Advertisement

Hepimiz bugünlerde aynı rüyayı görmek, aynı hayallerin peşinde koşmak için salonları doldurduğumuz günleri özlüyoruz. İmkan el verdiği ölçüde sosyal hayatımızı sınırlayıp, evde daha çok zaman geçirdiğimiz şu dönemde sizler için Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi başlığı altında 10 filmlik alternatif öneri listeleri oluşturuyoruz. Bugün bu listelerin yedincisini yayınlamak suretiyle ilk haftayı geride bırakmış olacağız. Yedinci on filmlik listede Robert Bresson, Carlos Saura, Ken Russell gibi sinemanın büyük ustalarının yanı sıra, Wes Anderson, Sarah Polley ve Michel Gondry gibi yakın dönemin önemli sinemacılarının filmlerinin yer aldığı bir seçki var.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listelerinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastag’i ile paylaşabilirsiniz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #7

Diary of a Country Priest (1951)

Minimalist sinemanın en önemli isimlerinden ve sinemanın geçirdiği evrimin kilometre taşlarından biri olarak anabileceğimiz Robert Bresson, yeni tayin olduğu taşra kilisesinde çalışmaya başlayan yapayalnız bir papazın hikâyesine odaklanır. Genç papazın öyküsünü, çevresiyle ve dinle olan ilişkisini alabildiğine yalın, alabildiğine dürüst bir şekilde anlatan film, eşsizliğini Bresson’un tarzına borçludur. Ana karakteri birçok filme ilham veren, Andrei Tarkovsky’nin favori filmi ilan ettiği Diary of a Country Priest, her sinemaseverin görmesi elzem bir başyapıt.

The Saragossa Manuscript (1965)

Polonya sinemasının uluslararası arenada nispeten daha az bilinen ustalarından Wojciech Has’ın kariyerindeki saklı hazinelerden biri olan The Saragosa Manuscript, bizleri 1800’lü yılların başına, Napolyon Savaşları’nın etkisindeki Avrupa’ya götürür ve dedesinin hikâyesinin izini süren bir subayın yolculuğuna şahit eder. Alfonse Van Worden’in İspanya’ya, Sierra Morena dağlarına doğru çıktığı yolculuk sırasında karşılaştığı eksantrik karakterlerle yaşadıklarını izlediğimiz film, müthiş dönem bir portresine de dönüşür.

Blood Wedding (1981)

Sinemaya 50’li yıllarda başlayan ve Franco’nun dikta rejiminde dahi boyun eğmeden sinemasını icra etmeyi sürdüren Carlos Saura, diktatörlüğün devrilmesinin ardından 80’li yıllarda gençlik aşkına döner, dans ve dansçılara yönelir. Carmen ve Büyülü Aşk – El amor brujo ile birlikte Flamenko Üçlemesi’ni oluşturan Blood Wedding, Federico Garcia Lorca’nın klasik metnini sahneye koyan bir dans topluluğunun prova sürecine odaklanır. Ancak bu süreçte provayla, dansçıların hissettiği gerçek duygular iç içe geçecek, film duygusal anlamda çıldırtıcı bir deneyime dönüşecektir! Filmde Saura’nın favori ikilisi, flamenko yıldızları Antonio Gades ve Cristina Hoyos başrollerde yer alır.

Crimes of Passion (1984)

İngiliz sinemacı ve aynı zamanda müthiş bir fotoğraf sanatçısı olan, Âşık Kadınlar – Women in Love, Mahler, Gerçeğin Ötesinde – Altered States gibi filmlerin usta yönetmeni Ken Russell’ın, ahlakın ve insan doğasının sınırlarında keşfe çıkan müthiş filmlerinden biri Crimes of Passion. Film gündüz moda sektöründe çalışırken, geceleri seks işçiliği yapan Joanna, mutsuz bir evliliğin içinde kıvranan Bobby ve sıradışı papaz Peter’in hayatlarının kesişmesi sonrasında yaşananları konu eder. Filmde başta papaz rolündeki Anthony Perkins olmak üzere, Kathleen Turner ve John Laughlin’den mütevellit başrol oyuncuları sergiledikleri performansla adeta bir resital sunar.

A Moment of Innocence (1996)

İranlı usta yönetmen Mohsen Makhmalbaf’ın bu çarpıcı filmi, yönetmenin Şah rejimine karşı 70’li yıllarda gerçekleşen eylemlerde yaşadığı bir olaydan yola çıkar. Makhmalbaf, bu eylemlerden birinde çıkan çatışma sırasında bir polis memurunu yaralamış ve bir süre hapis yatmıştır. Olayların üzerinden 20 yıl geçtikten sonra polis memuru ve yönetmen bir araya gelip aynı hadiseyi yeniden canlandırırlar. Ancak bu kez olaylar farklı yönde gelişecektir… Toplumsal hafızaya ve geçmişle yüzleşmeye dair müthiş bir öykü sunan ve sade, nahif anlatısıyla izleyiciyi içine çeken film, Locarno Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönmüştü.

The Royal Tenenbaums (2001)

Martin Scorsese’nin, Amerikan sinemasının geçirdiği evrimin en önemli uzantılarından ve en iyi temsilcilerinden biri olarak tanımladığı Wes Anderson’ın milenyuma girer girmez çektiği bu harika film, iç acıtan anlarında güldürmeyi, en eğlenceli anların peşi sıra can yakmayı başaran mucizevi bir modern klasik. Baba Royal Tenenbaum’un bir vesileyle evine dönmeye çalışması sonucu tanıştığımız Tenenbaum Ailesi’nin şahsına münhasır fertleri ve dostlarının hikâyesini anlatırken Anderson kurguda ve metinde alamet-i farikalarını ardı ardına sıralar. Film aynı zamanda Gene Hackman, Anjelica Huston, Bill Murray, Ben Stiller, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson, Danny Glover gibi yıldızların geçit töreni gibidir.

The Bothersome Man (2006)

Norveçli yönetmen Jens Lien, çektiği kısa filmler ve müzik videolarının ardından imza attığı The Bothersome Man’de, nereden ve nasıl geldiğini bilmediği bir kasabada, bir evi, bir işi ve bir eşi olduğunu keşfeden Andreas’ın garip hikâyesini anlatır. Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayan Andreas kısa sürede etrafında olup bitenlerin garipliğini fark eder; ancak ne kadar çabalarsa çabalasın, kasabadan uzaklaşamaz… Çıkışsızlık temalı filmler içerisinde kendisine özel bir yer edinen, Cannes Film Festivali’nde ACID Ödülü’nü kazanan film, izledikten sonra hemen bir başkasıyla paylaşmak isteyeceğimiz türden küçük çaplı bir başyapıt.

Be Kind Rewind (2008)

Bir video kaset dükkanında yaşanabilecek en büyük felaketlerden biri yaşanır ve tüm kasetler silinir. Müşterilerini bu filmlerden mahrum bırakmak istemeyen iki tezgahtar iş başa düştü diyerek bütün klasik filmleri sıfır bütçeyle ve ellerindeki video kamerayla yeniden çekmeye karar verirler! Filmde sinemaseverlik ve filmlerin hafızamızdaki hal-i pür melali üzerine enfes bir anlatı ortaya koyan Michel Gondry, Jack Black ve Mos Def’ten de leziz performanslar alır.

Stories We Tell (2012)

Oyuncu ve yönetmen Sarah Polley’nin imzasını taşıyan bu belgesel, Polley’nin kendi aile sırlarının peşine düştüğü, gerçeğin ve anlatılan hikâyelerin kişiden kişiye değiştiği bulmaca gibi bir anlatı sunuyor. Bir yandan son derece kişisel bir hikâye anlatırken, bir yandan bir tür olarak belgeseli ve gerçeğin kendisini yeniden sorgulamaya açan film, kesinlikle yakın dönemin en iyilerinden biri.

The Lure (2016)

Gösterildiği yıl Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan The Lure, Andersen’in Küçük Deniz Kızı adlı masalındakinden çok farklı bir deniz kızı hikâyesi sunar bizlere. Müzisyen bir aile tarafından keşfedilmelerinin hemen arından Varşova’da bir gösteride çalışmaya başlayan iki deniz kızının hikâyesine odaklanan Agnieszka Smoczynska imzalı filmde, deniz kızlarından biri insanların arasına kavuşup onlar gibi yaşamanın, diğeriyse onlarla karnını doyurmanın hayalini kuruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information