Picasso’nun hayatının anlatıldığı 2. sezonun 4. bölümü, ilk üç bölümün anlatısındaki boşlukları yavaş yavaş kapatmaya başladı. Matisse’in Picasso’nun icrası üzerindeki yoğun etkisini keşfetmeye başladığımız bu yolculuk, kübizmin hikâyesini nihayet anlatmaya başlıyor.

Sezonun ilk inceleme yazısında hatırlarsınız, Picasso’nun kişisel hayatına odaklanmaktan henüz kübizmin hikâyesine geçemediğimizi ama ilerleyen bölümlerle bu açığın kapatılmasını beklediğimi söyleyerek yazıyı sonlandırmıştım. Dördüncü bölüm, Picasso’nun Montmarte’ta yaşadığı dönemi hepten mercek altına alarak, yavaş yavaş Paris’te kimi isimlerin dönemsel unsurlarla bezenmiş karşılaşmalarının, nasıl kübizmin doğuşuna evrildiğini anlatmaya başlıyor.

***Yazının bundan sonrası Genius 2. sezon 4. bölüm ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Genius 2. Sezon 4. Bölüm: Picasso’nun Montmarte Yılları

genius-sezon-2-bolum-4-filmloverss

Geçen bölümün incelemesinde atıfta bulunduğum Max Jacob’ın toplama kampında ölmesiyle başlayan bölüm, Jacob’ın Picasso’nun hayatında nasıl bir etkisinin olduğunun hepten detaylandırılmasıyla şu ana kadar havada kalan beklentilerimi karşılamaya da başlıyor. 3. bölümün başında hikâyeye çok bağımsız bir yerden dahil olan Fernande’ın ise, Picasso’nun hayatında kapladığı yer açığa çıkıyor.

Bu bölümle ilgili yersiz bulduğum iki detay var: İlki, kendisi de kübizmin şiirde temsilcisi olan ve bu eğilimleri beraber yaşadıkları dönemde Picasso’yla paylaştığı şiirde açığa vurulmuş Jacob’ın Matisse’in resimlerinde kullandığı renklerden ötürü, ressamın eserlerini “çok anlamsız” buluyor olması gibi bir tespit yapılmış olması. Eğer ki Jacob aynı dönemde Apollinaire ile tanışıklığı ve ondan etkileniş biçimi üzerinden tasvir edilmemiş olsa, bu yine de gözüme bu kadar batmazdı. Fakat seyircinin daha keyifli bir diyalogla karşılaşması uğruna, Jacob’ın yansıtılma biçiminde tutarsızlık oluşturulmuş durumda.

Yine de Picasso’nun Matisse hayranlığının, tarihsel olarak fotoğrafla ilişkilendirilmesi başarıyla inşa edilmiş durumda. Bunun yanında bu hayranlığın bir tür rekabete dönüştürülmesi, “O kuralları bükmüş, ben yıkmak istiyorum” şeklindeki anekdotun ardından derinleştirilirken, tanışıklıkları ve ardından da bir tür dayanışma inşa etmeleriyle beraber ilerleyen bölümleri keyifli kılacak gibi duruyor.

Paris’in tasviriyle alakalı da eksiklikler olduğuna değinmiştim, Paris’i ve yarattığı sanatçı ağlarını çok daha iyi gözlemlemeye başladığımız bu dönemde, döneme damgasını vuran “Yeşil Peri” Absinthe’e de değinilmesi beni keyiflendirdi. Natali Oral’ın absinthe’le ilgili kaleme almış olduğu, devamı gelmemiş olan yazısına bir göz atarsanız eğer, bu kadar keyiflenmeme sebep olan sürecin tarihsel olarak girizgahını yakalama şansı elde edebilirsiniz.

Bu bölümde, tam da sanatçıların kendi alanları dışında bir şeyle meşgul olmayan, tek umudu ünlenmek olan serseriler gibi aktarıldığını düşünmeye başlamıştım ki, Apollinaire’in hikâyeye girmesi bu hususta bir kırılma olarak değerlendirildi. Apollinaire ayrıca Fernande ve Picasso ilişkisi ile Atomn Salonu’ndaki sergide Matisse’e dair sanatçının rekabetinin kızışmasına giden yolda kilit bir figür olarak değerlendirilmiş durumda.

Bölümün benim için en güzel sürprizi ise André Beaudin oldu. Beaudin ve Picasso’nun etkileşimleri biyografik açıdan ne boyutlarda idi anımsamasam da, Paris’in yarattığı sanatçılar arası etkileşime dair görmeyi beklediğim karşılaşmalar tam da bu ayarlardaydı. Şu ana kadarki öngörülerim göz önünde bulunursa, gelecek bölümde veya bir sonrakinde André Derrain’le de karşılaşmaya hazırlanmalıyız. Derrain, kübizmin hikâyesinde sık sık anılması unutulan bir isim olsa da, Louvre’da geçirdiği uzun vakitler esnasında, Mısır medeniyetiyle ilgili ziyaretlerindeki etkileşimleriyle kübizmin ilk adımlarını atan bir isim. Derrain’in eserlerine bakınca, Picasso’nun  çizgisinin tarihsel olarak nasıl oluştuğuna dair de pek çok ipucu elde ediyorsunuz. Biyografik olarak da tam Jacob, Appollinaire ve Picasso’nun Montmarte’da takıldığı vakitler, Derrain’le tanışmaları gerekiyor. Derrain’in unutulmasından korkmuyorum dersem yalan olur, çünkü dediğim gibi, sık sık gözardı edilen bir ressam. Fakat son yıllarda bilinirliği artıyor ve yakın tarihte Centre Pompidou’da adına özel bir sergi yapıldı, o yüzden Genius’ın böyle bir hataya düşmesini hiç mi hiç beklemiyorum.

İkinci yersiz detaya gelirsek: Donna Maar’ın hikâyesinin gitgide kıskanç deli kadın hikâyesine dönüştürülmesiyle alakalı sıkıntılar yaşıyorum. Maar yıllarca depresyonla boğuşmuş, hatta birkaç adım ötesinde halüsinasyonlarla da başa çıkmak durumunda kalmış bir isim. İlk bölümlerde aktarıldığı üzere yalnızca Picasso’nun partneri ve modeli değil, iyi de bir fotoğraf sanatçısı ve hikâyede henüz yer almasa da başarılı bir ressam. Françoise Gilot ve Picasso’nun büyük aşkını anlatmak için çıldırdığı için gölgeye düşen kadın imajına indirgenmesini bu nedenle verimsiz bir anlatı olarak değerlendiriyorum. Umut ediyorum ki anlatının kalabalıklığından ötürü bölüme özgü bir tasvirdir.

Genius’ın hikâyesi an itibariyle tam da en izlemeyi temenni ettiğim kısımlara doğru ilerliyor. Bakalım ilerleyen bölümlerde beklentilerimiz karşılanacak mı?

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi