Genius’ın, Picasso’nun hayatını ele alan 2. sezonunun 7. bölümüne vardık bile. Bu bölümde Picasso’nun politik duruşu, hayatının farklı dönemlerinden etkileşimleriyle masaya yatırılıyor.

Picasso’nun politik kimliği, Guernica’dan bahsedilmeyen zamanlarda üzerine öyle çok da konuşulan bir konu sayılmaz. Guernica da öyle bir sembol ki, Picasso’nun aslında biyografisinin önemli bir kısmını kaplayan Komünist Parti’yle ilişkisinden haberdar olunmasını pek sağlamaz. Sezonun 7. bölümü karşımıza Picasso’nun politik kimliğinin oluşma süreci ve dinamiklerine dair, iki savaşın arasına yedirilmiş bir sosyolojik biyografi yorumu olarak çıkıyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü Genius 2. sezon 7. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Genius 2. Sezon 7. Bölüm: Paloma

Sezonun 7. bölümünde Picasso’nun, çevresinden gelen etkileşimlere ne kadar açık bir kişi olabildiği anlatıya ekleniyor. Açıkçası bölümün kendi içindeki anlatısı istikrarlı olsa da, sezonun tamamına yaydığımız zaman bu bahsettiğim durum yine de biraz havada kalmış durumda. Belki Fernande aşkı, yandığı gibi sönmese buna bu denli kafayı takmazdım. Ama aynı insanın iki ayrı dönemdeki hâlini çarprazlama analizleyen bir yapımın, sezonun ortasından sonra bir karakter özelliğini aniden ortaya koyması bir nebze sıkıntılı. Bu karakter özelliği dediğim, tabiri caizse Picasso’nun tükürdüğünü yalayan bir karakter olarak resmedilmiş olması. Bu sadece aile kurumuna yaklaşımına değil, antimilitarist duruşuna da taşınmış durumda, ki böyle bir üslup pek de kabul edilemez. Sosyal ve tarihsel bir bağlama oturtulsa da, dizi Picasso’nun kişisel motivasyonlarını anlatma hususunda ciddi sıkıntılar yaşadığı bir dönemeçte.

Braque’ın “Fernande’ı bırak yuva kur” tavsiyesinin, Fernande’dan sonra hakikaten ilk gördüğü kadınla uygulamaya konulması, babasının ölümüyle Eva’ya, Eva’nın ölümüyle de yine karşısına çıkan ilk kadına “aile kurma” teklifiyle yanaşması, kişisel travmaların birazcık ötesine geçen bir yorumlama biçimi olmuş. Sorun, bunların ekrana taşınma biçimi; kesinlikle Picasso’nun travmaları değil. Geçen bölüm de temponun aniden hızlanmasından yakınmıştım hatırlarsanız. Sürekli karşımıza “ama bunu da eklemeyi unutmayalım” şeklinde bir üslup çıkıyor. Genius gibi bir yapımın, sınavı bitirmek için az vakti kaldığını anlayan bir öğrenci gibi davranması hiç hoş değil. Mesela gelecek bölüm, Picasso’nun ilk eşi Olga’yla ilk kez tanışacağız. Bu sezon ya senaryo ekibinde çok ciddi bir sıkıntı mevcut ya Picasso, Genius için yanlış bir tercih olmuş durumda ya da dizinin kalabalıklığından ben ısrarla bir şeyleri gözden kaçırıyorum. Ben problemin ilki olduğunu düşündüğüm için, üçüncü sezona dair de endişelerim var.

Sorun yalnızca dizinin temposu değil, tematik kurgusunun kalabalıklığına karşın gözden kaçanlar. Picasso’nun aile kurma arzusu ve Fernande’ın ikinci hamileliği arasında komünist partiye dahil olma sürecinin eş zamanlılığı verimli bir anlatı sağlıyor. Fakat Marie Therese ve Picasso’nun hiç çocuğu olmamış gibi davranılmasının anlaşılır kısmı yok. Dizi sezonun başında övdüğüm başarılı feminist tonasyonu tamamen kaybetti ve feminizm popüler bir tema diye araya üç beş eleman serpiştiren bir yapıma dönüştü. Evet bu bölümde Françoise, Picasso’nun kendisini sanatçı değil, muhasebeci, sekreter ve hizmetçi olarak görmesine laf sokuyor ve Picasso bu davranışını Komünist Parti’nin hassasiyetlerini öncelediği fikriyle geçiştiriyor – ki fevkalade bir eleştiri. Ama izleyici olarak Picasso’nun hayatındaki bütün önemli kadınların hikâyeden tümüyle silindiği bir anın ortasına düştük adeta. Dizinin iki senedir uğruna övgüler düzdüğü poligami, monogamik oldukça sıradan bir anlatıyla gölgelendi. Çizilen portre; canı sıkılınca çok kadınla olan, bazen aşık olup da tek bir kadınla olmayı tercih eden, motivasyonları çok da belirgin olmayan ve istikrarsız bir karakter. Her defasında belirtiyorum, Picasso’nun hayatı çok kalabalık ve karmaşık, fakat dizinin sürekli kendi çizgisini kaybediyor olması artık bununla açıklanamaz hâlde.

Ön planda olsa da, benim gözümde gölgede kalan kadınları bir kenara bırakacak olursak, bu bölümün esas kaygısı Picasso’nun komünizme gönül verdiği zaman aralığını aktarmak. I. Dünya Savaşı sırasında Appolinaire ve Braque’ın askere gitmesine tepkilerini başlarda anti-militarist bir kaygıya dayandırsa da Picasso, zamanla tamamen pasif duruşunu kişisel yolculuğunda II. Dünya Savaşı’na vardığımızda bir kez daha masaya yatırmak durumunda kalıyor. Bu bölümde de bu sorgulama sürecinin onu nasıl önce Varşova Konferansı’na, sonra da Paris Barış Konferansı’na götürdüğünü gözlemleme şansını yakalıyoruz. Bir barış sembolü olarak, babasının kumrularından ilham alarak seçtiği sembolün “Paloma”nın ismi olduğunun aktarıldığı hikâyenin bu kısmı oldukça başarılı bir dille anlatılmış durumda. Fakat bu anlatı, Picasso’nun zaten kendi hayatında kendi kurguladığı bir sembolizm üzerine, yani dizinin sürece pek bir katkısı yok.

Eğer gelecek bölümlerde Genius kendini toparlamak için bir atağa geçemezse, dizi tarihinin en öğretici yapımlarından birinin, tarihin tozlu raflarına kaldırılabileceğini ön görebiliriz. Yapımın kendisini Françoise ve Picasso aşkı üzerinden seyirciye eriştirme kaygısı dizinin kendisine belirlemiş olduğu çizgilerle hiç örtüşmediği için şu an diziyi ayakta tutan şey Banderas’ın oyunculuğu olmaya başladı. Fakat Banderas’ın performansı geri kalan dört bölümü birden kurtarmaya yetmeyebilir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi