Kitlesel hareketlerin ve bireysellikten kitleselliğe doğru evrilmede ortaya çıkan gücün dönüşümü, dünya tarihinde ne yazık ki sıklıkla faşizmle sonuçlanmıştır. Faşizmin etimolojik kökeni ise Latince fascis kelimesine dayanır. Fascis, “demet” ve “eski Roma’da otorite simgesi olarak taşınan çubuk demetine sarılı balta” anlamlarını taşır. Ayrı ayrı parçaların bir araya gelmesiyle oluşan “demet” tabiri, bireysel olandan kitlesel olana dönüşümün getirdiği güçle bağdaşsa da aynı zamanda bireyler, tekil olarak bu kitleselliğin getirdiği yeni oluş biçiminden etkilenir ve bir dönüşüm yaşar. Sinema, 120 yıllık tarihinde, insanların şahit olduğu faşist diktatörlükleri anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmezken bunu bazen oldukça açık bir biçimde bazen de yalnızca bireyi ele alarak faşizmin yarattığı etkiyi izleyiciye yansıtmayı başarır. Biz de buradan yola çıkarak, Casablanca’dan Transit’e faşizmin birey üzerindeki etkilerini konu alan 7 filmi listeledik.

Faşizmin Birey Üzerindeki Etkilerini İnceleyen 7 Çarpıcı Film

Casablanca (1942)

Tüm zamanların en romantik filmleri arasında sayabileceğimiz Casablanca, aynı zamanda faşizme karşı gösterilen direnişle doğrudan ilişkili bir anlatı sunar seyirciye. Zira filmin en akılda kalıcı sahnelerinden birinde Fransız ulusal marşını söylemek isteyen bir kadının Nazi subaylarınca susturulmaya çalışılmasını izleriz. Fakat filmin, faşizmin kişisel hayatlar üzerinde etkisini en net şekilde, Ingrid Bergman ve Humphrey Bogart tarafından canlandırılan Ilsa ve Rick karakterlerinin kişisel arzuları yerine, direniş hareketinin akibetini düşünmelerinde görürüz. Casablanca’yla ilgili dikkat çekici bir nokta da, yönetmen Michael Curtiz ve filmin oyuncularından Conrad Veidt’ın faşizmin yükleşiyle birlikte kendilerine daha özgür bir ortam sunan Hollywood’a göç eden isimler arasında yer almalarıdır.

Le corbeau (1943)

Fransız kırsalındaki bir kasabada salgın bir hastalık yayılmaktadır ve bunun nedenin gizemli biri tarafından zehirli bir kalemle yazılmış mektuplar olduğu düşünülmektedir. Fransız gerilim ustası Henri-Georges Clouzot’nun Fransa’da Nazi işgali sürerken çektiği bu film, görünürde işgalle ya da İkinci Dünya Savaşı’yla paralellik taşımaz. Lakin, yaratılan şüpheyle birlikte görünenin altında yükselmeye başlayan kolektif şüphenin etkisinin Avrupa’da yükselmekte olan faşizmle taşıdığı benzerlikler de dikkatli gözlerden kaçmaz. Aralarında Jean-Paul Sartre ve Jean Cocteau gibi isimlerin bulunduğu bir kesim tarafından faşizm ve Gestapo karşıtı alt metni sebebiyle övgülerle karşılanır Le corbeau. Yönetmen Clouzot’nun ilk başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz film, küçük bir çevrede gelişen ve bu çevrenin yaşantısına doğrudan etki eden paranoya atmosferinin sinemadaki en iyi yansımalarından birini sunar aynı zamanda.

El verdugo (1963)

İspanya sinemasının en önemli yönetmenlerinden Carlos Saura, kendi kuşağından birçok yönetmenin sembolist anlatılara başvurma sebebinin faşist Franco rejiminin sansür uygulamaları olduğunu söyler. Yani bu ifadeden hareketle İspanya sinemasının güçlü alegorik filmler üretmesine sebep olan en büyük etmenin faşizmin kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu çatı altında değerlendirebileceğimiz en başarılı filmlerden biri de Luis García Berlanga imzalı 1963 tarihli kara komedi klasiği El verdugo. Hiç istememesine rağmen, bir celladın kızıyla evlenmek zorunda kalan; böylece kayınpederinin işini devralan ve ailesinin devlet tarafından dairede oturmasını sağlayan bir cenaze görevlisini merkeze alır film. Bu ilişkiler ağı üzerinden Franco faşizminin etkisiyle çalkalanan İspanyol toplumunun keskin bir eleştirisini ortaya koyar.

Il conformista (1970)

Bernardo Bertolucci’nin stilize başyapıtı Il conformista, Alberto Moravia’nın Türkçeye “Düzen Adamı” olarak çevrilen romanının bir uyarlamasıdır. Filmin merkezinde, Jean-Louis Trintignant tarafından kusursuz bir performansla hayat verilen zengin bir adam yer alır. Bu adam, faşizmin gizli polislerince eskiden tanışıklığı olan anti-faşist bir profesörü öldürmekle görevlendirilir. Bireyin yükselmekte olan faşizmin karşındaki tepkisizliğine ya da farkında dahi olmadan faşizmle birlikte saf tutuşuna vurgu yaparak başlayan anlatı, devamında ana karakterinin dönüşümü, İtalyan toplumun diktatör Mussollini tarafından nasıl şekillendirilmek istendiğinin ve bu girişimin uğradığı başarısızlığın enfes bir sinematik karşılığına dönüşüyor.

Una giornata particolare (1977)

İtalyan yönetmen Ettore Scola’nın en bilinen filmi olduğunu söyleyebileceğimiz Altın Küreli Una giornata particolare, başrolünde yer alan iki efsanevi oyuncu Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin varlığıyla öne çıksa da faşizmin gündelik hayat üzerindeki etkilerini belki de olabilecek en zarif şekilde perdeye yansıtır. 1938 yılında “özel bir günde” Hitler ve Mussollini Roma’da bir araya gelecektir ve şehir sakinlerinin neredeyse tamamı bu “büyük” buluşmaya tanıklık etmek üzere meydanda toplanmıştır; iki kişi hariç. Muhafazakâr bir ev kadını ve özgürlükçü bir radyocu arasında sıkı bir dostluk filizlenir. Faşizmin, çoğunluğun dışında kalanları toplum dışına itişini başarıyla resmeden film, aynı zamanda sinemada mekân olgusunun en işlevsel kullanımlarından birini sunuyor seyirciye.

Pink Floyd: The Wall (1982)

Efsanevi rock grubu Pink Floyd’un The Wall albümünden esinle Roger Waters’ın kaleme aldığı senaryoyla hayata geçirilmiş olan film, zorlu bir çocukluk yaşamış olan Pink karakterinin önce bir yıldıza ardından da faşist bir lidere dönüşümünü konu alır. Filmin merkezinde kendini yok etme teması yer alır ve anlatı bu tema ile faşizm arasında bir paralellik kurar. Nazileri anımsatan faşist bir topluluk için şarkılar söyleyen, halka seslenen politik bir figüre dönüşen karakter üzerinden, insanın bir faşiste dönüşümünde geçeceği yolu takip eder. The Wall’a göre Yahudilerden, eşcinsellerden, siyahilerden onları kurşuna dizmek isteyecek bir faşiste dönüşmekle delilik arasında bir fark yoktur.

Transit (2018)

Christian Petzold’un son filmi Transit’e kaynaklık eden, Anna Seghers imzalı romanı faşizmin Avrupa’daki yükselişi sonrası Amerika kıtasına kaçma çabalarını konu edinir genel itibarıyla. Petzold’un bu metinden yola çıkarak imza attığı Transit, edebiyat uyarlaması kavramına yeni boyut katarak romanın dönemle doğduran ilişkili olan anlatısını zamansız kılıyor; daha doğrusu bu anlatının iskeletini Avrupa’nın tüm tarihine yayıyor. Dolayısıyla Transit, faşizm sebebiyle yaşadığı yerden uzaklaşmak zorunda kalan bir adamın yolunu, günümüzün ötekileştirmeye en çok maruz kalan insan topluğu olarak niteleyebileceğimiz mültecilerle kesiştiriyor. Böylelikle Petzold, faşizmin dönemsel değil; insanlığın varlığıyla kendini sürekli devam ettirecek bir sorun olduğunun altını ustaca çiziyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi