İnsan, bireysel yaşamında toplumsal olanın dengesini kurmak durumunda kalan, belki de bunun çelişkisini mütemadiyen yaşayan bir varlık. Toplumsal yaşamda erdemli davranmak, içine doldurulan anlamlarıyla “insan olmak”, zaman zaman bireyin kendi ilksel dürtülerine karşı gelirken bazen de üst benlik, olayları kontrolüne alarak hem birey hem de toplum için işleri kolaylaştırır. Toplum içerisinde bireyin kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirmesine yönelik beklenti, yardımseverlikle iç içe geçebilir. Tam da bu muğlak sınırlarda yüzen bir anda, yapılan bir yardımın ne denli travmatik deneyimlerle sonuçlanabileceğini gözler önüne seren bir film var karşımızda: Greta. Ağlatan Oyun - The Crying Game, Byzantium, Vampirle Görüşme - Interview with the Vampire gibi filmlerin yönetmeni Neil Jordan’ın prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren yeni filmi Greta’nın başrolünde Isabelle Huppert’i izliyoruz. Huppert’e ise son yılların başarılı genç oyuncularından, Cameron Post’a Ters Terapi - The Miseducation of Cameron Post filmindeki performansıyla da övgü toplayan Chloë Grace Moretz eşlik ediyor. Greta: Hayatı Alt Üst Eden İyilikler Neil Jordan’ın türü gerilim ve dram olarak belirlenen filmi Greta, filme ismini veren 50’li yaşlarında bir kadının yalnızlığıyla, oldukça uç eylemler gerçekleştirerek başa çıkmaya çalışmasını konu ediyor. Zihnine asla tam olarak giremediğimiz ve izleyiciyi şaşırtabilecek eylemlerde bulunmaya hazır olan Greta karakteri, Isabelle Huppert’e teslim edilmiş ancak usta oyuncunun bundan çok daha fazlasını hak ettiğini, karakterin ona sınırlı geldiğini ya da karakterle neler yapılabileceği noktasında yeterince özgürlük alanının tanınmamış olabileceğini belirtmek gerek. Chloë Grace Moretz’in oyunculuğu ise aksine karakteriyle bütünlüğünü sağlamış ve yaşadığı trajediye denk gelgitlerle tatmin edici bir seviyede beyazperdeye yansıyor. Toplu taşımalarda düşürülen, unutulan bir eşyayı sahibine ulaştırmak, bireyin iyi biri olmak ile ilgili kendine duyduğu sorumlulukla doğrudan ilişkili. Neil Jordan’ın Greta’sında Frances (Chloë Grace Moretz), metroda gördüğü unutulmuş bir çantayı sahibi Greta (Isabelle Huppert)’ya ulaştırmaya çalışır. Ancak iyilik yapmak her zaman iyi sonuçlar doğurmaz, aksine bazen hayatınızı alt üst edebilir; tıpkı Greta’da olduğu gibi. Tuzağa düşürme ve hapsetme eylemlerinin verdiği hazzı karakterin yalnızlığıyla paralel bir biçimde işleyen Greta’da, Isabelle Huppert’in canlandırdığı karakterin karşısına, annesini yeni kaybetmiş, onulmaz bir boşluk hissi deneyimleyen ve sevgi ihtiyacı duyan Frances konumlandırılır. Böylece ikili ilk etapta birbirini bir mıknatıs gibi çeker. Bu noktada iyilik kavramını sorgulamak için alan yaratabilecek bir çıkış noktasına sahip olan film, kavramlardan ziyade aksiyona odaklanıyor. Büyük bir şehirde yalnızlığı deneyimleyen Frances ile hayatta, belki de kendi içinde dahi yalnız olan Greta arasında gelişen ilişkinin korkunç boyutlara ulaşabileceği ve sapkın bir karakterin neler yapabileceği düşüncesi fazlasıyla alışkın olduğumuz bir konu olması bakımından izleyiciye yeni bir şey sunmuyor ya da herhangi bir noktada şaşırtmıyor. Bu bağlamda fazlaca klişeye başvurması Neil Jordan’ın türün belirli klişeleriyle alay etmesi ya da onları gerçekten sahiplenmiş olması noktasında muğlak bir alan yaratıyor. Kendisini ciddiye almakla almamak arasında, korkutmakla güldürmek arasında gidip gelen, bu ikili durumun ortasında ne gerilimi ne de komediyi layığıyla sunabilen Greta, ne yazık ki başarılı bir kadronun elinden çıkan ortalama bir film olarak tanımlanabilir.

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Kendisini ciddiye almakla almamak arasında, korkutmakla güldürmek arasında gidip gelen, bu ikili durumun ortasında ne gerilimi ne de komediyi layığıyla sunabilen Greta, ne yazık ki başarılı bir kadronun elinden çıkan ortalama bir film olarak tanımlanabilir.

Kullanıcı Puanları: 3.28 ( 6 votes)
55

İnsan, bireysel yaşamında toplumsal olanın dengesini kurmak durumunda kalan, belki de bunun çelişkisini mütemadiyen yaşayan bir varlık. Toplumsal yaşamda erdemli davranmak, içine doldurulan anlamlarıyla “insan olmak”, zaman zaman bireyin kendi ilksel dürtülerine karşı gelirken bazen de üst benlik, olayları kontrolüne alarak hem birey hem de toplum için işleri kolaylaştırır. Toplum içerisinde bireyin kendi üzerine düşen vazifeleri yerine getirmesine yönelik beklenti, yardımseverlikle iç içe geçebilir. Tam da bu muğlak sınırlarda yüzen bir anda, yapılan bir yardımın ne denli travmatik deneyimlerle sonuçlanabileceğini gözler önüne seren bir film var karşımızda: Greta.

Ağlatan Oyun – The Crying Game, Byzantium, Vampirle Görüşme – Interview with the Vampire gibi filmlerin yönetmeni Neil Jordan’ın prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren yeni filmi Greta’nın başrolünde Isabelle Huppert’i izliyoruz. Huppert’e ise son yılların başarılı genç oyuncularından, Cameron Post’a Ters Terapi – The Miseducation of Cameron Post filmindeki performansıyla da övgü toplayan Chloë Grace Moretz eşlik ediyor.

Greta: Hayatı Alt Üst Eden İyilikler

Neil Jordan’ın türü gerilim ve dram olarak belirlenen filmi Greta, filme ismini veren 50’li yaşlarında bir kadının yalnızlığıyla, oldukça uç eylemler gerçekleştirerek başa çıkmaya çalışmasını konu ediyor. Zihnine asla tam olarak giremediğimiz ve izleyiciyi şaşırtabilecek eylemlerde bulunmaya hazır olan Greta karakteri, Isabelle Huppert’e teslim edilmiş ancak usta oyuncunun bundan çok daha fazlasını hak ettiğini, karakterin ona sınırlı geldiğini ya da karakterle neler yapılabileceği noktasında yeterince özgürlük alanının tanınmamış olabileceğini belirtmek gerek. Chloë Grace Moretz’in oyunculuğu ise aksine karakteriyle bütünlüğünü sağlamış ve yaşadığı trajediye denk gelgitlerle tatmin edici bir seviyede beyazperdeye yansıyor.

Toplu taşımalarda düşürülen, unutulan bir eşyayı sahibine ulaştırmak, bireyin iyi biri olmak ile ilgili kendine duyduğu sorumlulukla doğrudan ilişkili. Neil Jordan’ın Greta’sında Frances (Chloë Grace Moretz), metroda gördüğü unutulmuş bir çantayı sahibi Greta (Isabelle Huppert)’ya ulaştırmaya çalışır. Ancak iyilik yapmak her zaman iyi sonuçlar doğurmaz, aksine bazen hayatınızı alt üst edebilir; tıpkı Greta’da olduğu gibi. Tuzağa düşürme ve hapsetme eylemlerinin verdiği hazzı karakterin yalnızlığıyla paralel bir biçimde işleyen Greta’da, Isabelle Huppert’in canlandırdığı karakterin karşısına, annesini yeni kaybetmiş, onulmaz bir boşluk hissi deneyimleyen ve sevgi ihtiyacı duyan Frances konumlandırılır. Böylece ikili ilk etapta birbirini bir mıknatıs gibi çeker. Bu noktada iyilik kavramını sorgulamak için alan yaratabilecek bir çıkış noktasına sahip olan film, kavramlardan ziyade aksiyona odaklanıyor. Büyük bir şehirde yalnızlığı deneyimleyen Frances ile hayatta, belki de kendi içinde dahi yalnız olan Greta arasında gelişen ilişkinin korkunç boyutlara ulaşabileceği ve sapkın bir karakterin neler yapabileceği düşüncesi fazlasıyla alışkın olduğumuz bir konu olması bakımından izleyiciye yeni bir şey sunmuyor ya da herhangi bir noktada şaşırtmıyor. Bu bağlamda fazlaca klişeye başvurması Neil Jordan’ın türün belirli klişeleriyle alay etmesi ya da onları gerçekten sahiplenmiş olması noktasında muğlak bir alan yaratıyor. Kendisini ciddiye almakla almamak arasında, korkutmakla güldürmek arasında gidip gelen, bu ikili durumun ortasında ne gerilimi ne de komediyi layığıyla sunabilen Greta, ne yazık ki başarılı bir kadronun elinden çıkan ortalama bir film olarak tanımlanabilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi