Sinemada ve televizyonda erkeğin aksiyon aldığı hikâyeler ne yazık ki, toplumsal cinsiyet eşitliğini ne denli sağlayamadığımızın farklı boyutta, ancak aynı temelden türeyen bir göstergesi olarak gözlerimizin önünde yazılıp çizilip oynanıyor. “Erkekler, ‘kadın hikâyelerini’ izlemiyor” gibi sığ düşüncelerin Türkiye pazarında da hâlâ devam ettiğini ne yazık ki sık sık duyuyoruz. “Tutan hikâye” formülleri üzerinden artık suyu çıkarılan vurdulu kırdılı filmler, diziler ya da erkeğin bedbaht yalnızlığının bir tür yalnız kurt imajıyla sunulduğu anlatılar ne yazık ki yaratıcılığın ve yeni anlatım biçimlerinin önündeki en büyük engel. Elbette sıklıkla ön plana çıkarılan ve insanları aynı düzeni devam ettirmeye iten yaygın görüşler var: Erkek hikâyelerini herkes izliyor, kadının merkeze koyulduğu anlatıları yalnızca kadınlar izliyor. Bu iki seçenekte elbette kâr getirecek taraf bir hayli belirgin ancak karşılaştırmaların ne denli yanlış kurulduğu kadını merkeze koyan anlatıların salt kadın olmakla ilgili olduğu yanılgısına kapılma noktasında ortaya çıkıyor. Kadını merkeze koyan bir anlatının içerisine otomatikman heteroseksüel bir aşk hikâyesinin pakete dahilmişçesine yerleştirilmesi, kadının hayatında bir erkek olmadan ne yapacağını tahayyül edemememizden mi kaynaklanıyor yoksa bulduğumuz ilk klişeye sarılıyor muyuz? İki seçenek de hayli korkunç. Aşkın her biçimi elbette hayatımızdan ayrı tutamayacağımız kadar bizimle iç içe, ancak bu aşkın sunumu noktasında kadını gerçekten bireyleştiren anlatılar izleyebiliyor muyuz?

Yıllar boyunca, eril tahakküm altındaki sinemanın, televizyonun, edebiyatın küçük yaşta dinlediğimiz masalların ortak noktalarından biri, kadınlar olarak kendimizi direkt olarak görememiz, kendi cinsimize erkeğin gözünden bakmamız ve hayatın gidişatını bu yolla öğrenmemiz. Gerçekçi yazılmayan kadın karakterler, izleyici olan kadınları kendi gerçekliğine düşman edebilir. Belirli davranışları erkeğin sevgisiyle ödüllendirilen kadın karakterleri izlemek, yalnız kalmış bir kadının çareyi o davranışlarda aramasına sebep olabilir. Bu noktada tek bir film izleyip etkilenmekten bahsetmiyoruz. Hayatımız boyunca maruz kaldığımız ve bize doğru-yanlış olarak dayatılan izleklerin yoğunluğundan bahsediyoruz.

Fleabag, Russian Doll ve Killing Eve: İncelikli Karakterler

Fleabag ve Russian Doll, son zamanlarda izlediğim ve gerek komedisiyle gerekse trajedisiyle beni etkilemeyi başaran yapımlar oldu. Buna sahip olduğu mizahi ton üzerinden Killing Eve‘i de ekleyebiliriz. Bu dizileri yazının ana konusu olarak seçmemin sebebi ise yaratıcılarının ve başrol oyuncularının kadın olması. Üçü de, izleyen herkes tarafından sevilebilecek yapımlar. Hepsi yarattıkları kadın karakterlerle kadın temsili için başka bir alanın da mümkün olduğunu kanıtladılar hem de kadınlığa dair alışılmış vurguları yapmadan.

Fleabag, 6 bölümlük anlatısının 5 bölümünü komedinin yaratıcı bir örneğine dönüştürüp, dördüncü duvarı yıkarken son bölümünde tahmini zor bir trajedinin kapısını aralıyordu. Dizinin başkarakteri yer yer savruk, hiçbir şeyi önemsemiyor gibi görünen bir savunma mekanizmasıyla hareket eder. Leslye Headland, Natasha Lyonne, Amy Poehler’ın yaratıcısı olduğu Russian Doll, Nadia’nın sıkışıp kaldığı bir günü, 8 bölüm üzerinden anlatır. Nadia bir bilgisayar programcısıdır ancak işinde ne kadar iyi olduğunu kanıtlamakla uğraşmaz Russian Doll; karakteri tanıdıkça zaten öyle olduğuna izleyiciyi otomatik olarak inandırır. Nadia’nın aynı döngüde sıkışıp kalmasının sebepleri vardır; döngü ona ahlaki bir yerden daha iyi bir insan olmayı öğretmekle uğraşmaz, bütün derinlikleriyle karakterin iç dünyasını öğrenmemizi sağlar. Phoebe Waller-Bridge’in yaratıcısı olduğu ve başrolünü üstlendiği Fleabag’in ardından gelen yeni dizisi Killing Eve ise, seri katil bir kadını araştıran başka bir kadını merkezine alır. Ölümlerin ve korkunç olayların içerisinde, hep alıştırıldığımız üzere iki erkeğin kaçma kovalama seanslarını izlemeyiz bu kez. Killing Eve’de katil Villanelle kadar onun peşine düşen Eve Polastri üzerine de düşünmek gerekir. Karakterlerin girift yapısı oldukça hassas bir biçimde izleyiciye sunulur ve Killing Eve yalnızca bir koşuşturma anlatısı olmaktan özgürleşerek insanın iyiliği ve kötülüğü üzerine de tespitlerde bulunur.

Bu tür anlatıların geçmiş örneklerini düşündüğümüzde Lena Dunham’ın Girls serisini de anmak gerekir. Bir arkadaş grubunun üzerinden Hannah’nın varoluş ve hayata tutunma mücadelesini izleyiciye aktaran dizi, kadın karakterlerine getirdiği bakış açışıyla da ayrıca kıymetliydi. En büyük problemin kadınların kaliteli dizi-film yapamaması değil, bütçesel kaygılarla yapımcıların kadınların önünü kapaması olduğunu belirtmeliyiz bu noktada. Bütçesel kaygılar ise yıllar içerisinde kanıksanmış ve üzerine uzun süre düşünülmesi reddedilen yargılara sırtını dayıyor: Erkek hikâyelerini herkesin izlemesi… Fleabag, Russian Doll ve Killing Eve; anlatıları üzerinden de düşünüldüğünde herkes tarafından izlenebilecek ölçekte hikâyeler anlatan ve herkesin özdeşleşecek bir şeyler bulabileceği, bulamasa da izlerken keyif alabileceği yapımlar. En önemlisi de kadın karakterlerine katman kazandırıyor ve erkeğin aksiyonunun bir parçası olmaktan kurtarıyorlar. Elbette, yukarıda bahsi geçen dizilerin yanı sıra eklenebilecek başka kıymetli yapımlar da üretildi ya da üretilmekte ancak üçünün yarattıkları karakterlerle beni ayrıca etkilediğini belirtmeden geçmeyeyim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi