Netflix’in 80’li yıllarda geçen başarılı dizisi GLOW, 29 Haziran’da 2. sezonu ile dönüş yapacak ve bu sezon izleyicisine, ana hikâyesinin çerçevesinde bütün yaşananlara ve hayatın tuhaf akışına rağmen, derinlik verdiği karakterleri üzerinden müthiş bir dostluk ve takım olma ruhunu, kendi sınırlarını da test ederek anlatacak. 

Liz Flahive ve Carly Mensch’in yaratıcıları oldukları GLOW, 70’li yıllarda Amerika’da yaşanan Kadınların Liberalleşme Hareketi’nden çıkmış dünyanın, kadınlara karşı bakış açısını, orijinal şovun Babe isimli karakteri ve Glow şirketinin sahibi Ursula Hayden’in danışmanlığında sorgulayan bir dizi. İlk sezonunda hikâyesini genellikle Ruth Wilder (Allison Brie) ve Debbie Eagan (Betty Gilpin) isimli iki karakterin arasındaki gerilimin etrafında anlatan seri, 2. sezonunda sahneye bütün karakterlerini çıkarıyor ve bizlere herkesi tanıma şansını sunuyor. 1985 yılında televizyonlarda yer almış aynı isimli serinin 2. sezonu, azim, dostluk ve takım ruhu duygularının yanı sıra, seriye genellikle hakim olan, dışlanmışlık ve ne olursa olsun hayatta biraz kaybediyor olmanın burukluğu hislerinin de varlığını sürdürüyor.

GLOW 2. Sezon: Azim ve Dostluk Daima Kazanacak; Sadece, Bazen Umduğumuz Biçimde Değil”

Farklı hikâyelere sahip, hayatlarında bugüne dek farklı biçimlerde, farklı savaşları kaybetmiş bir grup kadını bir araya getiren GLOW, 2. sezonunda izleyicisine, herkesin iç dünyasından, hatta seride gerçek anlamda önemli bir yere sahip olan tek erkek karakterler, Sam Sylvia (Marc Maron) ve Sebastian Howard (Chris Lowell)’in yaşamlarından bile daha büyük kesitler sunuyor. Yerel bir televizyon kanalı ile yeni bir anlaşma yapmış bu güçlü kadınlarla ilgili söylenebilecek en önemli şey, her birinin hayata ve hayatın zorluklarına karşı verdikleri savaşta güçlü birer savaşçı oldukları. Ancak 2. sezonda değişen bir şey var, bu kadınlar artık bireysel kurtuluşlarına ek olarak, arkadaşlıklarını temeline oturttukları takımlarının da başarısını önemsiyorlar. Ruth (Zoya) ve Debbie (Liberty Bell) arasındaki ilişkinin gerilimini artık hepimiz biliyoruz, ancak 2. sezonda penceremizi genişletip, bu anlaşmazlığın arkadaşlıklarına verdiği zararı da görüyoruz. Aynı zamanda, bugüne dek arka planda kalan Sam’in, hayatına kızı Justine (Britt Baron)’i alarak baba olmak ve kariyerinin aldığı yeni yöne alışmak için verdiği çabayı ve Bash’in hayatını kaybeden arkadaşı Florian (Alex Rich)’a karşı beslediği karmaşık hisleri de anlamaya çalışıyoruz. Öte yandan, dizinin 30’ar dakikalık 10 bölümden oluşan 2. sezonunda mercek altına alınan karakterler Bash ve Sam ile sınırlı değil. Programın yıldızı, Amerika’nın güney aksanlı göz bebeği Debbie ve gücünü sistemin boşluklarından alan Welfare Queen (Kia Stevens) üzerinden annelik kavramı işleniyor. Gruba yeni katılan Yolanda (Shakira Barrera) karakteri ‘bu kadar heteroseksüel kadının bir arada olduğu bir güreş programının tuhaf olması’ yönündeki sözleri ile homofobi sorununu da yelpazesine katıyor ve hatta, Ruth’un “kadın kadına güreş şiddeti ve Amerika’nın tüketim alışkanlıkları” sözleri üzerinden kendisine karşı eleştirmenlik bile yapıyor. Komedi ve drama unsurlarını başarıyla dengelemeyi ihmal etmeyen 2. sezonuyla dizi, kendi sınırlarını zorluyor ve izleyicisine program içerisinde yapılan şovdan bile bir bölüm sunuyor. Yani ilk kez, yapılmak istenen televizyon şovunu hikâyeye hizmet eden bir araç olarak değil de, gerçekten bir bölüm hâlinde izliyoruz. 

Dizinin ikinci sezonunda yer verdiği konular arasında, Yolanda ve Arthie ikilisinin yanında, Bash ve Florian’ın arasındaki karmaşık duygularla da beslenen eşcinsel ilişkiler de yer alıyor. Ancak GLOW, bununla da kalmayıp izleyicisine, Ruth’un kanal yöneticisi tarafından görüşme amacıyla otel odasına çağrıldığı an üzerinden ‘Hollywood stili’nde maruz kaldığı tacizi, dünya şampiyonu bir güreşçi tarafından canlandırılan Tammé’nin Stanford Üniversitesi’nde eğitim gören oğlunun dahil olduğu siyahi azınlık üzerinden ırkçılığı ve Ruth’u, program için çektiği açılış videosu için yönetmen koltuğuna oturtarak Hollywood’un kadın azınlığı gibi konuları da sorgulatıyor. Hatta bir noktada, ti’ye alarak olsa bile, plansız ergen hamilelikleri konusunu da işliyor.

Dizi, birçok popüler soruna değindiği bu sezonuyla adeta kendi sınırlarını keşfediyor ve karakterlerin takma isimleri ve onları eşleştiriş biçimi üzerinden hâlihazırda yaptığı gibi, Amerikan kültüründeki çarpıklık ve klişeleri bir kez daha sorguluyor. Kadın karakterlerin egemen olduğu hikâyesine bu kez, bir çeşit olarak, kameramanların katılımı ve rakip güreş şovu ile erkekleri de dahil ediyor ve yaptığı pozitif cinsiyet ayrımcılığını dengeliyor. Erkeklerin, kadınlar tarafından fiziksel yenilgiye uğramaya hazırlanması gerekiyor, çünkü güreşin muhteşem kadınları, kadınlara misyon olarak öylece oturup sadece güzel görünmekten çok daha fazlasını yüklüyor ve yeri geldiğinde onların da ellerine bir senaryo veriyor, “öncelikli beyaz erkeklerin” Amerika’sında, onları da yönetmen koltuğuna oturtup, yapımcı titrini göğüsletiyor. İzleyicisine fırsat buldukça, Ruth’un otel odasında yaşadıklarına karşı koyduğu tepkisi gibi anlar ile, dayatılan her şeyin aksine, tıpkı feminizmin olduğu gibi hayatın da prensiplerinin olduğunu, tavizlerin herkes için bir sınırı olması gerektiğini hatırlatıyor. Dizinin kalıpçı karakterleri ve bu takma isimlerin önyargılı dağıtımları 2. sezonda, milliyeti yüzünden üzerine yapıştırılan terörist karakteri Arthie (Sunita Mani)’nin de örneklediği biçimde, kendilerini değiştirmeyi, üzerlerine yapıştırılan son derece yüzeysel etiketlerden sıyrılmayı ve önyargıları yıkmayı hedefliyor. Karakterlere her anlamda, şovda ve dizide paralel olarak katılan derinlik, karakterler arasındaki ilişkiye de yansıyor ve ortaya güçlü bir takım ruhu çıkıyor. Herkes, canla başla ideal kalıplarına uzak çarpık hayatlarında Glow’a sıkı sıkı sarılıyor ve onu hayatta tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Bu çaba en çok da Ruth’un azminde izleniyor zira, bu program onun için hiçbir zaman ‘sadece bir televizyon programı’ndan çok daha fazlası.

İdeal, parlak ve renkli olarak nitelendirilebilecek her şeyden uzak ancak oldukça gerçek, mücadele ve azim dolu dünyasında dizi, bizlere hayatın alternatif çözümlerini ve bazen hedeflerimizin yollarını değiştirebileceklerini anlatıyor. GLOW’un 2. sezonu, toplumsal anlamda doğru olmayan her şeyi ve hatta kendisini bile yüksek sesle eleştirebilecek kadar cesur, kendi sınırlarını yeniden deneyimleyecek kadar yenilikçi, farkındalık seviyesi oldukça yüksek ve herkesin hikâyesine yer verecek kadar adaletli bir şekilde geri dönüyor. Vicdanımızı ‘kötü’ olarak sunulan her şeyi düşünmeden karalayarak temizleyen, yüzeysel kalıplar ve klişelerle dolu hayatlarımızda bizler ise, Zoya’dan nefret etmeye bayılıyoruz. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi