sol ideolojinin dışına taşan güçlü filmografisi, sinema tarihinin en güçlü kara komedilerinden bazılarını barındırır. Filmlerindeki komedi tonu onu zaman zaman popüler sinemaya doğru çekse de, o her zaman popüler kültürün karşısında olmuştur.

Masaki Kobayashi

Nereden Başlamalı?: Ningen no jôken (1959 – 1961), Seppuku (1962), Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu (1967)

Japon sineması denilince akla ilk olarak Yasujiro Ozu ve Akira Kurosawa isimlerinin geldiğini söyleyebiliriz. Dünyada haklı olarak büyük takdir görmüş bu isimlerden Ozu, Japon kültürünün sinemadaki karşılığını bulmasıyla; Kurosawa ise Batılı metinleri kendi kültürüyle harmanlayarak güçlü anlatılar ortaya çıkarmasıyla öne çıkar. Kobayashi’nin başyapıt seviyesinde olan filmlerini Japon sinemasının altın çağı diyebileceğimiz dönemde çekmiş olması sebebiyle gölgede kaldığını söyleyebiliriz belki. Lakin yönetmenin filmografisine dönüp baktığımızda, risk almaktan korkmayan görkemli bir kariyer karşımıza çıkıyor. Özellikle Japonya’da hakim olan militarizme ve savaş sonrası yaşanan politik ve ekonomik dönüşümlere getirdiği eleştirel yaklaşımla öne çıkar Kobayashi’nin filmleri. Bu eleştirel duruşunu simgelediği filmlerini samuraylar ya da harakiri gibi yerel motiflerle zenginleştirmesi de onun, çağdaşı olan birçok yönetmenin arasından sıyrılmasının yolunu açar.

Peter Watkins

Nereden Başlamalı?: The War Game (1965), Punishment Park (1971), La commune (Paris, 1871) (2000)

Reklam sektöründen sinemaya geçiş yapmış bir isim olan Peter Watkins, kariyerinin her döneminde kurmaca ve belgesel arasındaki çizgiyi muğlaklaştırmış ve durduğu bu noktada kendine son derece özgün ve politik sinemanın başyapıtlarıyla bezeli bir filmografi inşa etmiştir. BBC için 1965’te çektiği, 60’ların nükleer savaş çılgınlığının olası sonuçlarına kafa yoran docudrama The War Game ile En İyi Belgesel dalında Oscar kazanan Watkins, kariyerinin devamında Amerika’dan İskandinavya’ya birçok coğrafyada çalışmış ve buralarda gelişen politik süreçlere kayıtsız kalmamıştır. Kendini tek bir ülke ya da dille sınırlamaması ve ödün vermediği muhalif duruşu, yönetmenin bugün politik sinemanın ustalarını düşünürken akla gelen ilk isimlerden biri olmamasının nedenleri arasında sayılabilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi