Umut etmeye belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde gelin geleceğe umutla bakmamızı sağlayacak 8 filme göz atalım. 

İnsan psikolojisi gariptir. İçinde bulunduğu uzun süreli durumdan ya da olgudan sıkılma eğilimindedir insan. Çevrenizde mesleğinden, hayatından ya da yaşadığı çağdan memnun olmayan kimse var mı? Tamahkârlık belki de bunun adı. J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’nde de dediği gibi insanlık tamahkârdır. Hep daha fazlasını isteme eğilimindedir. Ancak bu olgu bile içinde hep daha iyiye, daha güzele ulaşabilme isteği taşımıyor mu?

Zor zamanlarda yaşadığımız muhakkak. Sadece Türkiye için değil, tüm dünyada sanki bir çılgınlık almış başını gidiyor. İnsanlar özellikle sosyal mecralarda birbirlerine saldırıyor, kimsenin karşıt fikre tahammülü yok. Bırakın tahammülü, dinlemeye niyeti yok. Kendisi gibi olmayana, buna ister gay diyin, ister lesbiyen, siyahi ya da Kürt, her cepheden saldıran bir topluluk. İnsanların kendisini yönetmek için para babalarını seçmesi, nefret politikaları üzerinden yapılan siyaset ve git gide yaklaşan diktatörlük. Liste uzun.

Bu aşırılıklar çağı sona erer ve güzel, güneşli günler görebilir miyiz bilinmez ama biz umut etmeye devam edelim, ne de olsa umut bedava. Bu süreçte her zaman olduğu gibi sinemaya ve birbirimize sarılıp umudumuzu diri tutmaya çalışalım.

 Geleceğe Umutla Bakmanızı Sağlayacak 8 Film

Modern Times (Charlie Chaplin, 1936)

modern-times-filmloverss

Charlie Chaplin’in 1936 yapımı Modern Times’ını öyle uzun uzadıya anlatmaya pek gerek yok aslında. Chaplin’in Şarlo’ya son kez hayat verdiği filmin izleyenlere umut aşılaması için pek çok sebep bulunabilir. Filmdeki bazı şeyler öylesine saf ve mükemmeldir ki yalnızca o anları hissetmek bile geleceğe olan inancınızın artmasına neden olabilir. Chaplin’in kendi alter egosunu, sessiz filmlerinin geçmişiyle ilerideki filmleri arasındaki yerde bırakarak uğurladığı Modern Times’ta zaman bazen kafa karıştırıcı, bazen korkutucu, bazen de içinde çıkılmaz olabilir ancak yarın hep tepenin arkasındadır ve biliriz ki o yarınlar hep var olacaktır.

To Be Or Not To Be (Ernst Lubitsch, 1942)

to-be-or-not-to-be-1942-filmloverss

Yönetmenliğini Ernst Lubitsch’in üstlendiği 1942 yapımı To Be Or Not To Be’de Polonya’nın Nazi işgaline uğradığı sırada bir grup oyuncunun yeteneklerini bu işgalin önüne geçmek için kullandığını görürüz. Tıpkı The Great Dictator ve Life is Beautiful’da olduğu gibi kara komedinin kol gezdiği filmde ülkelerini kurtarmak gibi ulvi bir görev edinen bu ekibin diğer yandan günlük hayattaki kaygılarını ve kendi aralarındaki çekişmelerini görürüz ve belki de filmin alamet-i farikası da budur. Çok erken yaşlarda hayatını kaybeden Carole Lombard’ın oldukça başarılı bir performans sergilediği To Be Or Not To Be, günlük hayatlarını yaşamaktan vazgeçmeyen sıradan insanların naif çabalarının nasıl büyük bir fark yarattığını görmek açısından umut vericidir.

It’s A Wonderful Life (Frank Capra, 1946)

its-a-wonderful-life-filmloverss

Siyah beyaz sinemaya damga vurmuş isimlerden Frank Capra’nın yönetmenliğini üstlendiği 1946 yapımı başyapıt It’s A Wonderful Life, iflas etmiş çaresiz bir iş adamı olan George Bailey’nin intiharın eşiğindeyken karşısına çıkan bir meleğin kendisine eğer hiç yaşamamış olsaydı nelerin olacağını göstermesinin hikayesi. Her ne kadar her zaman memnun etmese de bu dünyada yaşamanın ve çevredeki insanlarla birlikte yaşanılan küçük ama mutlu edici anların ne kadar önemli olduğunu oldukça başarılı şekilde vurgulayan film, küçük de olsa hepimizin bu dünyanın bir parçası olduğunu ve eninde sonunda iyiliğin ve güzelliğin kazanacağını anlatır. Tam da bu günlerde ihtiyacımız olan umut kırıntıları.

One Wonderful Sunday (Akira Kurosawa, 1947)

one-wonderful-sunday-filmloverss

Sinemanın bir diğer efsanevi yönetmeni Akira Kurosawa’nın 1947 yapımı filmi One Wonderful Sunday, yönetmenin filmografisindeki pek çok filmden ayrı bir yerde durur. Kurosawa sinemasının vazgeçilmezi olan hümanizmin izlerinin yine rahatlıkla bulunabileceği film, 2. Dünya Savaşı’nın yaralarını sarmaya çalışan Japonya’da yaşayıp orta sınıfa mensup olan Masako ve sevgilisinin ceplerindeki az bir parayla pazar günü öğleden sonra çıktıkları eğlenceli yolculuğu anlatır. Yer yer kendisinden neredeyse 50 yıl sonra gelecek Richard Linklater üçlemesi Before’a benzer tatlar aldığımız One Wonderful Sunday, sıradan insanların yalnızca bir gününü sade bir dille öyle güzel anlatır ki hem Kurosawa’ya şapka çıkartırsınız hem de içiniz sınırsız bir umutla dolup taşar.

Wings of Desire (Wim Wenders, 1987)

wings-of-desire-filmloverss

Yeni Alman Sineması’nın öncü isimlerinden Wim Wenders’ın 1987 yapımı filmi Wings of Desire, zamanın başlangıcından bu yana Berlin semalarında insanları gözleyen ancak onların hayatına müdahil olamayan iki melekten Damiel’in ölümsüzlükten bıkıp dünyaya inerek insanların arasına karışmasını anlatır. Dünyaya inen Damiel, burada hayatın renkleriyle tanışır, aşık olduğu trapez sanatçısının peşinden gider ve deyim yerindeyse kanatları olmadan uçmayı öğrenir. Gerçeküstücülük akımının muhteşem naiflikteki bir örneği olan film, bir rüya gibidir ve bizlere yaşamın kolay olmadığını ancak uzaktan izlemektense içinde olmanın çok daha güzel olduğunu söyler. Wenders’ın Yasujirō Ozu, François Truffaut ve Andrey Tarkovski’ye adadığı Wings of Desire, ‘To be continued’ yazısıyla biter ve bu ibare 6 yıl sonra gelecek devam filminin haberini vermektedir.

Three Colours: Blue (Krzysztof Kieslowski, 1993)

three-colors-blue-filmloverss

Auteur yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin muhteşem Renk Üçlemesi’nin ilk filmi Three Colours: Blue, bir kaza sonucu kızını ve besteci olan kocası Patrice de Courcy’yi yitiren Julie’nin bu kaybının ardından hayata tutunma çabasını ve Avrupa Birliği’nin kuruluşunu kutlama amacıyla hazırlanan besteyi tamamlama çalışmasına odaklanır. Juliette Binoche’un performansıyla büyülediği film, gerçekten de içinde pek çok müzikal motif taşıyan bir senfoni gibidir. Bizlere yazılmış bir kaderi yaşamayı reddetmenin neler getireceğini muhteşem şekilde gösteren film, hayatta gerçekten nelerin önem arz ettiğini ve her şeye rağmen dünyanın daha güzel ve umut dolu olabileceğine dair bir beyan gibidir.

Groundhog Day (Harold Ramis, 1993)

groundhog-day-filmloverss

Harold Ramis’in yazıp yönettiği ve başrolünde usta oyuncu Bill Murray’in yer aldığı 1993 yapımı Groundhog Day, bir televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan Phil Connors’ın her sene 2 Şubat’ta yapılan geleneksel Groundhog Day şenliklerine istemeyerek yollanmasının ardından her sabah kalktığında hep aynı günü, 2 Şubat’ı yaşamasının eğlenceli hikayesi. İnsan olmanın gerçekte ne demek olduğunu sorgulayan ve bunu hikayesine güzel şekilde yediren film, yapılması gerekenlerin ardı ardına dayatıldığı günlük rutinlere sıkışmış bir hayatın değişebileceği ve eğer istersek gerçekten de hayatımızla bir fark yaratabileceğimizi söyler.

Our Idiot Brother (Jesse Peretz, 2011)

our-idiot-brother-filmloverss

Listedeki klasik filmlere oranla farklı bir yerde dursa da yönetmenliğini Jesse Peretz’in üstlendiği 2011 yapımı Our Idiot Brother, bizlere modern dünyada bile iyilerin kazanabileceğini gösterir. Film, günlük rutinlerden uzak bir hayat sürüp her zaman bardağın dolu tarafını görmeye çalışan Ned ve onun kendisine pek de benzemeyen ailesinin hikayesini anlatır. Kendi hayatlarının içine sıkışıp kalmış kız kardeşlerinin aksine gönlünden geçeni yapmaktan çekinmeyip modern dünya insanının sığındığı küçük yalanlara pek aldırış etmeyen ve en büyük korkusu insan kalbi kırmak olan Ned, çevresindeki insanlar tarafından ‘salak’ olarak görülür. Ancak o bildiğinden vazgeçmez, gayet basit ve naiftir de aslında, en büyük dileği ailesiyle birlikte keyifli zaman geçirmektir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi