Los Angeles, Hollywood, dünya çapında dönen büyük komplolar, popüler kültürün bizimle oynadığı oyunlar, gözetleme, gözetlenme, takip edilme... Eğer dünyayı bir insan olarak düşünürsek, filmde bahsi geçen "gümüş göl" de adeta onun bilinç altı gibi bir işlev görüyor Under the Silver Lake'te. Bilinçaltının dallanıp budaklanan yapısının karmakarışıklığının yanında ne yaptığını bilen bir filme imza atıyor David Robert Mitchell. Bu karmaşanın içerisinde kendisine bir yol çizmeye çalışmıyor aksine çizdiği oldukça belirgin olan yolunu bir nevi saklamak için bu karmaşayı filmin üzerine deyim yerindeyse istifliyor. Rear Window'u akıllara getiren gözetleme sekanslarından, Marilyn Monroe'ya yapılan onlarca göndermeye, Mulholland Drive'ı andıran anlatısıyla popüler kültürün ikonlarını hikâyesinin merkezine yerleştiren yönetmen, kapitalist sistemin bir oyunu olan kültür endüstrisi kavramını eli yüzü düzgün bir biçimde açıklayan bir filme imza atıyor. Filmin önemli kusurlarından biri ise popüler kültürü eleştirme, onunla alay etme konusunda oldukça yaratıcı olabiliyorken konu neyin doğru, neyin yanlış olduğuna geldiğinde şaşırtıcı bir biçimde didaktik bir anlatıya evrilmesi. Under the Silver Lake: Kapitalizmin Curcunasında Postmodern Bir Anlatı Filmin konusundan bahsetmek, iç içe geçmiş çok fazla detay barındırması bakımından, biraz zorlayıcı olsa da Andrew Garfield'ın canlandırdığı Sam karakterini merkezine alan bir anlatıda yaşanan tuhaf ancak oldukça tanıdık durumlara şahit olduğumuzu söyleyebiliriz. Sam, ilerlemeye yüz tutmuş yaşına rağmen, belirli bir düzen (kapitalizm tarafından arzulanan) oturtamamış, evinin kirasını vermekte zorlanan, üretime ve tüketime katkısı kısıtlı ancak kıvrak bir zekaya sahip bir karakter. Alımlı komşusuyla iletişime geçtiği andan itibaren ona tutulan ve bu tutulmanın kadının kaybolmasıyla daha da pekiştiği anlatıda Sam, Sarah (Riley Keough) karakterinin akıbetini öğrenmeye çalışır. Bir dedektiflik hikâyesine dönen, şarkılar üzerinden iletilen şifreli mesajlar, ismini gizleyen söz yazarları, çılgın partiler ve Hollywood'un şaşaasıyla izleyici üzerinde karmaşık hisler yaratan Under the Silver Lake, kapitalizmin o boğucu curcunasını anlatının dramaturjisi olarak belirliyor adeta. Popüler kültüre yönelttiği eleştirilerin yanı sıra bireyin hayatın tüm sırrını çözdüğünü düşündüğü anlarla da oynamayı ihmal etmeyen David Robert Mitchell, yalnızca karakterlere kendi düşüncelerini söyletme noktasında fazla açık ve didaktik davranıyor. Bunu çok daha kıvrak bir zekanın ürünü olacak biçimde sunacak bilgi ve deneyime sahip bir yönetmenin bu noktada, filmde kurguladığı anlatı biçimine yer yer ihanet ettiğini görmek mümkün. Böylesi karmaşık bir filmde mesajının kaybolmasından çekinen bir tavır olarak değerlendirebileceğimiz "öğretici" sekanslar, filmin en önemli problemi. Kaldı ki, bu mesajı doğrudan, açık bir biçimde izleyicisine sunarken film, Frankfurt Okulu düşünürlerinden özellikle Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'ın 1940'lı yıllarda ortaya koyduğu kültür endüstrisi eleştirisinden bir adım ileri gitmeyen ve aynı söylemleri yalnızca tekrarlayan bir düzlemde kalıyor. Godard'ın tabiriyle Coca-Cola çocuklarını, hamburgerleri, hamburgerle eşleştirilen kadın bedenini, kadın bedeninin cinsel bir obje olarak reklam sektöründe kullanılmasını, bu kullanımın kadına yönelik bakışı ve tüketme hâlini nasıl etkilediğini bir kez daha anlatan Under the Silver Lake, hikâyesinin içine gizemli olaylar, tarikatlar ve komplolar yerleştirerek "kültür endüstrisine giriş" başlıklı dersi ilgi çekici hâle getirmeyi yine de başarıyor. Riley Keough'un Marilyn Monroe'ya öykünen karakteri ise, özellikte havuz sekansında Monroe'nun ışıltısını bir kez daha ekrana taşıması bakımından ön plana çıkıyor. Film noir'ın dedektif temasını ve hissiyatını yer yer gerilim yer yer de komediyle birleştiren Under The Silver Lake'in, türler arası geçişi ve kurduğu postmodern yapıyı…
Puan - 60%

60%

Under the Silver Lake, hikâyesinin içine gizemli olaylar, tarikatlar ve komplolar yerleştirerek "kültür endüstrisine giriş" başlıklı anlatısını ilgi çekici hâle getirmeyi yine de başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.33 ( 3 votes)
60

Los Angeles, Hollywood, dünya çapında dönen büyük komplolar, popüler kültürün bizimle oynadığı oyunlar, gözetleme, gözetlenme, takip edilme… Eğer dünyayı bir insan olarak düşünürsek, filmde bahsi geçen “gümüş göl” de adeta onun bilinç altı gibi bir işlev görüyor Under the Silver Lake’te. Bilinçaltının dallanıp budaklanan yapısının karmakarışıklığının yanında ne yaptığını bilen bir filme imza atıyor David Robert Mitchell. Bu karmaşanın içerisinde kendisine bir yol çizmeye çalışmıyor aksine çizdiği oldukça belirgin olan yolunu bir nevi saklamak için bu karmaşayı filmin üzerine deyim yerindeyse istifliyor. Rear Window’u akıllara getiren gözetleme sekanslarından, Marilyn Monroe’ya yapılan onlarca göndermeye, Mulholland Drive’ı andıran anlatısıyla popüler kültürün ikonlarını hikâyesinin merkezine yerleştiren yönetmen, kapitalist sistemin bir oyunu olan kültür endüstrisi kavramını eli yüzü düzgün bir biçimde açıklayan bir filme imza atıyor. Filmin önemli kusurlarından biri ise popüler kültürü eleştirme, onunla alay etme konusunda oldukça yaratıcı olabiliyorken konu neyin doğru, neyin yanlış olduğuna geldiğinde şaşırtıcı bir biçimde didaktik bir anlatıya evrilmesi.

Under the Silver Lake: Kapitalizmin Curcunasında Postmodern Bir Anlatı

Filmin konusundan bahsetmek, iç içe geçmiş çok fazla detay barındırması bakımından, biraz zorlayıcı olsa da Andrew Garfield’ın canlandırdığı Sam karakterini merkezine alan bir anlatıda yaşanan tuhaf ancak oldukça tanıdık durumlara şahit olduğumuzu söyleyebiliriz. Sam, ilerlemeye yüz tutmuş yaşına rağmen, belirli bir düzen (kapitalizm tarafından arzulanan) oturtamamış, evinin kirasını vermekte zorlanan, üretime ve tüketime katkısı kısıtlı ancak kıvrak bir zekaya sahip bir karakter. Alımlı komşusuyla iletişime geçtiği andan itibaren ona tutulan ve bu tutulmanın kadının kaybolmasıyla daha da pekiştiği anlatıda Sam, Sarah (Riley Keough) karakterinin akıbetini öğrenmeye çalışır. Bir dedektiflik hikâyesine dönen, şarkılar üzerinden iletilen şifreli mesajlar, ismini gizleyen söz yazarları, çılgın partiler ve Hollywood’un şaşaasıyla izleyici üzerinde karmaşık hisler yaratan Under the Silver Lake, kapitalizmin o boğucu curcunasını anlatının dramaturjisi olarak belirliyor adeta. Popüler kültüre yönelttiği eleştirilerin yanı sıra bireyin hayatın tüm sırrını çözdüğünü düşündüğü anlarla da oynamayı ihmal etmeyen David Robert Mitchell, yalnızca karakterlere kendi düşüncelerini söyletme noktasında fazla açık ve didaktik davranıyor. Bunu çok daha kıvrak bir zekanın ürünü olacak biçimde sunacak bilgi ve deneyime sahip bir yönetmenin bu noktada, filmde kurguladığı anlatı biçimine yer yer ihanet ettiğini görmek mümkün. Böylesi karmaşık bir filmde mesajının kaybolmasından çekinen bir tavır olarak değerlendirebileceğimiz “öğretici” sekanslar, filmin en önemli problemi. Kaldı ki, bu mesajı doğrudan, açık bir biçimde izleyicisine sunarken film, Frankfurt Okulu düşünürlerinden özellikle Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın 1940’lı yıllarda ortaya koyduğu kültür endüstrisi eleştirisinden bir adım ileri gitmeyen ve aynı söylemleri yalnızca tekrarlayan bir düzlemde kalıyor.

Godard’ın tabiriyle Coca-Cola çocuklarını, hamburgerleri, hamburgerle eşleştirilen kadın bedenini, kadın bedeninin cinsel bir obje olarak reklam sektöründe kullanılmasını, bu kullanımın kadına yönelik bakışı ve tüketme hâlini nasıl etkilediğini bir kez daha anlatan Under the Silver Lake, hikâyesinin içine gizemli olaylar, tarikatlar ve komplolar yerleştirerek “kültür endüstrisine giriş” başlıklı dersi ilgi çekici hâle getirmeyi yine de başarıyor. Riley Keough’un Marilyn Monroe’ya öykünen karakteri ise, özellikte havuz sekansında Monroe’nun ışıltısını bir kez daha ekrana taşıması bakımından ön plana çıkıyor. Film noir‘ın dedektif temasını ve hissiyatını yer yer gerilim yer yer de komediyle birleştiren Under The Silver Lake’in, türler arası geçişi ve kurduğu postmodern yapıyı taşıma konusunda da başarılı olduğunu belirtmek gerekir.

Kurt Cobain, Janet Gaynor, Alfred Hitchcock, Marilyn Monroe ve havlayan, ölen, kaybolan köpeklerin birer leitmotif olarak kullanıldığı anlatıda kadın temsilleri ise tamamen Sam’in bakış açısından sunuluyor. Kadınların birer cinsel meta olarak kullanıldığı televizyon ve sinema sektörünü eleştirirken kadınları bizzat aynı mantıkla izleyiciye sunuyor olmak, durumu tekrarlayarak yapılan bir eleştiri biçimi olabilir ancak ne denli işlediği konusunda kesin bir kanıya varmak çok mümkün görünmüyor. En nihayetinde özdeşleştiğimiz Sam karakteri, bütün kadınları bir şekilde gözetliyor, bedenin parçalarına odaklanıyor ve kadınların kalçalarını ya da memelerini bir dürbünün sınırları içerisine hapsetmekten çekinmiyor. Tüm bu olumsuzluklar göz önüne alındığında Under the Silver Lake, oldukça ilgi çekici fikirlere sahip olsa da ortaya çıkan eser bakımından ortalama bir film olarak değerlendirilebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi