Monokl, papyon, fötr şapka ve geriye doğru taranmış saçlar deyince hayal gücümüz bu eşyanın içine Fritz Lang’ın yüzünü istemsiz bir şekilde yerleştiriyorsa, kendisi bir zamanlar yaşamış bir insandan öte, bir imge değil de nedir? Efsanevi sinemacıların halk söylentilerine konu olması gayet doğal; ama Fritz Lang’ın hayatını biraz araştıran biri, bu efsanelerin yaratılmasında kendisinin büyük bir paya sahip olduğunu görecektir. Ayrıcalıklı bir çocuk olarak büyümesi, kadınlar konusundaki üstün başarıları, Yahudi asıllı olmasına rağmen Propaganda Bakanı Goebbels’in gizleyemediği hayranlığı bunlardan birkaçı. Kısacası Fritz Lang dış dünyanın bakışını mümkün olduğu kadar şekillendirerek kendisini yaşayan bir imgeye dönüştürür. Gerçek Fritz Lang’ı görmek belki de sinema tarihçilerinin bile yapamayacağı bir şeydir. Yine de onu sarmalayan mitler ve efsaneler bulutundaki nadir pencereler, Lang’ın kendisi hakkındaki çoğu kez abartılı, zaman zaman da tutarsız iddiaları değil. Kariyeri sinemanın ilk yıllarından 60’lara kadar uzanan yönetmen, hem Berlin’in hem de Hollywood’un altın çağında faaliyet gösterir. Keskin bir çizgiyle ayrılan bu iki dönemde ürettiği filmler arasında öne çıkanları incelemek ve karşılaştırmak Fritz Lang’ın karakterine dair ipuçları yakalamayı sağlayacaktır; ki bu da sinema tarihinin önemli bir kısmının anlaşılması demektir.

Fritz Lang: Karanlığın Ustası

Weimar sinemacıları, dışavurumculuk ekolü olarak anılır. Adından da anlaşılacağı üzere bu topluluğun üyeleri, karakterlerinin ve toplumun dinamiklerini filmlerinde yansıtmayı üslup olarak benimser. Filmleri bu sebeple içinde doğup büyüdükleri toplumla özdeşleşen yönetmenlerin büyük çoğunluğu, Nazilerin iktidara gelmesiyle Amerika’ya iltica eder ve çok azı bu değişikliğe ayak uydurabilir. Fritz Lang’ın bu azınlığa dahil olup olmadığı bir tartışma konusu; Hollywood döneminde birçok başarıya imza atmış olsa da, adıyla özdeşleşmiş filmlerini Berlin yıllarında gerçekleştirmiştir. Bunların başında da elbette Metropolis gelir.

Çocukluğunu modernizmin altın çağında geçiren Lang, makinelerin her yanı günbegün işgal etmesine şahit olur. Ne var ki gelişimin kötü yanlarını da bizzat yaşar. I. Dünya Savaşı’nda edindiği tecrübeyi, ekonomik krizin, politik kargaşanın ve toplumsal huzursuzluğun hükmettiği Berlin yılları izler. Bu dönemde ortaya koyduğu ve belki de en meşhur filmi olan Metropolis (1927) sinemada bilimkurgu janrının öncüsü kabul edilmekle beraber modern topluma yöneltilmiş zekice bir eleştiridir. Film, işçi ve işveren arasında yaratılan uçurumu Babil Kulesi’yle resmeder ve kapitalizmin modern insanı nasıl yuttuğunu en karanlık biçimde gözler önüne serer.

Fritz Lang’ın iflah olmaz bir romantik olduğunu da unutmamak lazım. En nihayetinde, filmin tabiriyle, ‘beyni ve elleri’ birleştiren unsur, bir aşk hikâyesidir. Kendisinin aşka olan tutkusu Mabuse-öncesi filmlerde rahatlıkla gözlemlenebileceği gibi, efsaneleşmiş tüm filmleri de karısı Thea von Harbou ile yaşadığı aşkın ve yürüttüğü ortak çalışmanın ürünüdür.

Bu çalışmasının ilk ürünü ve en az Metropolis kadar ünlü olan Dr. Mabuse, der Spieler de, kapitalizm, açgözlülük ve korku üzerinedir. Aynı dönemde çekilen birçok filmde bir benzerinin bulunabileceği Mabuse, Lang’a göre Nietzsche’nin Üstinsan’ı, filmin karakterlerinden Pesch’e göre ‘modern yamyam’, sinema tarihçilerine göre de Adolf Hitler’in hayaletidir.

Bu filmin Lang filmografisi açısından önemi kendisinin ilk film noir’ı olması; yani diyebiliriz ki Fritz Lang hikâye üslubunu bu filmle oturtur. Die Spinnen, her ne kadar Mabuse’nin habercisi olarak görülebilse bile bir film noir’dan ziyade romantik bir macera filmidir. Lang Dr. Mabuse, der Spieler’den itibaren, aşkı altmetin olarak her zaman filmlerinde bulundursa da doğrudan bu temayı işlemez. Frau im Mond, M, Das Testament des Dr. Mabuse ve Metropolis gibi ardıllarında görüldüğü üzere asıl ilgilendiği konu modern toplumun ve kapitalizmin karanlık yüzüdür.

Mabuse, Lang’ın ilk dev başarısı olsa ve yukarıda da belirttiğim gibi Berlin’de çektiği filmleri Mabuse-öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmayı yerinde bulsam da, şöhreti bu filmden çok önce yakalar. Hatta ondan önce bile bir senarist ve illüstratör olarak isim yapmıştır. İlk yönetmenlik tecrübeleri olan ve ne yazık ki tamamı ulaşılır olmayan filmlerini bir emekleme dönemi olarak görmek son derece yanlış olacaktır; Das Wandernde Bild, Die Spinnen, Der Müde Tod gibi filmlerde açıkça görülür ki Lang, kurgusal ve sinematografik üslubunu oturtmuştur. Ayrıca, her ne kadar ‘Karanlığın Ustası’nı bunlarda görmek pek mümkün olmasa da, Lang’ın karakteri konusunda oldukça aydınlatıcıdırlar. Gelgelelim en nihayetinde bu filmler Alman toplumunun ruh hâlini dışa vurmaktan ziyade, Lang’ın hayalperest iç dünyasını ve yirmili yaşlarında olmanın verdiği naifliği yansıtır.

Kimi sonsuz aşkı, kimi fütüristik bir dünyada geçen sınıf çatışmasını, Ay’a yolculuğu, bir zihin kontrol ustasını konu alan Berlin dönemine ait filmlerinin ortak noktası, sınırsız bir hayal gücünün ürünü olmalarıdır. Elbette Fritz Lang bu muhteşem fantezi dünyasının çıkış noktasıdır; ne var ki UFA stüdyolarının sağladığı imkânları ve Almanya’nın kültürel mirasının katkılarını es geçmemek lazım.

André Bazin’in belirttiği ve rahatlıkla gözlemlenebileceği gibi Alman sessiz sineması ışık ve dekor üzerine yoğunlaşır. Toplumun köklü bir opera geleneğine sahip olduğu düşünüldüğünde şaşılacak bir durum yoktur bunda. İzleyiciye bir film izlediğini unutturarak gerçeklik illüzyonu yaratmayı amaçlayan dönemin Hollywood sinemasının aksine, Alman sineması; Wagner’in, Mozart’ın, Strauss’un şanına yaraşır biçimde fantastiktir ve gerçekçiliğin sınırlamalarından muaftır. Fantastik şehirler, egzotik adalar ya da ölümün krallığı gibi mekânlarla beraber vampirler, uyurgezer katiller, Nibelungen’den fırlama ejderhalar ve robot gibi yaratıklar (ve robotlar) UFA stüdyolarında kullanılan dönemin çok ilerisinde sayılabilecek görsel efekt ve dekor oluşturma teknikleriyle hayat bulur. Dekorlar, fantastik dünyaları resmetmekle beraber tamamen izleyicide psikolojik bir etki yaratmak amacıyla da kullanılır. Hans Janowitz ve Carl Meyer’in yazdığı Das Cabinet des Dr. Caligari’yi Robert Wiene, tiyatro yönetmenlerine benzer bir yaklaşımla sahneler; öykü sıradan bir Alman kasabasında geçse bile, filmdeki bütün nesneleri olabilecek en gotik yorumlamalarıyla görürüz. İşin içine Hollywood etkisinin girdiği Der Blaue Engel gibi bir yapım bile, fantastik unsurlar barındırmamasına rağmen burlesk kostümleri ve Pagliacci operasını andıran havasıyla karşımıza çıkar. Nitekim iki önceki paragrafta bahsedilen Lang’ın Mabuse-öncesi filmlerinde de, belirli bir tanesini andırmasalar bile, içlerinde barındırdıkları fantastik unsurlar ve şatafatları dolayısıyla opera havası sezilir.

Hollywood; Bir Canavarı Evcilleştirmek 

Yazının başında da belirtildiği gibi Fritz Lang Hollywood döneminde de oldukça çarpıcı filmlere imza atar. Yaptığı başarılı film noir’lar Lang’ın özgün tarzını koruyabildiğini gösterdiği gibi bu janrın gelişmesine de büyük katkı sağlar. Joan Bennet ile gerçekleştirdiği Scarlet Street, The Woman in the Window ve Secret Beyond the Door psikolojik gerilim klasikleri arasında yer alır. The Big Heat, genel olarak kötü bir iş adamı olarak görülen Lang’ın en büyük gişe başarısıdır. Büyük tiyatro yazarı Bertolt Brecht ile bir ortak çalışmaya girmesi de yine bu dönemdedir. Ayrıca sinema tarihçileri, bu filmlerde Lang’ın bahsetmekten pek haz etmediği Berlin yıllarının izlerini araştırarak yönetmenin psikolojik tahlilini yapma imkânı yakalar.

Hollywood dönemi Lang’ın, westernler ile alışılmış film noir tarzının dışına çıkması açısından da ilgi çekici. The Return of Frank James pek ses getirmese de, Western Union gerçek bir başarıdır. Western filmlerinin sonuncusu olan Rancho Notorious, her ne kadar çekildiği dönemde eleştirmenler tarafından pek iyi karşılanmamış olsa da, Lang’ın Marlene Dietrich ile tek ortak çalışması olarak, sinema tarihinde önemli bir yere sahip kanımca.

Bu filmler, kazandıkları tüm başarıya rağmen, Lang’ın Berlin döneminde çektikleriyle karşılaştırıldıklarında çok iyi bir şiir çevirisi gibi kalırlar; kendisini efsanevi bir sinemacı hâline getiren muhteşem hayal gücünün Hollywood engeline takıldığını görürüz. Ayrıca filmlerdeki korku ve şiddet seviyesini de yumuşatmak durumunda kalır. Kısacası, Hollywood Fritz Lang’ı ehlileştirir. Yaşadığı zorlukları kendi de dile getirir ve rahatça çalışabilmek için yurduna döner. Hem Dr. Mabuse serisinin hem de kendi filmografisinin son filmi olan Die 1000 Augen des Dr. Mabuse’yi Almanya’da çeker. Bilimkurgu ve film noir türlerine şekil veren kırk yıllık kariyerinden geriye kalan ise; altmış dört film ve en az bu filmler kadar gizemli, belli belirsiz bir imgedir.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi