Advertisement

Tüm dünyanın bir anda kendisini içinde bulduğu mevcut durumun etkilerini azaltmak ve kendimizin olduğu kadar başkalarının da sağlığını gözetmek namına evde daha fazla vakit geçirdiğimiz şu günlerde, Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi başlığı altında her gün 10 filmlik bir liste yayınlıyoruz. Sinemanın, fiziksel olarak ayrı kaldığımız şu günlerde bile birleştirici bir gücü olduğuna inanıyor, filmlerin sağaltıcı etkisine kendimizi emanet etmekte bir beis görmüyoruz. Yeni keşifleri, tozlu raflarda bekleyen klasikleri, tekrar izlenebilecek seyirlikleri aynı potada eritmeye çabaladığımız listelerimizde bugün; sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Akira Kurosawa, Parazit’le Oscar’a uzanan Bong Joon-ho, Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nin önde gelen isimlerinden Marcel Carné ve 2000’li yılların en kayda değer sinemacılarından biri olan Arjantinli yönetmen Lucretia Martel’in filmlerinin de yer aldığı bir seçki mevcut.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listelerinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastag’i ile paylaşabilirsiniz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #6

Port of Shadows (1938)

30’lu yılların başında Fransa’da ortaya çıkan ve melankolik karakterlerin, hayatın gerçekleriyle sınandıkları, sonraları klasik melodramın da çatısını oluşturacak türden hikâyelere gebe Şiirsel Gerçekçilik akımının önemli temsilcilerinden biridir Marcel Carné. Firari asker Jean, kılık değiştirip uzaklara seyahat etmek üzere geldiği Le Havre’ın sisli limanında belki yeni bir hayatla değil ama yeni bir aşkla, Nelly’le tanışır. İkilinin melankolik ve acı verici oranda gerçekçi hikâyesi, Carné’nin usta işi anlatımıyla bir başyapıta dönüşür. Filmde ünlü oyuncu Jean Gabin ve Michéle Morgan başrollerde parıldar âdeta.

High and Low (1963)

Eve kapanmaktan bahis açılmışken, çoğunluğu tek bir mekânda geçen bu Akira Kurosawa klasiğinin akla gelmemesi olanaksızdır belki de. Gizli bir fidyeci, bir patronun oğlu yerine onun şoförünün oğlunu kaçırır. Ancak bu yapacağı teklifi değiştirmez. Ya istediği para ödenecek ya da çocuk ölecektir. Patron, şoförü ve olaya dâhil olan polis ekibinin gerilim dolu hikâyesini izleriz film boyunca. Kurosawa, ahlaki çatışmasını son derece sağlam biçimde kurduğu filmde giderek daha da daralan iç mekân kullanımıyla müthiş bir gerilim inşa eder. Gösterildiği yıl Yabancı Dilde En İyi Film dalında Altın Küre adaylığı kazanan bu klasik, Toshiro Mifune’nin performansıyla da taçlanır.

The Spirit of the Beehive (1973)

60’lı yıllardan bu yana kısa filmler, belgeseller üretiyor olmakla beraber çok kısıtlı sayıda uzun metraj film çeken, sinemanın önemli düşünürlerinden Víctor Erice’nin bu “ilk filmi”, hemen hemen hiçbir yapıma benzemeyen bir atmosfer dâhilinde, bizleri küçük bir kız çocuğunun hayal dünyasına sürükler. 1940 yılında geçen anlatıda Erice, James Whale’in 1931’de çektiği Frankenstein’ı izleyen ve bu filmde yaşananları gerçek sanan bir kızın hikâyesine odaklanır dönemin şartlarında. The Spirit of the Beehive, İspanyol eleştirmenler arasında yapılan bir oylamada gelmiş geçmiş en iyi üçüncü ulusal film seçilmiş, aynı zamanda BBC’nin vaktiyle gerçekleştirdiği İngilizce Dışındaki Dillerde Çekilen En İyi Filmler soruşturmasında da 27’nci sırada yer almıştı.

*batteries not included (1987)

Bir zamanların Pazar Sineması kuşağını dolduran filmlerden biri olan bu 80’ler klasiği, yeni mülk sahipleri tarafından evlerinden zorla çıkarılmaya çalışılan bir grup kiracının ve tam bu ortamda onların imdadına yetişen uzaylı yaratıkların öyküsünü anlatır. Yapımcıları arasında Steven Spielberg’in de yer aldığı, yazar kadrosunda Pixar’ın önemli ismi Brad Bird’ün de yer aldığı film, bilhassa dönemin ruhunu ve popüler sinemasına dair doneleri bünyesinde barındıran, keyifli bir seyir deneyimi vadediyor.

A League of Their Own (1992)

Spor filmleri familyasında gerçek yaşamdan esinlenen hikâyesiyle dikkat çeken bu ana akım Penny Marshall filmi, II. Dünya Savaşı sırasında erkeklerin çoğunluğu cephede olduğu için, ABD’de kadın oyunculardan kurulu beyzbol takımlarının oluştuğu bir döneme götürür bizleri. Beyzbolla zerre alakaları olmamasına rağmen bu spora inanılmaz bir yetenekleri olduğunu keşfeden iki kardeş Dottie ve Kit’in hikâyesini anlatan filmde, aynı zamanda, vaktiyle çok iyi bir koçken alkol problemi nedeniyle gözden düşen Jimmy’nin de öyküsünü izleriz. Tom Hanks, Geena Davis, Lori Petty ve Madonna gibi isimlerin yer aldığı oyuncu kadrosuyla da dikkat çeken film, dönemin ve bu sporun meraklıları için de ilginç, duygusu yüksek bir seyirlik.

Hurricane Streets (1997)

Çekildiği yıl Sundance Film Festivali’nin yıldızlarından birine dönüşen Morgan J. Freeman imzalı bu film, Amerikan bağımsız sinemasının 90’lı yıllardaki minimal ve iyi örneklerinden biri. Marcus adlı ergen bir erkek çocuğunun hikâyesine odaklanan yapım, babası çoktan ölmüş, annesi de insan kaçakçılığından hapse düşmüş olan Marcus’un ve mahalleden arkadaşlarının daha iyi bir hayata sahip olmak için çırpındıkça daha da battıkları bir dolu olaya şahit eder bizleri. Film, en başta da belirttiğimiz üzere Sundance’te büyük ilgi görmüş, henüz ilk uzun metrajlı filmini çeken Freeman’a festivalde En İyi Yönetmen Ödülü getirmişti.

Invisible Waves (2006)

Transistor: Love Story (2001) ve Last Life in the Universe’le (2003) Cannes, Venedik gibi önemli festivallerde övgüye boğulan, her zevke uygun olmayan zorlayıcı tarzıyla izleyicisinin ufkunu genişletmeyi şiar edinen Taylandlı yönetmen Pen-Ek Ratanaruang imzalı bu film, kız arkadaşının ölümüne sebep olan, polisten kaçmak ve vicdanıyla baş başa kalmak için Macau’ya kaçan Kyoji adlı bir adamın öyküsünü anlatır. Kyoji ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın sebep olduğu trajediden uzak kalamayacaktır! Japonya’nın yıldız oyuncusu Tadanobu Asano’nun varlığıyla da dikkat çeken film, çekildiği sene Berlin Film Festivali’nde yarışmıştı.

The Headless Woman (2008)

Gerçeğin ve gerçekötesinin kıyısında berisinde takılıp kaldığımız 2000’li yılların sinemasını yapan müthiş isimlerden biri olarak Lucretia Martel, arabasıyla “bir şeye” çarpan şehirli bir kadının, birini öldürmüş olabileceğine dair duyduğu şiddetli paranoyaya odaklanır. Vero adlı kadın, yaşadığı bu garip deneyimin ardından giderek hayatının kontrolünü kaybediyormuş gibi hisseder… Martel’in olağanüstü bir yönetmenlik sergilediği filmini 2000’li yılların şu ana kadarki en iyi filmleri arasında saymak birçokları için mümkündür.

The Strange Thing About The Johnsons (2011)

Ayin – Hereditary ve Ritüel – Midsommar’la bir anda korku sinemasını değiştirmeye namzet genç ustalar arasına adını yazdıran, Bong Joon-ho, Guillermo Del Toro gibi birçok sinemacının geleceğin en önemli yönetmenleri arasında saydığı Ari Aster’in 30 dakikalık süresiyle neredeyse orta metraj bir filme yaklaşan kısa filmi The Strange Thing About The Johnsons, baştan sona gerilimi iliklerinizde hissedeceğiniz, rahatsız edici, provoke edici bir yönetmenlik gösterisi âdeta. Baba, oğul ve anne arasındaki ürkütücü bir ilişkiye kamerasını çeviren Aster’in filminin her yaşa ve mideye uygun olmadığını da belirtelim. Filmi Aster’in Vimeo kanalından izlemek için link‘e tıklamanız yeterli.

Okja (2017)

Bong Joon-ho’nun Netflix’in yapımcılığında çektiği ve Cannes Film Festivali’ndeki varlığı o dönem tartışmalara sebep olan filmi Okja, yönetmenin sinemasına dair birçok unsuru bünyesinde barındıran, ancak aynı zamanda onun filmografisinde en ayrıksı duran filmlerinden biri. Hayvanlar üzerinden milyarlar kazanmanın hayalini kuran büyük bir şirkete karşı, küçük bir kızın devcileyin bir domuz olan dostunu korumak için verdiği mücadeleye odaklanan Okja, hayvan haklarına dair sağlam vurgusu ve et tüketimine dair sert eleştirileriyle de dikkat çeker. Film aynı zamanda Tilda Swinton, Jake Gyllenhaal, Paul Dano, Woo-Sik Choi, Steven Yeun gibi uluslararası yıldızlarla dolu bir oyuncu kadrosuna sahip.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information