Aralık ayında başlayan ve Şubat sonu itibarıyla tüm dünyada etkisi şiddetli biçimde hissedilen salgının etkilerini azaltmak ve sağlık adına doğru olanı yapabilmek namına hepimiz imkânlar el verdiğince evde daha fazla zaman geçirmeye çalışıyoruz. Bu süreçte biz de her gün Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi başlığı altında ufuk açıcı, kalıplaşmış izleme listelerinin genellikle dışında bırakılan yapımları da kucaklayan 10 filmlik bir seçki yayınlıyoruz. Bu filmlerin bizleri şu zor günlerde sinema sanatı üzerine daha fazla düşünmeye sevk etmesini, izleme fırsatı bulamadığımız yahut hiç haberdar olmadığımız filmleri dağarcığımıza eklemesini umuyor, yan yana gelemesek de aynı filmleri izleyebileceğimize dair bir inanç taşıyoruz. Bugünkü listemizde sinemanın lanetli dehası Orson Welles, Welles’in ustası bellediği isimlerden Max Ophüls ve Hou Hsiao-Hsien’in yanı sıra ülkemizden Reha Erdem, son yılların en çok konuşulan sinemacılarından Luca Guadagnino gibi isimlerin imza attığı filmler de yer alıyor.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listelerinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastag’i ile paylaşabilirsiniz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #9

La ronde (1950)

Klasik Hollywood’un altın çocuklarını ve günümüzün birçok önemli sinemacısını derinden etkileyen Alman yönetmen Max Ophüls’ün imzasını taşıyan La ronde, yine Avusturyalı ünlü yazar Arthur Schnitzler’in tiyatro metninden sinemaya uyarlanmıştır. Farklı sosyal sınıflardan gelen 10 farklı karakterin, bir şekilde iç içe geçen hikâyesini anlatır Ophüls film boyunca. Bir seks işçisinden, bir askere, bir iş insanından onun eşine dek aşka dair birçok öyküye dâhil oluruz. Ophüls’ün imzası hâline gelen müthiş kamera hareketleri ve mizansenlerin zirveye ulaştığı filmlerden biri olan La Ronde, Venedik Film Festivali’nden En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanmış, aynı kategoride bir de Oscar adaylığı almıştı.

Daisies (1966)

Çek sinemacı Vera Chytilová, 60’lı yılların başında, önüne çıkarılan binbir güçlüğe rağmen başladığı sinema kariyerinde 1966 yapımı Daisies’le çabucak zirveye çıkan, dönemin özgürleşen sineması dâhilindeki tarzı en özgün isimlerden biridir. Sürrealist bir komedi olarak anabileceğimiz Daisies ise ikisinin de ismi Marie olan genç kadınların hayatı ve kendilerini anlama çabasına odaklanmak suretiyle görsel olarak o döneme dek izlediğimiz çok az şeye benzeyen bir deneyim vadeder. Daisies, Fransa’da yayınlanan efsane sinema dergisi Cahiers du Cinéma’nın 1967 yılı için hazırladığı listede ilk 10’da yer almıştı.

F for Fake (1973)

Kariyerine zirvede başlayan ve Hollywood’un kurallarını reddettikçe giderek dibe çekilen Orson Welles, tüm bunlara rağmen zamanının ötesinde filmler üretmeyi sürdürmek suretiyle 1973 yılında F for Fake adlı müthiş bir belgesel ortaya koyar. Ünlü tabloların orijinalinden ayırt edilmesi zor taklitlerini yapan ressam Elmy de Hory’nin ve onun biyografisini yazmaya soyunan yazar Clifford Irving’in hikâyesini anlatan Welles, bu hikâye üzerinden taklitçilik ve sahtelik kavramlarını da tartışmaya açan bir essay filme imza atar. Welles filmi, The Other Side of the Wind adlı, tamamlandığını göremeden vefat ettiği filminin görüntü yönetmeni Gary Graver’ın yanı sıra Oja Kadar ve François Reichenbach birlikte çekmiştir.

Firestarter (1984)

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan ve ana akım sinemanın içindeki B film cenahına yakın duran filmleriyle tanıdığımız yönetmen Mark L. Lester’ın imzasını taşıyan yapım, tıpkı King’in çıkış romanı Carrie’de olduğu gibi telekinetik güçlere sahip bir ana karaktere sahiptir. Carrie’den farklı olarak bu kez küçük yaşlarda bir kız çocuğunu ve onun ailesini merkeze alan hikâyeye göre telekinetik güçleri olan Charlie, günün birinde gizemli biçimde kaçırılır, ailesi Charlie’nin kötü emellere alet olmasını engellemeye çalışacaktır… İddialı Netflix dizisi Strange Things’in referans noktalarından ve Eleven karakterinin ilham kaynaklarından biri olan film, bu dizinin hayranlarının izlemesi elzem bir 80’li yıllar harikası.

A City of Sadness (1989)

Tayvan’da 1945 yılında başlayan ve ülkedeki Japon hegemonyasını bitirip, Çin hegemonyasının tesis edildiği uzun süreli bir cunta rejiminin inşasına doğru ilerleyen çalkantılı döneme çevirir kamerasını A City of Sadness’ta usta yönetmen Hou Hsiao-Hsien. Lin Ailesi’nin fertlerinin her birinin, Beyaz Terör olarak da anılan 28 Şubat 1947’de gerçekleşen katliamı da kapsayan süreçte yaşadıklarına odaklanan film, ülkenin geçirdiği değişimi bir aile üzerinden incelikli biçimde aktarır izleyicisine. A City of Sadness, gösterildiği yıl Venedik Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazanan, gerçek bir ustalık eseri ve bir başyapıt.

Spellbound (2002)

Bir heceleme yarışmasından nasıl müthiş bir belgesel çıkartılabilir sorusunun cevabı niteliğindeki Spellbound, Washington’da gerçekleştirilecek ulusal heceleme yarışmasını kazanmak için yola çıkan ve bu yola tam anlamıyla baş koyan sekiz ergen öğrencinin hikâyesini akıl almaz bir ustalık ve incelikli bir anlatıyla izleyicisine aktarıyor. Gösterildiği yıl SXSW Film Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü’nü kazanan film, aynı yıl En İyi Belgesel kategorisinde Oscar adaylığı da kazanmıştı.

Korkuyorum Anne (2004)

Reha Erdem’in A Ay ve Kaç Para Kaç sonrasındaki üçüncü uzun metrajlı filmi olan Korkuyorum Anne, bir apartman ve çevresindeki birden fazla karakteri merkezine alan, çok katmanlı bir anlatı sunar. Geçirdiği bir kaza sonucu hafızasını yitiren Ali ve çevresindeki hepsi birbirinden enteresan, hepsi birbirinden takıntılı tiplemeleri takip ettiğimiz hikâye boyunca Erdem, etiyle kemiğiyle, sevgisiyle nefretiyle, hafızası ve hafsalasıyla insan kavramını müstehzi bir tarzla ameliyat masasına yatırır.  Film, Erdem’in filmografisinin en iyilerinden biridir şüphesiz.

I Am Love (2009)

Beni Adınla Çağır – Call Me by Your Name ve Suspiria gibi filmlerle sinemaseverler arasında hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinen İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’nun (korkunç ve istismar içerikli roman uyarlaması Melissa P. kazasını saymazsak) ilk kayda değer uzun metrajlısı olan I Am Love, Milanolu üst sınıf bir ailenin yaşamına, bilhassa ailenin Rus asıllı annesi Emma’nın duygu dünyasına odaklanan bir anlatı koyar ortaya. Tilda Swinton’ın müthiş performansıyla akıllara kazınan film, Berlin Film Festivali’nde yarışmış, En İyi Yabancı Film kategorisinde Altın Küre adaylığı elde etmişti.

We Are What We Are (2013)

İlhamını Haneke filmlerinden ve Japonya menşeli korku filmlerinden aldığını söyleyen yönetmen Jim Mickle’ın imzasını taşıyan We Are What We Are, Sundance ve Cannes gibi önemli film festivallerinde prömiyer yapan, son derece özgün bir gerilim. Nesiller boyu kendine özgü püritan bir din anlayışını benimseyen muhafazakâr Parker Ailesi’ni odak noktasına alan film, kasabaya musallat olan fırtınayla beraber izleyicisini bu aileye dair korkunç bir sırra doğru sürüklüyor. Filmde bilhassa Julia Garner – Ambyr Childers ikilisinin performansı görmelere seza.

Porto (2016)

Genç yaşta keybettiğimiz aktör Anton Yelchin’in başrolünde yer aldığı Porto, yönetmeni Gabe Klinger’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi olma hüviyetini taşıyor. Büyülü şehir Porto’da bir araya gelen ve beklenmedik tesadüfler sonucu birbirine bağlanan Jake-Mati çiftinin hikâyesine odaklanan film, şehrin gölgeler içindeki silüetini de bir karakter olarak filme dâhil eden anlatısıyla seyir zevkini yükselten, San Sebastian ve SXSW gibi festivallerde övgüye boğulmuş bir saklı hazine.
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information