Amerikan bağımsız sineması, yeni nesil anlatı yapılarının dönemin dinamikleriyle kurduğu dil birliği bakımından oldukça önemli bir yer kaplıyor. Karakter yapılarından biçimsel farklılıklara kadar uzanan bu yeni yapı büyük şirketlerin ve stüdyoların boyunduruğundan kurtulup yeni sözler üretme adına da tartışılmaz bir alan yaratıyor elbet. 70’lerin bağımsız diliyle 90’ların son demlerinde ve 2000’ler sonrasındaki dünyanın ürettiği popüler kültürün bu yeni dil üzerinden de farklı bir anlatı ortaya çıkardığını söylemek mümkün. Hâliyle Amerikan bağımsız sineması dediğimiz yapının içine yönetmenlerinden ya da söylemlerden bağımsız olarak sadece düşük bütçesine kıyasla filmler de ekleyemeyiz. 

Özellikle “bağımsız” filmlerin adını aldığı independent filmlerin 2000’lerde indie filmlere dönüşmesi -dönüştürülmesi- meselesi iki farklı söylem biçiminin bütçeye yönelik bir kısırlaştırma içine sokulmasıyla eş değer. Gücünü aldığı bağımsız politikalardan hareketle yeni oluşturduğu dili pop kültürle besleyen ve yeni neslin “jargon”uyla biçimlenen bir yapıya sahip. Aslında bağımsız dilin ve anlatı yapısının getirdiği yeni nesil bilincin kültürel değişimle değişen duraklarına hizmet ediyor bu durum. Bir nevi gençlik evrelerinin kat ettiği yolları işaret ediyor. O yüzdendir ki gençlik evrelerinin krizlerine bağlı olarak zamanın akışını belirli bir sabitin üzerinden okumak ancak ve ancak o sabiti gerçek anlamda bir yol olarak ele almaktan geçiyor. Gençliğin hikâyeleri, o yolun üzerinde biçimleniyor çünkü.

Bağımsız Sinemanın Gençleri ve Richard Linklater’ın Dünyası

Bu noktada Richard Linklater’ın gençleri Amerikan bağımsız sinemasının 90’lar sonrası gençleri için ayna görevinde karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Hikâyeler ve o hikâyelerin anlatılış biçimi, önümüze çıkan yolu biçimlendirebileceğimiz en önemli araçlardan; kaldı ki hikâye anlatıcılığı ve karakter yapılarının hayata geçirilmesi tamamen yazarın, yönetmenin seçimleriyle ve çizdiği yolla biçimlenen bir anlam arayaşına dönüşüyor böylece. Gençliğin hikâyeleri ise sürekli kendini üreten, kendi üstünü çizen ve hayata dair tüm krizleri merkezine korkusuzca konumlandırabilen bir zaman aralığına sahip. Linklater bu zaman aralığını olabilecek en etkin biçimde kullanarak kesin olmayan geleceğin yarattığı boşlukları sinema dilinde ustalıkla kullanabiliyor. Yaratılan boş anların, uzun sessizliklerin ya da çok sesliliğin bir nesil üzerinden işlev kazanması durumuna dönüşüyor onun anlatımı. Hisler, problemler, gençliğin ya da erişkinliğin merkeze konulduğu gelecek hayali, zayıf kişilikler, çok güçlü karakterler… Hepsi ama hepsi bir boşluğun içinde saklandıkları yerden çıkıp o boşluğu yırtmaya çalışan karakterlere dönüşüyorlar. Gençlik hissinin uyanmasına tekabül eden bu durum bir nevi “spring awekening” etkisi aslında. Bu uyanış sadece yaş aralığından ileri gelen bir dönemin de sembolü değil. Tüm hayatı etkisine almış bir yolculuğun farkına varma hâli. Slackers’ın sokakta birbiriyle kesişen hikâyeleri, konuşmaktan yorulmayan gençleri için de bu böyle; Boyhood’un ebeveynleri için de. Erik Erikson’ın Psikososyal Gelişim Kuramı’nın bir anlamda deneme tahtasına çevrildiği bir anlatı yapısı var karşımızda. Özellikle kuramın, 5-6-7 ve 8. evrelerinin anahtar kelimelerini merkezine alan bir yolculuğun geçirdiği devinimin özeti gibi tüm karakterler: Vefa, aşk, özen, bilgelik. Kişilik rollerinden,  duygusal yakınlıktan, evle kurulan ilişkiden, canlılıktan, hesaplaşmadan ve tek başınalığın getirdiği huzurdan oluşan, ilk gençlikle başlayıp hayatın sonuna kadar uzanan bu evrelerin hayata karşı ortaya konulan tavırla, bireylerin kendi içlerinde tamamladıkları ya da tamamlayamadıkları sorgulamalar arasındaki bağ ile ilişkisi var. Bu bağ çizilen yolun kısıtlamalarını da ortaya çıkarabiliyor bu yüzden. Yolun uzunluğundan, o yolda yürünen arkadaşlara ve yolun sınırlarına kadar onlarca seçenekle baş başa bırakabiliyor. Tüm bunlar olurken Linklater yarattığı karakterleri bu yolun belirli duraklarındaki nefes alma aralıklarıyla baş başa bırakıyor. Filmlerinin zaman çizelgesi hem karakterlerin içinde bulundukları zaman boşluklarından kurtulma anlarına izin veriyor hem de yukarıdaki evrelerin ortaya çıkış ve bitiş süreçlerine etki ediyor. Slacker’ın sonu gelmeyen diyalog zinciri, 1990’lar neslinin ve sonrasında gelen milenyum kuşağının kaybına dair bir döngüyü resmederken, bu döngünün yapısına dair akıl yürütme anlarında izleyiciyi başka bir diyaloğa sevkederek üstten bakışın getirdiği hasar verici etkiyi de önlüyor örneğin. Ortada bir boşluk varsa bu boşluk ve bu salınma hâli, karakterlerin ve onların temsil ettiği dünyaların elinde biçimlenmesi gereken konulara dönüşüyorlar böylece. Boyhood’un zaman çizelgesinin ve gerçek zamanlı çekim aşamasının bu kadar dillere destan olmasında da değişen dünyanın ve popüler kültürün durduğu noktanın önemi kaçınılmaz olarak büyük. Ele aldığı karakterin temsil ettiği dünyayı bir anlatı aracına dönüştürme fikri, bir filmin sınırları içinde oluşması zor bir alana tekabül ediyor çünkü. O yüzden tüm durakların ve tüm krizlerin deneyimlerine birebir şahit olduğumuz bir yolculuğun ürünü oluyor Boyhood böylelikle. Konuşan ve durmadan yürüyen karakterlerin dilleri de kendi yollarını bu şekilde çizebiliyorlar Richard Linklater’ın sinemasında.

Gençlik hayali bitmeyecek bir hikâyenin, yolun hep başında olan karakterlerin bir yansıması. Richard Linklater da her hikâyesinde bu hayale seyircilerini de ortak etmeyi başarıyor. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi