Bilimkurgu türünün bir alt türü olan siberpunk gücünü, yarattığı unutulmaz metaforlar ve gerçeklik üzerine sorduğu çarpıcı sorulardan alır. Hızla gelişen teknolojinin insan hayatını önüne geçilemez bir şekilde değiştirdiği bir atmoferde ortaya çıkan tür, teknolojik gelişmeyle ilgili şaşırtıcı bir hayal gücü sergiler. İzlediğimiz kurmaca evrenlerin çatışmalarının derinindeyse insan doğasıyla ilgili temel sorular yatar: İnsan olmak nedir? Yaşam nedir ve yaşama hakkı yalnız insana mı aittir? İnsanın yarattığı sistemde insanın yeri nedir? İnsan yarattıkları üzerinde kontrol sahibi midir? Yaratmak ne anlama gelir, yaratan ve yaratılanı birbirinden ayıran nedir? Algıladığımız gerçeklik ne kadar gerçektir ve gerçek kavramı ne demektir?

Gerçekliğin hızla değiştiği bir dünyada gerçeklik üzerine tüm bu soruları sorma imkânı sağlayan, değişimin getirdiği yeniliklerin kendisi oldu. Bunun en iyi kanıtını siberpunk türündeki filmlerde izliyoruz. Gerçeklik algısını sorgulayan 15 siberpunk film listesini derledik.

Gerçeklik Algısını Sorgulayan 15 Siberpunk Film

Metropolis (1937)

Metropolis, yarattığı mekanik evrenle, sanat tasarımıyla, makinenin insana hâkim olması temasıyla bilimkurgu türüne öncü olmuş bir film. İlk yayınlandığında eleştirmenler tarafından iki buçuk saatlik süresiyle çok uzun ve karmaşık bulunan film iki kere kısaltılarak 91 dakikaya indirilmişti. Bu kısaltmanın bir sebebi filmi Amerika gösteriminden önce komünist ve dini ögelerinden arındırmaktı. Metropolis, kapitalizme sert bir eleştiri getiriyor. İsçiler makinelere hizmet etmek için eğitilmiş bir topluluk olarak sunuluyor; köleler makineye yem olmamak için direnirken, işçiler düzenli sıralar hâlinde makinenin ağzına yürüyorlar. Film izleyiciye insanın, ürettiği makinenin üzerindeki kontrolünü kaybettiği ve makineler tarafından tüketildiği bir evren sunuyor. Görsel ve içeriksel olarak Metropolis’in etkisini günümüz bilimkurgu filmlerinde de görüyoruz, Fritz Lang’ın yarattığı keskin ve geometrik mimariyle örülü, kasvetli binalardan oluşan, araçların hızla ve aceleyle bir yerlere yetiştiği dünyanın izlerini, ardından gelen bilimkurgu filmlerinde de izliyoruz.

Batı Dünyası – Westworld (1973)

Michael Crichton tarafından yazılıp yönetilen 1973 yapımı film, zengin müşterilere antik Pompeii, Orta Çağ Avrupası ve Vahşi Batı’da maceralar yaşama imkânı sağlayan bir eğlence parkında geçiyor. Bu parktaki temel dekor ise insanla karıştırılacak kadar inandırıcı tasarlanmış androidler. Filmde, gerçek insanların birçoğunun isimsiz olması ve androidleri insanlardan ayırmanın imkânının bulunmaması, androidler ve insanların arasında bir paralellik kuruyor. Bu paralellik, insan olmanın ne demek olduğunu sorgulamamızı sağlıyor.

Yalan Dünya – Welt am Draht (1973)

İlk olarak Alman televizyonları için iki bölümlük bir dizi olarak tasarlanan, Amerikalı yazar  Daniel F. Galouye’in romanından uyarlanan film, bir diğer popüler siberpunk türü filmi olan The Matrix’le bağdaştırdığımız bir soru soruyor: Ya gerçeklik olarak algıladığımız dünya gerçek degilse? Matrix’ten 26 yıl önce çekilen bu film, etkileyici sinematografisi ve yönetmen Rainer Wender Fassbinder’in imzasıyla gözden kaçırılmaması gereken bir eser.

Bıçak Sırtı – Blade Runner (1982)

Sinema tarihine izini bırakmış siberpunk türündeki  unutulmaz film Blade Runner, Philip K. Dick’in Do Androids Drem of Electric Sheep isimli romanından filme uyarlandı ve Ridley Scott tarafından yönetildi. Film, hayvanlarının neslinin tükenmekte olduğu ve insanların dünyayı terke dip diğer gezegenlere yerleştiği bir dünyada, görevi insana birebir benzeyen androidleri bulup öldürmek olan Deckard’ın kendi insanlığını sorgulamasını işliyor. Filmin distopik dünyasının mimarisi, Metropolis’teki distopyanın izlerini taşıyor: Göğe uzanan kübik binalar, şehri bir ağ gibi kaplayan ulaşım cihazları ve telaşlı kalabalığın doldurduğu sokaklar.

İşi gereği replikantları arayan Deckard, Tyrell şirketinin ürettiği son model bir android olan Rachel’la tanışır ve Rachel’a âşık olur. Deckard’ın uyguladığı test sonucunu öğrenene kadar bir android olduğunu bilmeyen Rachel Deckard’a, Deckard’ın da Rachel gibi bir android olup bunu bilmeme ihtimali olduğunu gösterir. Deckard bu şüpheyle boğuşurken izleyici de şu soruyla boğuşur: İnsan olmak ne demek? Tıpkı insan gibi görünen, insan gibi düşünüp insan gibi bir bilinçle gerçekliğini sorgulayan bir varlık, insan gibi yaşama hakkına sahip midir? İnsanı androidden ayıran şey nedir?

Terminatör – The Terminator (1984)

Filmde, 21. yy’dan 80’lere robotlar tarafından gönderilen Terminator’ü Arnold Schwarzenegger canlandırıyor. Filmdeki gelecekte, askeriyede kullanmak için insanlar tarafından yaratılan robotlar internete bağlanarak insanların onlara yüklediğinden bağımsız bir bilinç geliştirmiştir. Bilinç edinen bu robotlar, insanlara ihtiyaçları olmadığına karar vererek insanlara savaş açarlar, insanları yok etmeleri içinse yenilmez makineler olan terminatörleri yaratırlar. Terminatör, insanları öldürüp dünya üzerinde egemenlik kurmak amacıyla robotlar tarafından yaratılan bir robot. İnsanın yarattığı robotların insanlara savaş açması, bu savaşta silah olarak kullanmak içinse robotların Terminator olarak adlandırılan yeni robotlar yaratmaları, yaratma kavramını sorgularken yaratan ve yaratılan arasındaki krizi resmediyor.

Akira (1988)

Manga ve anime türünün dünya çapında popülerleşmesini sağlayan 1988 yapımı anime, 16 Haziran 1988 tarihindeki 3. Dünya Savaşı sırasında bir atom bombasının Tokyo’ya atılarak Tokyo’yu yok ettiği bir evrende geçiyor. Savaştan 31 yıl sonra eski Tokyo’nun olduğu yerde şiddet ve umutsuzlukla dolu bir neo-Tokyo yükselmiştir. Bu yeni Neo-Tokyo’da, gizli bir askeri örgüt çocuklar üzerinde deneyler yapmaktadır. Deney sonucu özel güçler geliştirmiş olan çocukların güçleri kontrolden çıkar. Bu çocuklardan biri olan Tetsuo filmin sonunda bütün güçleri üzerinde kontrol elde ederek bir patlamaya sebep olur. Tetsuo, güçlerini kullanarak eski dünyayı yok etmiş ve kendine ait yeni bir evren kurmuştur. Film, insanın yarattığı teknolojinin insanlığın yıkımına sebep olmasını, aynı zamanda insan doğasını değiştirmesini konu alıyor; ve soruyor: insan kendi yarattığı teknoloji üzerinde ne denli kontrol sahibi?

Gerçeğe Çağrı – Total Recall (1990)

Philip K, Dick’in “We Can Remember It For You Wholesale” isimli romanından uyarlanan film, Mars’ın kolonileştirildiği bir evrende Schwarzenegger’in canlandırdığı Quaid’in, müşterilerine sahte anılar deneyimleme imkânı sunan Rekall Inc.’e gitmesiyle başlıyor. Quaid buraya gittiğinde, henüz anı yükleme süreci başlamadan Rekall’daki görevlilere karşı koyuyor ve isminin Quaid olmadığını iddia eder. Quaid’in gorevlilere anlattığı hik3aye, Rekall Inc’te deneyimlemeyi seçtiği hikâyeyle paralellik göstermektedir: Quaid Rekall Inc.’te, gizli bir ajan olarak Mars’a gitme simülasyonunu seçmiştir. Film boyunca yaşananların gerçeklik mi yoksa Rekall Inc.’te Quaid’in zihnine yüklenen bir simülasyon mu olduğu belirsiz bırakılıyor. Quaid’i bunun bir simülasyon değil gerçek hayatı olduğuna inandıran her şey, simülasyonu daha gerçekçi kılmak icin Rekall Inc. tarafından Quaid’in içine yerleştirildiği hikâyenin ögeleri olabilir. Totall Recall’da ana karakterin içinde yaşadığı teknolojinin sağladığı imkânları kullanırken kendi gerçekliğini sorgulamak zorunda kaldığı bir hikâye izliyoruz, tıpkı birçok siberpunk filminin hikâyesindeki gibi.

12 Maymun – 12 Monkeys (1995)

Filmde Bruce Willis, insan yapımı bir virüsün dünyada yayılarak insan hayatını büyük ölçüde yok ettiği 2035 yılından 1990 yılına virüsün yayılmasına engel olmak için yollanan James Cole’u canlandırıyor. Birçok kahramanlık filminin aksine James Cole klasik bir kurtarıcı kahraman değil. Kendi yılı olan 2035’ten geçmişe gönderilmek için onun seçilmiş olması özel olmasından değil bir suçlu olmasından kaynaklanıyor. Suçluluğun kısaltılmasına karşılık Cole bu tehlikeli işi kabul ediyor. 1990 yılına gittiğinde gelecekten geldiğini iddia eden Cole, toplum tarafından deli olarak tanımlanır ve akıl hastanesine kapatılır. Burada Brad Pitt’in canlandırdığı akıl hastası Jeffrey Goines ve doktor Kathryn Railly ile tanışmasıyla virüsün yayılmasını engelleyebileceği bir yolculuğa çıkar. Filmde Coles’u klasik manada bir kurtarıcıdan ziyade aklı karışık ve eylemleri anlaşılmaz bir akıl hastası gibi izlememiz izleyicide şu şüpheyi yaratıyor: Ya Coles gerçekten deliyse ve görevi hastalıklı zihninin bir ürünüyse? Coles’un gelecekte geçen sahnelerdeki tasviri de deli bir insan izlenimi uyandırıyor. Filmi izlerken “Gerçeklik nedir?” sorusunu sormamız işten bile değil.

Tuhaf Günler – Strange Days (1995)

Filmde Ralph Fiennes, kullanan insanlara bir başka kişinin deneyim ve hislerini deneyimleme imkânı sağlayan illegal “anı kayıtları” satan eski polis Lenny’yi canlandırıyor. Eski polis arkadaşı Iris’in tecavüze uğradığı ve öldürüldüğü bir anı kaydı aldığında, Lenny katilin kim olduğunu öğrenmek için önüne çıkan ipuçlarını takip eder. Birinin onun evine bıraktığı anı kaydı ve Iris’in ölmeden önce ona bıraktığı anı kayıtları onu eski sevgilisi Faith’e yönlendirir. Lenny, cinayetleri işleyenin Faith’in yeni sevgilisi Max olduğunu ve cinayetleri Max ve Faith’in kendi üzerine atmaya çalıştıklarını keşfeder. Film, anı kayıtları yoluyla oluşturulan sanal gerçekliğin insanların gerçek hayatlarını etkilediği bir hikâye anlatarak, siberpunk türünde kendine bir yer ediniyor.

Johnny Mnemonic (1995)

Bilginin en değerli ürün olduğu bir 21. yüzyılda, tüm insanlığın beyni ortak bir internet ağına bağlıdır. Johnny, satmak için beynine yerleştirdiği bilgilere yer açmak amacıyla kendi anılarının bir kısmını yok etmiş, fakat anılarını geri yükleyebilmek için paraya ihtiyacı var. Anılarını geri yüklemesini sağlayacak parayı kazanabilmek için 21. yüzyılın en değerli ve tehlikeli bilgilerinin taşıyıcılığını yapmayı kabul eder. Bu işi alarak kendi hayatını tehlikeye atan Johnny’nin tek sorunu bilgiyi elde etmek için peşine düşen kişiler değildir: beynine yüklediği bilgi çok yer kapladığı için eğer bilgiyi indirmek için gerekli olan kodu öğrenmezse Johnny ölme riskiyle karşı karşıyadır. Sanal dünya ve insan organizmasının bütünleştiği bu hikâyede, insan zihninin bile yapay bilgiler üzerinden değer kazandığını izliyoruz. Öyle ki bilgiyi üreten insan beyni, bilgiyi taşımak için bir araç hâline gelirken bilgi kendini üreten beyinden daha kıymetli görülüyor.

Kabuktaki Hayaleti – Ghost in the Shell (1995)

Kusanagi zaman içinde sorgulamasını derinleştirir. Aslında hayatına ve varlığına bir anlam katmak istemektedir. Her hareketi gerçekten öngörülebilir midir? Gerçek bir benliği mevcut mudur? Yoksa çoktan ölmüş bir bedenden alınan bir beyin ile başka bir bedenden kopyalanmış bir kabuktan mı ibarettir? Kusursuz denilebilecek eşsiz bedeni, göz rengi, her sabah uyandığında gördüğü elleri onu diğer kişilerden ayırmaya, gerçekten eşsiz bir varlık kılmaya yeterli değil midir? Motoko ilk zamanlarda insanın varlığını biricik kılan şeyin bedenleri olduğu fikrine daha yakındır. Fakat yağmurlu ve de kasvetli bir günde şehri dolaşırken kendisi ile tıpatıp aynı bedene sahip biri ile karşılaşır. O bedene sahip kişi gerçekten bir insan mıdır, yoksa başka bir bedenden kopyalanmış Motoko gibi bir kabuktan mı ibarettir? Bizi biz yapan şey bedenimiz değilse nedir?

The Matrix (1999)

Etrafımızdaki dünyanın gerçek dünya değil bir bilgisayar yazılımı olduğunu işleyen film, yapay zekanın gerçeklik algısını paramparça ettiği siberpunk filmleri arasında unutulmaz bir yere sahip. Filmin hikâyesi klasik kahramanlık miti üzerine kurulu: Seçilmiş kişi olduğunu öğrenen Neo, insanlığın ezeli düşmanı olan yapay zeka Ajan Smith’i alt etmek amacıyla Trinity ve Morpheus’la bir maceraya çıkar. Bu macera süresince bir kahinden kaderini öğrenen Neo’nun yol göstericisi Morpheus olacaktır. Neo, etrafındaki sanal dünya olan Matrix’ten çıkabilmeyi başardığındaysa bu kahramanlık miti paramparça olur, çünkü gerçek dünyada ne Neo gercek kurtarıcıdır ne de kurtuluş yolu bir mitteki kadar kesin ve ulaşılırdır. Gerçekliğin derinlerine inmek için izleyicilerin The Matrix’in devam filmlerini de izlemesi gerekiyor.

Varoluş – eXistenZ (1999)

David Cronenberg imzalı eXistenZ, oldukça farklı ve heyecanlı bir öykü belirler. En popüler oyunları piyasaya süren Antenna Research şirketi, büyük bir ses getireceğini inandığı yeni oyununu onun yaratıcısı ve birkaç üyesi ile denemek için bir araya gelirler. Bu grup arasında en heyecanlı olan oyunun esas yaratıcısı, Allegra Geller’dır. Bir yandan oyundaki yenilikleri keşfederken bir yandan da en çılgın fantezileri ve gerçek arasındaki çizgiyi sonsuza dek yok edecek maceraya hazırdırlar. eXistenz’ı gerçeğe bu kadar yakın kılan şey, bağlantılarının oyuncuların sinir sistemine direk olarak bağlanmasıdır. İnsanın omuriliğinden açılan bir delik ile bağlanan oyunun, oyuncuların hatıralarına, duygularına ve korkularına giriş hakkı vardır.

Yapay Zeka – A.I. Artificial Intelligence (2001)

Steven Spielberg imzalı filmin ana karakteri olan robot David, sevmeye ve bir ailenin parçası olmaya programlamış ilk robotik çocuk. Komada olan gerçek David’in ailedeki yerini doldurmak için üretilmiş, fakat gerçek David komadan uyandığında artık ailenin robot David’e ihtiyacı kalmıyor ve robot David yalnızlığa terk ediliyor. Gerçek bir ailede, sevmek ve sevilmek için programlanmış olan ve görevini mükemmel şekilde yerine getiren David, programlamasında olmayan bir şekilde terk edildiğinde dünya üzerindeki yerini bulmaya çalışıyor: gerçek yeri robotların arası mı? İnsanların arzu ve ihtiyaçlarını yerine getirmek için üretilen diğer robotların arasına düştüğünde, David’in oraya ait olmadığını izliyoruz. David bu yetişkin robotların arasında saf ve masum bir çocuk sadece. David’in çevresiyle sürekli bir çatışma hâlinde olmasının sebebi, fragmanda da belirtildiği gibi, sevgisinin gerçek olması ama David’in gerçek olmaması. Peki ya “gerçek” olmak, gerçekte ne demek?

Ex Machina (2015)

İnsanlardan izole bir evde kendi mükemmele yakın insan robotlarını üreten Nathan, son ürettiği robot olan Ava’nın insan olarak inandırıcılığını test etmek için Caleb’ı evinde misafir eder. Ava’yla konuşan, Ava’nın kişiliğini, duygularını, davranışlarını test eden Caleb, Ava’nın bir insan bilincine sahip olduğuna inanır. İnternete bağlanarak özgün bir bilinç geliştiren Ava, yaratıcısı olan Nathan’dan kaçmayı amaçlamaktadır. Ava Caleb’ı bu amaçla kullanarak Nathan’ı kendi evinde tuzağa düşürüp öldürür, ona yardımcı olan Caleb’ıysa Nathan’ın evine hapseder. Gerçek olmadığını bilen Nathan ve Caleb’ı arkasında bırakan Ava, yaratıcılarından uzakta özgür olduğu bir dünyaya kaçar. Yaratılanın yaratıcısını alt etmesini işleyen bu film, yaratma gücünün sınırlarını ve sonuçlarını inceliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi