Güvercin, dünyanın tüm kıtaları üzerinde yaşayabilmek üzere özelleşmiş ender kuş türlerinden biridir. Bu adaptasyon yeteneğiyle evrensel bir hayvan hâline gelen güvercin, tarihin ilk dönemlerinden beri sevgi ve barışın simgesi olarak görülür. Dünyanın her yerinde görülmesi sebebiyle tüm insanlığa dair bir karakter kazanan bu kuş türünün, insanın en temel duygularından biri olan sevgiyle ilişkilendirilmesi bu açıdan bakınca son derece makul görünüyor. Banu Sıvacı'nın Güvercin filmi de, bu türe ait kuşların anlatının önemli bir parçası olduğu bir sevgi ya da sevgisizlik hikâyesi kuruyor. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali'nde yapan Güvercin'in merkezinde, hayatla tüm bağını ablası ve abisiyle birlikte yaşadığı evin damında beslediği güvercinler üzerinden kuran Yusuf var. Yusuf içine kapanık, duygularını aktaracak birini bulamasa da sevgi dolu bir genç adamdır. Bu ortamda varı yoğu güvercinleri oluyor Yusuf'un. Onlara bağlandıkça insanlardan ve yaşadığı çevreden uzaklaşıyor. Fakat, toplumun ondan başka beklentileri var. Güvercin beslemek gibi "boş işlerle" uğraşmak yerine bir an evvel "erkek olması", çalışması ve para kazanması bekleniyor.  Toplumun ve kültürel yapının yarattığı baskı, Yusuf'un abisi üzerinden vücut buluyor filmde. Yusuf güvercinleri dışında kimseyi sokmadığı dünyasından, abisinin ona sanayide bulduğu işle birlikte çekilip atılıyor. Yusuf kendini "gerçek" dünyada buluyor artık. Oto sanayideki yedek parçacıya bir şekilde adapte olmaya başlarken, işlerin değişmesi sebebiyle şehirden uzakta bir yerde çalışmaya gitmek zorunda kalıyor. Bu da Yusuf'un kuşlarını uzunca bir süre göremeyeceği anlamına geliyor. Hayatla kurduğu tek bağın koparılmaya kastedilmesi Yusuf üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırıyor. Güvercin: İç ve Dış Dünyanın Çatışması Yusuf'un üzerindeki tek baskı unsuru, abisi üzerinden şekillenen erkek olma baskısı değil. İçinde yaşadığı fiziksel çevre de sıkıştırıyor Yusuf'u. Hem yaşadığı evin iç mekânları, hem de evin bulunduğu Adana'nın varoşları bu genç adamı kendi içine doğru itiyor. Bu durumu görselleştirme noktasında Banu Sıvacı'nın iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. İç mekânların, hayvan pazarlarının, alt geçitlerin karanlığı Yusuf'un üzerine çöktükçe, o kendine ait dünyasına yani güvercinleriyle dolaysız bir şekilde ilgilenebildiği damına, aydınlığa çıkıyor; orada yeniden nefes almaya başlıyor. Fakat, çevre şartları bir yerden sonra Yusuf'un kurtarılmış bölgesine de girince, akıllara "Coğrafya kaderdir" cümlesi geliyor ister istemez. Erkek bireyden beklenenlerle çevresel faktörlerin birleşimi, içi sevgi dolu olan Yusuf'u boğuyor. Güvercin'in genel atmosferini de kadrajdan nadiren çıkan ana karakterin bu ruh hâli tayin ediyor. Tüm bunlar bağlamında Güvercin'in bir duygusal çatışma filmi olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin iç dünyasının dışarısıyla, naifliğin arka sokakların sertliğiyle çarpışmasından doğan bir anlatı var filmin merkezinde. Güvercin'in güçlü olduğu noktalardan biri, bu çarpışma sertleştikçe Sıvacı'nın filmin boğucu atmosferini esnetmemesinde yatıyor. Yusuf'un duygu dünyası o kadar tıkanmış durumda ki, sevgi ihtiyacını insanlarla paylaşamıyor. Hâl böyleyken, gittiği bir düğünde gördüğü kadını fiziksel anlamda beğense de, onunla ilişki kurmak adına adımını atamıyor. Sıvacı, kadını Yusuf'a sadece uzaktan ya da rüyalarda göstererek filmini yumuşatmıyor, boğucu tonunu sabit tutuyor. Çünkü Yusuf'a kültürel kodların ve çevresel şartların sunduğu dünya sevgiden bu denli arındırılmış bir mekân. Sevgi sadece güvercinleriyle yalnız kalabildiği damda mevcut. Bu sevgi noksanlığının bireyi, Güvercin özelinde konuştuğumuz için Yusuf'u, bir tür döngüye itiyor. Bunu da filmin başındaki ve sonundaki yumurtadan yeni çıkmış bir kuş ve henüz kırılmamış sağlam bir yumurta imgelerinde görebilmekteyiz. Bu iki imgenin doğal akışı tersine çevirecek sırayla…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

Küçük insanların dünyasına girme gayesindeki Güvercin'in derli toplu, yapmak istediğinin farkında ve bunu büyük ölçüde yapabilen bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktadan bakınca Banu Sıvacı, başarılı bir ilk filme imza atarak, sonraki işleri için merak uyandırıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.06 ( 4 votes)
65

Güvercin, dünyanın tüm kıtaları üzerinde yaşayabilmek üzere özelleşmiş ender kuş türlerinden biridir. Bu adaptasyon yeteneğiyle evrensel bir hayvan hâline gelen güvercin, tarihin ilk dönemlerinden beri sevgi ve barışın simgesi olarak görülür. Dünyanın her yerinde görülmesi sebebiyle tüm insanlığa dair bir karakter kazanan bu kuş türünün, insanın en temel duygularından biri olan sevgiyle ilişkilendirilmesi bu açıdan bakınca son derece makul görünüyor. Banu Sıvacı’nın Güvercin filmi de, bu türe ait kuşların anlatının önemli bir parçası olduğu bir sevgi ya da sevgisizlik hikâyesi kuruyor.

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan Güvercin’in merkezinde, hayatla tüm bağını ablası ve abisiyle birlikte yaşadığı evin damında beslediği güvercinler üzerinden kuran Yusuf var. Yusuf içine kapanık, duygularını aktaracak birini bulamasa da sevgi dolu bir genç adamdır. Bu ortamda varı yoğu güvercinleri oluyor Yusuf’un. Onlara bağlandıkça insanlardan ve yaşadığı çevreden uzaklaşıyor. Fakat, toplumun ondan başka beklentileri var. Güvercin beslemek gibi “boş işlerle” uğraşmak yerine bir an evvel “erkek olması”, çalışması ve para kazanması bekleniyor.  Toplumun ve kültürel yapının yarattığı baskı, Yusuf’un abisi üzerinden vücut buluyor filmde. Yusuf güvercinleri dışında kimseyi sokmadığı dünyasından, abisinin ona sanayide bulduğu işle birlikte çekilip atılıyor. Yusuf kendini “gerçek” dünyada buluyor artık. Oto sanayideki yedek parçacıya bir şekilde adapte olmaya başlarken, işlerin değişmesi sebebiyle şehirden uzakta bir yerde çalışmaya gitmek zorunda kalıyor. Bu da Yusuf’un kuşlarını uzunca bir süre göremeyeceği anlamına geliyor. Hayatla kurduğu tek bağın koparılmaya kastedilmesi Yusuf üzerindeki baskıyı daha da yoğunlaştırıyor.

Güvercin: İç ve Dış Dünyanın Çatışması

Yusuf’un üzerindeki tek baskı unsuru, abisi üzerinden şekillenen erkek olma baskısı değil. İçinde yaşadığı fiziksel çevre de sıkıştırıyor Yusuf’u. Hem yaşadığı evin iç mekânları, hem de evin bulunduğu Adana’nın varoşları bu genç adamı kendi içine doğru itiyor. Bu durumu görselleştirme noktasında Banu Sıvacı’nın iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz. İç mekânların, hayvan pazarlarının, alt geçitlerin karanlığı Yusuf’un üzerine çöktükçe, o kendine ait dünyasına yani güvercinleriyle dolaysız bir şekilde ilgilenebildiği damına, aydınlığa çıkıyor; orada yeniden nefes almaya başlıyor. Fakat, çevre şartları bir yerden sonra Yusuf’un kurtarılmış bölgesine de girince, akıllara “Coğrafya kaderdir” cümlesi geliyor ister istemez. Erkek bireyden beklenenlerle çevresel faktörlerin birleşimi, içi sevgi dolu olan Yusuf’u boğuyor. Güvercin’in genel atmosferini de kadrajdan nadiren çıkan ana karakterin bu ruh hâli tayin ediyor. Tüm bunlar bağlamında Güvercin’in bir duygusal çatışma filmi olduğunu söyleyebiliriz. Bireyin iç dünyasının dışarısıyla, naifliğin arka sokakların sertliğiyle çarpışmasından doğan bir anlatı var filmin merkezinde. Güvercin’in güçlü olduğu noktalardan biri, bu çarpışma sertleştikçe Sıvacı’nın filmin boğucu atmosferini esnetmemesinde yatıyor. Yusuf’un duygu dünyası o kadar tıkanmış durumda ki, sevgi ihtiyacını insanlarla paylaşamıyor. Hâl böyleyken, gittiği bir düğünde gördüğü kadını fiziksel anlamda beğense de, onunla ilişki kurmak adına adımını atamıyor. Sıvacı, kadını Yusuf’a sadece uzaktan ya da rüyalarda göstererek filmini yumuşatmıyor, boğucu tonunu sabit tutuyor. Çünkü Yusuf’a kültürel kodların ve çevresel şartların sunduğu dünya sevgiden bu denli arındırılmış bir mekân. Sevgi sadece güvercinleriyle yalnız kalabildiği damda mevcut.

Bu sevgi noksanlığının bireyi, Güvercin özelinde konuştuğumuz için Yusuf’u, bir tür döngüye itiyor. Bunu da filmin başındaki ve sonundaki yumurtadan yeni çıkmış bir kuş ve henüz kırılmamış sağlam bir yumurta imgelerinde görebilmekteyiz. Bu iki imgenin doğal akışı tersine çevirecek sırayla kullanılışı, bireyi dış dünyadan ayıran duvarların kırılsa da bir şekilde yeniden yeniden örülüyor oluşuna işaret ediyor. Yusuf gibi naif ve sevgi dolu bir karakter için kendini var edebilmenin yolu, o duvarların içine sevgiyi sokabilmekten geçiyor. Bu hissiyatın seyirciye geçmesinde en önemli faktörlerden biri, Yusuf’a hayat veren Kemal Burak Alper’in gösterişsiz ama güçlü performansı. Güvercin’in tüm duygu dünyasını şekillendiren karakterin hislerini başarılı bir şekilde yansıtan Alper, Sıvacı’nın dengeli rejisine omuz verip filmin duygusuna çok şey katıyor.

Küçük insanların dünyasına girme gayesindeki Güvercin’in derli toplu, yapmak istediğinin farkında ve bunu büyük ölçüde yapabilen bir film olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktadan bakınca Banu Sıvacı, başarılı bir ilk filme imza atarak, sonraki işleri için merak uyandırıyor. Ama yine de Güvercin’in yeni bir dil oluşturmak ya da özgün bir hikâye anlatmak noktasında çok parlak bir film olmadığı da aşikâr. Otobiyografik kaynaklardan beslenen, taşranın bireyler üzerinde yarattığı baskıyı dengeli bir şekilde yansıtabilen bir film karşımızdaki. Ama Türkiye sinemasından son yıllarda çıkan ilk filmlerden ayrıldığı nokta, bu saydıklarımı başarabiliyor oluşu. Yani yenilik noktasında alması gereken yol var. Ama Sıvacı ilk filminde bu türden bir potansiyeli olabileceğinin sinyallerini de veriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi