17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bu yılki kısa film seçkisinde 4 farklı temayı bir araya getiriyor: Gizli Tanık: Vicdan, Olağanüstü Hatıralar, Duvarın İki Yanı ve Buz Kesmiş Kısalar, Atan Kalpler. 4 farklı seçki altında toplamda 20’den fazla kısa filmi buluşturan !f İstanbul 2018 kapsamında, yönetmenlerden Emre Birişmen, Fatma Belkıs, Ömer Deniz, Umut Ay, Ezgi Ay, Bahar Kılıç, Zeynep Merve Uygun, Berrak Çolak, Asya Leman, Hulusi Nusih Tütüncü ile bir araya gelerek keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Katılımcılar: Emre Birişmen, Fatma Belkıs, Ömer Deniz, Umut Ay, Ezgi Ay, Bahar Kılıç, Zeynep Merve Uygun, Berrak Çolak, Asya Leman, Hulusi Nusih Tütüncü

Röportaj: Utku Ögetürk, Ecem Şen, Kaan Denk, Sezen Sayınalp

Emre Birişmen: Ben Emre Birişmen. Boğaz filmini Belkıs ile çektik. Belkıs ile Sabancı Üniversitesi’nden neredeyse 2007’den beri tanışıyoruz. O günden beri de beraber çalışıyoruz. Her zaman sinemaya atılma hevesimiz vardı, Boğaz da ikinci filmimiz. İlk filmi de beraber çekmiştik. İlk filmimiz de !f’te gösterilmişti, o yüzden !f bizim için çok önemli bir festival.  

Fatma Belkıs: Emre ile uzun zamandır arkadaşız, 2013’ten beri beraber iş üretiyoruz. Boğaz filmi de ısrarla aksiyona geçmeye çalışan bir kadının, bu yolda sürekli birileri tarafından durdurulmasını anlatıyor.

Ömer Deniz: Ben de Bilgi Üniversitesi’nde sinema okuyorum. Filmimin adı Ölümlü. Yaşlı bir kadının gençlik aşkını hatırlaması üzerine bir film.

Umut Ay: Kuyuda Başlayan Yolculuk filmini çektim. Yapımcılığını, kurgusunu yaptım. Cemal Aslan görüntü yönetmeniydi, Burak Yasin Tunçlar yardımcı yönetmenliği yaptı. Film Mardin’in Kızıltepe bölgesindeki sulama kuyularına yerleştirilmiş Kürt, Arap mültecilerle alakalı. Ben daha çok Kürt mültecilere odaklandım. Onların yaşamlarının zorlukları, izolasyonları üzerine 17 dakikalık bir belgesel.

Ezgi Ay: Ebe, benim ilk filmim. Annemin ebelik anılarından iki anekdotu alıp kadın dayanışması ve kadın hikayesi çerçevesinde çektiğim, tüm arkadaşlarımın ve ailemin yardım ettiği bir film.

Bahar Kılıç: Biz de filmimizi Hulusi ile çektik. Çok eski arkadaşız, 1996’dan beri. O reklam sektöründe çalışıyor, ben akademisyenim. Yıllardır film üretiyorduk ve artık daha sağlam bir adım atmaya karar verdik. Bir interseks bireyin yıllarca annesinin zoruyla erkek olarak yetiştirilmeye çalışılması, aniden annesinin ölmesiyle özgürleşmesi ve gerçek kimliğini de annesinin 40’ında ortaya çıkarması üzerine bir hikâye. Kısa film için çok uzun bir hikâye. Tabii toplumsal olarak da bazı sorumluluklarımız var, o yüzden de pek çok sivil toplum örgütü de, interseks arkadaşlarımız da yardım etti. Bayağı bir uğraştık, umarım siz de beğenirsiniz filmi. Bu ilk gösterimi olacak.

Zeynep Merve Uygun: Filmimin adı Zigzag. Bu benim ikinci filmim. Tatil kavramını, Türkiye’de mekân ve beden arasındaki pratikler üzerinden incelerken Osmanlı’da deniz hamamları denen bir kavramın varlığını ve 63 tane deniz hamamının bulunduğunu öğrendim. Onun üstüne günümüzdeki helal tatil turizmine kadar gelip bir kadın hikayesi anlattım aslında. Filmin ilk gösterimi olacak.

Berrak Çolak: Filmimin ismi Nedret Bugün Kaybolur. İlk gösterimi oluyor. Aslında uzun metraj projenin atmosferine ve hissine referans olsun diye çektiğimiz deneysel bir kısa.

Asya Leman: Filmimin adı Hükmü Yok. Hükmü Yok, benim ilk belgeselim ama ikinci kısa metrajım. Trans bir kadının gündelik hayatını gösterdim. Ama biz bir yandan 6 transın bürokratik işlerdeki deneyimlerini dinliyoruz onlardan. Geçiş sürecindeki kimlik meselesi, özellikle devlet nezdinde ilişkiler, memurların inisiyatifine kalmış olduğu için farklı karşılaşmalara neden oluyor.

Ebe

Ebe – Ezgi Ay

FilmLoverss: Kısa metraja genellikle uzun metraj öncesi bir deneme gözüyle bakılıyor. Fakat, uluslararası kısa film festivallerine baktığımız zaman, artık kendini kısacı olarak tanımlayan, kendi filmlerini tamamen kısa olarak üreten ve buna ayrı önem veren birçok kısacı ile de karşılaşıyoruz. Sizin bu konuda düşünceleriniz neler?

Umut Ay: Benim için böyle bir ayrım yok. Aslında şöyle görüyorum: Anlatmak istediğim hikâyeyi ne kadar sürede anlatabiliyorum? 5 dakikada mı, 15 dakikada mı, yoksa 60, 70, 85 dakikada mı? O noktada ben çok büyük bir ayrım görmüyorum; hepsi, derdimi anlatabilmemle alakalı.

Berrak Çolak: Ben kısa filmim, uzuna referans versin diye yola çıktım. Ayrı bir janrı olduğunu düşünüyorum ama bir yandan bu yapım koşullarıyla da alakalı. Hem kendi başına anlatmak istediği derdi, başı ve sonu belli olarak o süre içerisinde anlatmak da bir yol, bir yandan da üretim koşulları nedeniyle referans için kısa çekme gibi bir yol da son dönemde tercih edilmeye başlandı.

Asya Leman: Umut’a katılıyorum. Animasyon geleneğinden geldiğimden olsa gerek, kısa her zaman iyidir çünkü animasyonda süreyle değil frame ile çalışırsınız. O yüzden de ben 70 dakikalık filmin kaç frame ettiği kısmını düşünüyorum.

Zeynep Merve Uygun: Benim için, 50 dakikalık bir projenin parçası bu 9 dakika. İki dakikaya karar verip yapmak bile aylar sürdü, o yüzden kısa filmci ya da uzun metraja aday biri gibi konumlandıramıyorum ben de kendimi.

Ömer Deniz: Bana da daha çok bir adım gibi geliyor. Sanki bir sonraki adıma geçmek için bir basamak gibi. Genel olarak kendimden yola çıkarsam uzun metraj çekme hayaliyle kısayı çekerek, uzun metraja ulaşma yolumu keşfetmiş oluyorum. Bir yandan da uzunda deneysel bir deneme çalışma yapmak kısadan daha zor gibi geliyor. Çünkü daha kısıtlı bir anlatı olduğu için konu sadece anlatım üzerinden de ilerleyebiliyor ama uzun olunca sonunda bir şeyi takip ettirme derdin oluyor. İster istemez o kadar geniş bir spektruma sahip değilmişsin gibi geliyor.

Ezgi Ay: Bizim deneyimimizden yola çıkacağım ben de. 5-6 günde çekeriz diye düşündük ama çekerken gerçekten uzun metraj çekiyormuş gibi hissettik. Biraz da zamanın ve bütçenin kısıtlılığından dolayı, yaratıcı çözümler üretmek zorundasın.

Zigzag - Merve Uygun

Zigzag – Merve Uygun

FilmLoverss: Türkiye’de özellikle son zamanlarda bırakın fon almayı, eser işletme belgesi almak bile bir hayli zorlaştı. Sizler yazarken, çekerken ya da kurgularken kendinize hiç otosansür uyguladığınızı fark ediyor musunuz? Ya da sektörel bir sorun olarak ele alacak olursak, ülkenin koşullarını göz önüne aldığınızda yönetmenlerin kendine uyguladığı bir otosansür olduğunu düşünüyor musunuz?

Fatma Belkıs: Ben yaratıcı her sektörde bunun olduğunu düşünüyorum. Biz Emre’yle sinemacı değiliz ve güzel sanatlar üzerinden ilerliyoruz. O yüzden üreten arkadaşlarımda da bu durumu özellikle çok fazla görüyorum ve ben de tecrübe ediyorum. Biz filmi yazarken şöyle bir şey yaptık mesela, sansürlenir mi veya belge alabilir miyiz diye çok düşünmedik ama belge alırken sinopsis ve tretman yazarken bizim için çok net olan bazı şeyleri yazmadık. Emre daha net bir şekilde yazmıştı ve ben silmiştim. Çünkü kazara okurlar ve izlemek isterler diyerek bazı şeyleri yazmama kararı aldık. Ama filmi yazarken veya çekerken öyle bir otosansür uygulamadık.

Umut Ay: Benim de kurguda vazgeçişlerim garip bir şekilde otomatik bir otosansür oldu. Çünkü biraz karışık bir hikâye. Bulunduğum yerde korucular vardı, PKK vardı, jandarma, asker… karmaşıktı. Çekerken de, kurguda da otosansür uyguladım. Açıkçası, otosansür bana bilinçaltına işlemiş bir zehir gibi geliyor. Farkında olmadan bunu yapıyor olabilirsin. Metafor kullanmaktan, yaratıcılıktan bahsetmiyorum, bunu ayıralım ve otosansürü başka bir yere koyalım. Otosansür, daha alttan alta işleyen bir zehir. Kime sorsan ben otosansür uyguladım demez ama şu anki Türkiye şartlarını düşünürsek de kesinlikle uyguluyordur.

Berrak Çolak: Bir de artık otosansürün bir adım ötesinde olduğumuz bir dünyadayız. Tutuklamaların, davaların olduğu bir noktadayız. O yüzden evet internette paylaşalım, kendi alanımıza yayalım ama şöyle düşünüyor insan, “Ya tutuklanırsam, ya dava açılırsa, politik noktalara ne kadar değiyorum?” gibi meseleler de ortaya çıkıyor. O yüzden ben bu duruma çok da rahat bir gözle bakamıyorum.

Bahar Kılıç: Evet kendi ülkende film çekiyorsun ve bu filmi gösteremiyorsun, bu hiç hoş değil. Sonuçta biz LGBTİ konulu bir film çektik ve bir anda ülkede bütün eventler yasaklandı. Sorun değil, burada asıl mesele filmi yapmış olmak. İnsanların kafasını “gösterilmesi gerekiyor” düşüncesi de karıştırıyor. Hayır, filmi kendiniz de gösterebilirsiniz. Kendi gösterimlerinizi yapabilirsiniz. Aslında burada konuşulan şeyler devamlı sansüre değil de, yapmaya dair, onu kaydetmeye dair olmalı. İlle de göstermek istiyorsanız yapın otosansürünüzü ya da yapmayın. Eğer o film gerçekten önemliyse, bir gün bir yerde birine ulaşacaktır. Filmcinin öncelikli görevi bence budur. Önemli olan o filmin bir yerde işlevinin olması çünkü film izlenmek için yapılır. Burada izlenmiyorsa başka bir yerde izlenir. Bu noktada öğrencilerimin de filmlerini kesinlikle sansürlemesini istemiyorum. Her konuda serbestler. Karşıt fikirlerde de serbestler çünkü onu gösteremesek de çekmek zorundayız. Çünkü bunların hepsi birer kayıt. Antropolojik olarak birer kayıt. Zaten bu filmi çekerken para kazanıyor muyuz? Kazanmıyoruz. Çektikten sonra kazanıyor muyuz? Kazanmıyoruz. O zaman sorun yok.

Hulusi Nusih Tütüncü: Biz de başvururken bir tepkiyle karşılaşırız diye düşündük ama sonra neden böyle düşünüyoruz ki dedik ve her şeyi açık açık yazdık. Sinopsisi de açıkça yazdık, filmin sonuyla ilgili bir kaygımız vardı. İlk başta bangır bangır bir final vardı, zordu. Ama sonra düşündük ki estetik olarak iyi durmuyor, değiştirdik. Bu aslında otosansür değil, bizim estetik kaygımızdı. Korkmaya da değer bulmadık, kabul etmezlerse etmesinler. Başka deneyebileceğimiz bir sürü yer var, burası olmazsa da olmaz, dedik.

Bahar Kılıç: Ben sözün gücüne inanırım. Ne kadar var dersek o kadar var olur. Beni nasıl sansürleyebilir? Burada gösteremezsem gider başka yerde gösteririm, bunu yapamazlar.

Asya Leman: Ama şöyle bir şeyden bahsedebiliriz, benim filmim KuirFest’e seçilmişti. KuirFest’in Ankara gösterimleri iptal oldu, Ankara’da muallak bir durum ortaya çıktı. Sonra farklı şehirlerde aynı gün gösterimler yapıldı. Yine LGBTİ seyircisinin içinde kaldık. Ben filmi annem ve babam için yapmıştım mesela. Annem ve babamın bir trans gördüğünde “Aa dönme!” demesi beni çok yaralamıştı. Bu filmin hikâyesi benim için o öfkeden de çıktı. Bu filmi annemlerle izledik mi, evet ama o filme cümbür cemaat tüm ailemle “Evet LGBTİ’yi anlıyoruz.” düşüncesiyle gitme hayalim varken bir anda kendimizi meyhanede “Olsun ya, ne yapalım.” diye rakı içerken bulduk. Dolayısıyla da bu kısıtlamaların tam olarak başarılı olduğu nokta da şu oluyor: “Siz kendi aranızda yine oynayın da, o kadar da yayılmayın. Siz o köşede paketleyebileceğimiz gibi durun.” baskısı var. Bu da tamam ben burada göstermem Berlin’de gösteririm düşüncesiyle geçmiyor.

Bahar Kılıç: Biraz önce bahsettin ya küçük topluluklar halinde seyrettik diye, seyirci yaratmakla ilgili bir şey bu. Başka belediyeler var, onlar var, şunlar var. Bir şekilde yapmanı engellemesin. Orada seni sınırlaması çok tehlikeli ama bir şekilde bir gün birileri o filmi izleyecek.

Asya Leman: Ben de filmi üretirken kendime hiç otosansür uygulamadım. Otosansür uygulayacak bir tarafının olduğunu da düşünmüyorum. Belge işinin bu kadar sürüncemede kalmasında ben sürekli açıp diyalogları okuyordum “Acaba neye takılmış olabilirler?” diye, sonra “Ben şu an ne yapıyorum?” dedim. Gerçekten o baskıcı zihniyeti satır satır anlamaya çalıştım. Bunun anlaşılacak bir tarafı yok, ben neden onları anlamaya çalışıyorum? Yani burada kendimden hoşnut olmadım, bu duruma düşmüş olmaktan.

Ömer Deniz: Bu biraz da challenge gibi. Bu şartlar altındasın ve ne yapabileceğine bakıyorsun. İran sinemasının olmasının sebebi, o engelleri sürekli aşıp kendini başka bir noktaya getirebilmiş olması. “Ben bunu nasıl aşacağım?” kaygısı başlayınca bir yol mutlaka bulunuyor ve bu yolu keşfetmek için biraz daha didiklemek gerekiyor. Hem kendini geliştiriyorsun hem ulaştığın insanları; sinemayı geliştiriyorsun. Bir noktada katılıyorum size ama şöyle de bir şey var, evet biz yapalım elbet izlenecek ama bu biraz ortaya fırlatmak gibi geliyor bana ve bu noktada filmi ne tarafa fırlatacağımızı bence biraz biz seçebilmeliyiz.

Kuyuda Başlayan Yolculuk - Umut Ay

Kuyuda Başlayan Yolculuk – Umut Ay

FilmLoverss: Günümüzde ulaşım açısından internet artık bu tartışmaların çoğunu “Evet etkisi vardı ama artık azaldı.” noktasına getiriyor. Sonuçta sinema her zaman her dönem talep edene ulaştı. Ben kazara sinema koltuğuna oturup filmle karşılaşamıyorum, ben gidiyorum yine. Burada metraj konusuna da değinmek istiyorum çünkü bence bağlantılı. Aslında metraj konusunda hükümetlerin  baskısından daha ciddi bir şey varsa, o da reklam verenlerin, satıcıların baskısı. Mesela süre sadece metrajın ölçüsüdür, bir film kategorisi değildir. 40 dakika da olabilir, 3 dakika da. Ama bunların gösterimi için imkân sunmayan festivaller, filmleri belli kalıplara sokuyor. Bu da son 20 yıldır kısa metraj filmlerde bir tür olarak da örneğin “15 dakikada anlatıcı” bir sinemaya yol açtı. Buradaki bu evrensel kısıtlama için ne düşünüyorsunuz, bu üretimi ne kadar etkiliyor?

Emre Birişmen: Ben çok hâkim değilim ama kısa çekerken bile 20 dakika çeksen, 3 tane kısa filmi yiyebilirsin gibi bir düşünceye giriyorum. Bazı festivallerin böyle bir kaygısının olduğunu düşünüyorum. Bu seçim bile zorlayıcı.

Umut Ay: Ben iyi filmin yerini bulacağına inanıyorum. Metrajına takılacağını sanmıyorum. Üç filmi almazlar ama o filmi alırlar.

FilmLoverss: Röportajın başında, metraja aşağı yukarı hikâyenin ederine göre karar verdiğinizi söylediniz. “Derdimi 20 dakikada anlatabiliyorsam film 20 dakikadır, 2 saatte anlatabiliyorsam film de 2 saattir.” şeklinde konuştuk. Ama tüm bu sansürler, otosansürler, bütçe, metraj problemleri… Bütün bunları topladığımızda aslında bizim dertlerimiz törpüleniyor ya da hikâyenin ederi farklılaşmak durumunda kalıyor olabilir mi?

Umut Ay: Tabii ki törpülüyor. Ben yaptığım bu kısa metraj belgesel üzerinden konuşursam, zamanım ve param olsaydı, oraya gittikten sonra aldığım geri dönüşlerden muhtemelen 40-50 dakikalık bir belgesel yapmak isterdim. Ama bütçesel gerçekliklerden dolayı o kadar kalabildim ve ortaya bu belgesel çıktı.

Hulusi Nusih Tütüncü: Bu durum bizi çok etkiledi. Başta farklı bir şehirde çekmek istiyorduk ama bütçesel durumları düşündüğümüzden, daha fazla sorun olmaya başladı. Ortak yapımcı bulmaya karar verdik, bulduk da ama o da yetmedi. Para durumu sürekli değişiyor ve film de ona göre şekilleniyor.

Asya Leman: Ben mesela filmi çekecektim, filmin karelerini renderlayacağım, bunları print edeceğim, üzerine kare kare çizeceğim, sonra tarayacağım… Böyle çok uzun bir işlem vardı. Hesap yaptım ve benim bunları yapabilmek için en az 15 kişilik bir ekibe ihtiyacım vardı. Çünkü 13 dakika, yaklaşık 10.750 frame ediyor ve de sordum kimler el atar diye, iki kişi yardımcı olabileceğini söyledi ama günde 1 saat şartıyla. Günde 1 saatte kaç kare çizeceksin? Ancak 3 kare çizilir. Sonra ne oldu, “O zaman bu film öyle olmasa da acaba derdini anlatacak mı?” diye düşünmeye başladım.

Ölümlü - Ömer Deniz

Ölümlü – Ömer Deniz

FilmLoverss: Film fonlarının, kısa metraja ayrılan fonların, ilgi gösteren kurumların yeterliliklerini ve ne bakımdan yetersiz olduklarını görüyorsunuzdur. Dışarıdan bakıldığında kısa film için biraz yalnız bırakılma, “zaten kısa, çekin işte” anlayışı olduğunu görmek mümkün. Bu durumlarda prodüksiyon süreci nasıl geçiyor, ne zorluklar yaşıyorsunuz?

Berrak Çolak: Benim uzun metrajda birebir üretim anını ve prodüksiyonunu deneyimlediğim bir süreç oldu. Para bulma konusu biraz farklı oldu. Daha önceden hep videoyu tek başıma gerilla çekmiştim. Mezuniyet filmimi çok küçük ekipler yine kamerayı ben ya da arkadaşım kullanarak çektik, böyle bir süreçti. Fon bulmaya çalıştık, Kültür Bakanlığından bulamadık. Fongogo’ya başvurduk. Bu çok güzel bir yol, okuldan destek aradık. Şöyle düşünüyorum, bu kısa metrajda 57 kişi çalıştı ve profesyonel insanlardı. Çekimler 8 gün sürdü ve yapımcı olarak bu insanlara ödemelerini yapamadım. “Neden böyle işlemek zorunda?” sorusu akla geliyor. O süreçte de uzun-kısa ayrımlarını yaptık, uzunda nasıl emek harcayıp yatırım yapıyorsak kısada da aynı özenin gösterilmesi ve aynı değerin biçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Zeynep Merve Uygun: Ben de filmime hiçbir şekilde fon bulamadım ve çalışarak ödedim.

Hulusi Nusih Tütüncü: Bir de ekibe güveniyorsun bu süreçte. İyi ki tanıdık, güvendiğimiz, sevdiğimiz arkadaşlarımız varmış yanımızda. Kaşeleri ödeyemedik, çok istedik ama para bitti. Zaten ne kadar para bulabiliyoruz ki? O anlamda kısa filmde Türkiye’de çok sınırlı bir pazar var.

Bahar Kılıç: Zaten kısa filmin kültürel, üretim ve tüketim malzemesi olduğunu önce bir anlatmak gerekiyor. !f bu konuda çok güzel bir platform ama kaç kişi izleyecek filmimizi? İnsanlar daha cesur olmalı ve başka bir platform kurulmalı. Kısa filmleri bir yerde toplamak ve bu tarz işler için uğraşmak gerekiyor. Böyle oluşumlar olursa belki para bulabiliriz, sorunuzu da yanıtlayabiliriz.

Umut Ay: Örneğin ben Sivil Düşün’den fon aldım, belki belgeseller daha şanslı olabilir bu konuda. O da zaten ancak yol masrafını karşılayacak boyuttaydı.

Ezgi Ay: Ben Kültür Bakanlığından fon aldım ve ek olarak Indiegogo’dan fon toplama yoluna gittik. Kültür Bakanlığından fon alma konusunda özel bir şey yaptığımı düşünmüyorum, dosyamı hazırladım. Hikâyeyi sevdiklerini düşünüyorum.

FilmLoverss: Çok keyifli bir röportajdı, hepinize teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi