38. İstanbul Film Festivali, bugün başladı. Başyapıt Fabrikası: Stanley Kubrick adlı bölümde bu yıl yönetmenin 20. ölüm yıl dönümüne özel olarak 13 filmi, yani bütün sinematografisi büyük perdede izleyiciyle buluşacak. Muhtemelen birçoğumuz, sinemasına ve sanatının inceliklerine hayran olduğumuz usta yönetmenin filmlerini ilk kez beyazperdede izleme imkânına erişeceğiz. Gerçekçiliği ve mükemmeliyetçiliğiyle ön plana çıkan Kubrick filmlerinin asıl hissiyatını belki de ilk kez deneyimleyip bambaşka bir hayranlık duyacağız. Bütün ayrıntıları ve ihtişamıyla karşımızda akıp gidecek olan Kubrick evrenini sinemada izleme deneyimini kaçıranlar ya da 13 filmi birden izleme fırsatı yakalayamayacak olanlar muhakkak vardır. Bu noktada gerçekçi görüntü ve ses kalitesiyle Dell’in XPS serisinin, Kubrick sinemasının hissiyatına izleyiciyi en çok yaklaştıracak tercih olduğunu ve seyir deneyimine sinema salonunda izleme etkisi katabileceğini belirtmeden geçmeyelim.

Yönetmenlik sanatını, inanılmaz bir titizlikle bambaşka bir mükemmellik boyutuna taşıyan Stanley Kubrick, kendisinden sonra gelen her sinemacıyı bir şekilde etkisi altına almayı başarmıştır. Kariyerinde çektiği 13 film ile simetriden renge, ışıktan ses kullanımına her tür ayrıntının önemini yeniden temellendiren Kubrick’in bu tür teknik detaylara yaklaşımı, sahnelerini olabilecek en gerçekçi hâliyle tasarlamasını sağlar. Seyircinin yaratılan dünyayı daha iyi algılayabilmesi, karakterle özdeşim kurabilmesi ve onu anlayabilmesi için çaba sarf eder. Barry Lyndon adlı filmde tamamen doğal ışık kullanmak istemesi sebebiyle NASA tarafından yeni bir lens üretilmesi Kubrick’in filmlerinde gerçekçiliği ve mükemmeliyetçiliği sonuna kadar zorladığının bir kanıtı gibidir. Bu gerçeklik arayışının yansımalarına 2001: A Space Odyssey’de uzayın sessizliği, Full Metal Jacket’ın ikinci yarısında kurulan oldukça gerçekçi setler ve savaşın askerler üzerinde yarattığı tahribatın görsel karşılığının tam anlamıyla bulunabilmesi gibi farklı örnekler verilebilir.

Kubrick Sinemasında Suç Dünyasının Gerçekliği

Stanley Kubrick’in ilk uzun metrajlı filmi, kariyerinin devamında kendisinin de sahiplenmediği Fear and Desire’dır. Yönetmenin bu yapıma bakışını göz önünde bulundurarak, kariyerinin başında çektiği iki film noir‘ı onun ilk uzun metrajlıları olarak nitelemek daha doğru olabilir. Zira ele aldığı olgu ve olayları en ince ayrıntısına kadar tavizsiz bir gerçeklikle perdeye yansıtma konusundaki hüneriyle tanınan Kubrick’in bunu başarabildiği ilk filmler de bunlardır. 1955 yapımı Killer’s Kiss, bitkin hâldeki bir boksörün birbirinden alengirli olaylar yaşadığı birkaç gününü anlatır. New York’un arka sokaklarında geçen bu anlatı, bu şehrin temsil ediliş şekliyle dikkat çeker. Kubrick’in yansıttığı New York’un bildiğimiz, ışıl ışıl New York’la pek alakası yoktur. Film noir görselliğinden de beslenen, karanlık ve klostrofobik bir şehirdir burası. Ve Kubrick’in şehrin arka sokaklarının gerçekliğini son derece başarılı bir şekilde yansıtır. Aynısı yönetmenin sonraki filmi, 1956 tarihli The Killing için de geçerlidir. Kubrick’in ilk başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz yapım, hipodromda gerçekleşen bir soygunu anlatır. Bu girişimin yarattığı gerilim hissini eşsiz bir kurguyla perdeye yansıtan Kubrick, yarattığı gerçekçi atmosferle seyirciyi de bu sürecin bir parçası hâline getirir adeta.

2001: A Space Odyssey ve Zamanını Aşan Gerçekçilik

2001: A Space Odyssey, belki de 20. yüzyılın en sembolik Amerikan filmlerinden biridir. Birçok kişi tarafından Kubrick’in en büyük eseri olarak görülen bu film, ayın yüzeyinin altında görülen gizemli bir monoliti anlamaya çalışan bir astronot olan Dr. Dave Bowman’ın (Keir Dullea) epik yolculuğunu anlatır. Aynı zamanda film, yapay zekayı kullanan bilgisayar H.A.L 9000 (Douglas Rain)’i de bu serüvenin içine katarak insan sonrası (post-human) sürece dair önemli çıkarımlarda bulunur. Filmin açılış sekansındaki sinema tarihine geçen zaman sıçraması, evrenin oluşumundan homo sapiens’in evrimini tamamlamamış olduğu zamanlara atıfta bulunurken gerçekten büyüleyici bir sinemasal şöleni de ortaya koyuyordu. İnsan denen varlık homo erectus’tan homo sapiens hâline dönüşürken aradan yüz binlerce yıl geçmişti ve insan nihayet alet kullanma konusunda o kadar ilerlemişti ki; artık uzay gemileri yaparak gezegenler arası seyahate dahi çıkabiliyordu. Doğaya karşı verdiği mücadeleden galibiyetle ayrıldığını düşünen insanın kendini efendi konumuna getirirken hesaba katmadığı bir şey vardı: artık insan alete değil alet insana egemen olmuştu. Stanley Kubrick sinemasına göz atarken elbette, yönetmenin kendi döneminin gerçekliğini yansıtabilmedeki başarısı ortak kabul gören noktalardan biri ancak 2001: A Space Odyssey’yi özel kılan detaylardan biri de Kubrick’in henüz o yıllarda günümüzün gerçekliğini dahi yakalamayı başarmış olmasıdır.

Full Metal Jacket ve Travmatik Gerçekler

Vietnam Savaşı öncesi, bir grup askerin eğitimi ve savaş sırasında adeta rutinleşen, olağan olaylara değinen Full Metal Jacket, Stanley Kubrick’in 1987 yılında senaristliğini, yönetmenliğini ve de yapımcılığını yaptığı unutulmaz bir film. Savaşta ya da savaş öncesi eğitimde etik kavramının sorgulanması, neredeyse beyin yıkamaya ve insanlıktan çıkarmaya dönüşen bir eğitim sürecinin özgür iradeye müdahalesi ve bu müdahalenin zorunlu kabulü gibi konularda kafa açıcı noktalara değinen Full Metal Jacket, Çavuş Hartman’ın psikopatlık derecesindeki eylemlerine sık sık yer verir. Söylemlerinde cinsiyetçi tavrın yanı sıra ırkçılığa da kaçan Çavuş Hartman, filmin etik, kimlik ve özgür irade konularında adeta düğümlendiği karakter olarak karşımıza çıkar. Pyle’ın yetersiz gördüğü hareketleri üzerine eğilen ve yaptığı hatalardan tüm ekibi cezalandırarak Pyle’ı ötekileştiren Hartman, onarılamaz travmalara sebep olur. Full Metal Jacket’ın anlatısı öyle kuvvetli ve gerçektir ki, Çavuş Harman’ın verdiği her ceza, her azarlaması izleyicinin de hislerini allak bullak eder. Kubrick, askerlerin eğitim sürecini adeta perdenin dışına taşırarak gerçekliğini tüm salona yaymayı başarır. Kubrick’in mükemmeliyetçi tavrı ve sahneleri defalarca tekrarlayarak en iyi görüntüyü ve en iyi oyunculuğu yakalamaya çalışmasının da bu başarıda büyük bir payı vardır elbette.

Barry Lyndon ve Işığın Gücü

Stanley Kubrick’in ışık kullanımıyla, bu kullanımın yarattığı gerçekçilik ve mükemmellikle sinema tarihine geçen filmi ise Barry Lyndon’dır. Kubrick’in yazıp yönettiği film, William Makepeace Thackeray’ın 1844 yılında yazdığı The Luck of Barry Lyndon (Barry Lyndon’ın Talihi) romanından uyarlanmıştır. Film, 18. yüzyılda meydana gelen Yedi Yıl Savaşları esnasında İrlandalı Redmand Barry’nin soylu bir kadınla evlenerek Barry Lyndon adını almasını, soyluların arasında girmesini, zenginlik elde etmesini ancak hırslarına yenik düşerek yeniden eski konumuna dönmesini konu alır.

Koyu renk mobilyaların ve klasik bir dekorasyonun yaratacağı havanın yapay ışıklarla bozulacağını ve gerçekliğini kaybedeceğini düşünen yönetmen bu sebeple Barry Lyndon’da ekstra hiçbir ışık kullanmayarak sahnelerini yalnızca mum ışığıyla aydınlatmıştır. Ancak dönemin kameraları ve lenslerin diyafram açıklığı derecesiyle bu aydınlatmayı başarmak imkânsızdı. Kubrick bu noktada sorunu çözmek için Carl Zeiss mercek üreticisi firmanın NASA’nın Apollo Projesi için özel olarak geliştirdiği, diyafram açıklığı f/0.7 olan ve en fazla ışık toplayan objektiflerinden temin etmişti. Bu sayede mekânı mumlarla aydınlatarak ekstra bir ışık kurulumuna ihtiyaç kalmadan filmi çekmeyi başarmıştır. Kubrick bu noktada hem görselliğin gerçekçiliğine müdahalede bulunmak istememiş hem de yapay ışığın anlatıya verebileceği zarardan kaçınmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi