Azınlıklarla, ırkçılıkla, iyilik ve kötülük kavramlarıyla, ötekileştirmeyle, toplumsal cinsiyet normlarıyla ve aşkla ilgili hikâyesini izleyiciye bir kadın karakter üzerinden aktaran ve bundan ötürü anlatısında yer yer feminist alegoriler barındıran bir film, Sınır – Gräns. Hikâye esas karaktere, ülke sınırında gümrük görevlisi olarak çalışan Tina’ya odaklanıyor ve her şey çalıştığı bir gün kendisine benzeyen Vore’nin karşısına çıkmasıyla başlıyor. İnsanları dış görünüşlerine göre kategorize etme eğilimi, güzellik ve çirkinlik standartları filmde ana karakterimiz olan Tina vasıtasıyla yüzümüze çarpıyor.

Tina’nın anatomik yapısı diğer insanlardan farklı, fakat onu farklı kılan tek özelliği bu değil. Tina inanılmaz bir koku alma yeteneğine sahip. İnsanların duygularını koklayarak anlayabilmesi, gümrükten geçirilmeye çalışılan bütün o fazladan içki şişelerini, sigaraları ya da yasa dışı malzemeleri tespit etmesini sağlıyor. Filmin daha ilk dakikalarında çantasında içki yakaladığı gencin tavırlarında da, ardından gelen takım elbiseli, oldukça düzgün görünümlü bir iş adamının bakışlarında da Tina’ya karşı olan aşağılamayı hissediyoruz. Ona saygı duymuyorlar çünkü görünüşü standartlara uymuyor. Saçları, yüzü, çarpık dişleri toplumsal cinsiyet kodları üzerinden  belirlenmiş o klişe kalıplardan uzak.

İş arkadaşları, ev arkadaşı ve komşuları ona karşı dostça davranıyorlar fakat yine de hep bir mesafe var arada. O farklı ve bunu bildiği için uzak duruyor herkesten. Bir gün yüz yapısı kendisine benzeyen Vore adında esrarengiz bir yabancıyla tanışıyor. Vore tanıştığı an hoşlanıyor Tina’dan ve bunu açıkça belli ediyor.  Sanki onun hakkında bizden hatta Tina’nın kendisinden bile daha çok şey biliyor gibi bir havası var. Tina da ondan etkileniyor, birlikte vakit geçirmeye başlıyorlar ve Tina Vore’yi uyarma gereği duyuyor; “Ben kusurluyum.” Bunu açıkça söylüyor fakat film boyunca hiç söylemese, yine de izleyici onun kendisinden utandığını hissedebilir. Gräns, Tina’nın bu duygusunu aktarmak için hiç bir yardımcı sahneye gerek duymuyor. Tina yolda yürürken ya da bir moda dergisinin sayfalarını karıştırırken gördüğü kadın stereotipe bakarak iç çeken biri değil. Zaten filmin böyle klişelerin hiçbirine ihtiyacı yok çünkü Tina’yı izlediğimiz her an o utanç hissini rahatlıkla algılayabiliyoruz. Bu kadar net bir algının, standartların zihinlerimizde edindiği yerden kaynaklı olması da kuvvetle muhtemel.

Erkek Egemen Bir Dünyada Troll Bir Kadın Olmak

Tina filmin ilk dakikalarında bakımevinde kalan babasını ziyarete gidiyor ve baba Roland adında biriyle ilgili sorular soruyor Tina’ya. Aralarının nasıl olduğunu, birlikte yatıp yatmadıklarını sorduğunda Tina rahatsız oluyor ve böyle şeyleri konuşmak istemediğini söylüyor babasına. Babası ise, “senin evinde kalıyor, seni kullanmasına izin verme” diyerek çok bilindik bir kadın – erkek sorunsalını getiriyor aklımıza. Bu konuşmanın ardından Tina eve gittiğinde anlıyoruz ki Roland Tina’nın birlikte yaşadığı, aralarında yüzeysel sohbetlerden fazlası olmayan bir ev arkadaşı. Onun evdeki varlığı Tina’ya kendisini daha az yalnız hissettiriyor (ya da daha fazla, ama Tina bunun o sırada farkında değil). Çünkü Tina, kromozom hatası olan “çirkin” bir kadın olarak yaşamını sürdürüyor ve bu durum onun yolunu bulmasına engel oluyor. Belirli bir dilde konuşan, belirli şekilde giyinen, belli ürünleri tüketen, belirli şekilde yaşayan standart bir kadına göre bu özellikleri taşımayan birinin sanki “daha az kadın” sayıldığı bir dünyada Tina kendisini kabullenmekte zorlanıyor.

Birlikte yaşadığı Roland’ın bir gece sevişmek için Tina’ya yakınlaşması ve Tina’nın reddedişi üzerine sarf ettiği “Peki benim ihtiyaçlarım ne olacak?” sorusu da o kalıplaşmış “kadın” imgesini ve onu “daha az kadın” yapan gereklilikleri akla getiriyor. Tina’nın insanların aksine hayvanlarla ne kadar iyi anlaştığını görüyoruz her fırsatta. Bunun sebebi standartlaşmış algıların olmayışı belki de. Hayvanların, insanların öğrenilmiş değer yargılarından bağımısız bir yaklaşımları var ve bundan ötürü onlarla çok daha net ve samimi bir iletişim kurabiliyor Tina.

Tina’nın aslında insanlar tarafından yıllar önce yok edilen bir türe ait olduğunu, anatomisindeki farklılıkların bundan kaynaklandığını öğrendiği anda yaşadığı özgürleşme, bedenindeki farklılıklardan ötürü duyduğu üzüntünün, öteki olma hissinin ve tiksintinin yok olması ve bu duyguların aslında toplumun yarattığı bir illüzyon olduğunu fark etmesi sanki dünya üzerindeki bütün sınırların kalkması kadar mucizevi, o kadar büyülü bir dönüşüm oluyor onun için. Toplumsal normların oluşturduğu sınırın ötesini ona gösteren Vore, Tina için özgürlüğün simgesi hâline geliyor o sırada, fakat bu da bir illüzyon aslında. Vore’nin türlerinin devamı için Tina’ya baskı uygulamaya başlaması uzun sürmüyor. Filmin kalan kısmında Tina’yı kendi inandığı kalıplara uydurma çabasını yine erkek egemen bir duygunun ürünü olarak izliyoruz.

Beavoire; “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözünü söylerken, insanın bir cinsle, bir kimlikle dünyaya geldiğini ama kendi çabasıyla kimliğini geliştirdiğini ve bu şekilde değer kazandığını vurgulamış. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri olan ormandaki sevişme sahnesinde tıpkı Beavoire’in dediği gibi, toplum olarak cinsiyetler üzerinden belirlediğimiz sınırlar tüm geçerliliğini yitiriyor. Sınırların yok oluşu feminist bakış açısını en net aktaran anlardan biri. Tina’nın gümrükte Vore’yi kontrol ettiğinde onun bir vajinası olduğunu öğrenmesi, sevişmeleri sırasında kendisinin de penise benzer bir organının olduğunu fark etmesi, Tina’nın bedenine ve kimliğine dair o zamana dek öğrendiği ve doğru kabul ettiği tüm normların yıkılmasına neden oluyor. Ayrıca Vore’nin kadınların hamilelik sürecine benzer bir süreç yaşayarak kendi türünden bir bebek doğurduğunu da öğreniyoruz. Bu, feminist yaklaşımın temel aldığı biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet farkını, bireylerin cinsiyetsiz doğması ve zamanla olasılıkları üstlenerek bir forma kavuşması çıkarımını anımsatıyor. Bir diğer önemli ayrıntı ise, kameranın tüm film boyunca karakterleri belgesel havasında yakından takip ederken, sevişme sahnesi boyunca onların yüzlerine takılı kalıyor olması. Bedenlerindeki uzuvları, birbirlerinden ya da bizlerden farklarını değil, yalnızca duygularının yüzlerinde yarattığı ifadeyi izliyoruz. Feminist yaklaşıma göre, cinsiyetsiz doğan bireyler olarak kendimizi, içinde bulduğumuz toplumsal yargılarla ve varlığımızdan yükselen kendine özgü sesler ve renklerin arasında çıkan tartışmalarla oluştururuz. Bu yüzden Tina’yı ya da Vore’yi tanıyabilmek ve anlayabilmek için asıl faydalı olacak şey, onların uzuvlarına değil hislerini yansıtan ifadelerine daha yakından bakmamız olacaktır.

Yönetmen Ali Abbasi “Yalnız, mutluluğu, aşkı arayan ve olağanüstü burna sahip bir kadının hikâyesi.” diyor filmle ilgili yaptığı bir yorumda. Bu hikâ yenin kahramanı Tina, hayatına giren bir yabancının yardımıyla köklerini keşfeden bir kadın olarak, kim olduğunu ya da kim olmak istediğini sorguladığı daha derin bir sürecin içine giriyor. Film biterken insanlarla aynı dünyada var olmayı kabullenen bir kadın troll için, tek başına hayatta kalmanın ve bir bebeğe bakmanın sorumluluğunu üstlendiği yeni bir hayat başlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi