Advertisement

Hayatı durdurmadan başkalarının ve kendimizin sağlığını gözetmek suretiyle evdeki yaşantımıza hep birlikte devam ettiğimiz şu günlerde sinema salonlarında buluşamıyoruz, ancak aynı filmlerde buluşamayacağımız anlamına da gelmiyor bu. Sizler için hazırladığımız ve sinemaya dair yeni kapılar aralamasını umduğumuz film listelerimizin beşincisiyle karşınızdayız. Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi adını verdiğimiz 10 filmlik listemizin bugünkü versiyonunda Maren Ade gibi yeni neslin efsanelerinden Luchino Visconti gibi bir ustaya, Robert Altman’dan Kathryn Bigelow’a dek geniş bir yelpazeden damıtılmış filmler söz konusu. Kabul buyrun.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listelerinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastagi ile paylaşabilirsiniz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #5

People on Sunday (1930)

Robert Siodmak, Curt Siodmak, Edgar G. Ulmer, Fred Zinnemann ve Billy Wilder gibi efsanevi bir kadroyu bir araya getirir People on Sunday. Sinema tarihinin gizli kalmış en önemli hazineleri arasında sayılabilecek film, bir grup genç Alman sinemacının kolektif çalışmasının ürünüdür. Hem belgesel ve kurmaca hem de klasik anlatı sineması ve avangart arasında kurduğu eşi bulunmaz denge ile öne çıkan bu benzersiz yapım, bir haftasonu, bir grup gencin hayatlarından kesitler sunmasının yanında, Weimar Cumhuriyeti dönemi Almanya’sının da gündelik hayatına dair birçok done sunar.

The Red Shoes (1948)

Efsanevi ikili Michael Powell ve Emeric Pressburger’ın en başarılı filmleri arasında kolaylıkla sayabileceğimiz The Red Shoes’un, Andersen’in aynı isimli masalının serbest bir uyarlaması olduğunu söyleyebiliriz. Film, ünlü bir bale kumpanyasına katılan ve “Kırmızı Pabuçlar” isimli bir balede baş balerinliğe yükselen bir bale sanatçısının hikâyesine ve bu süreçte yaşadıklarına, yer yer gerilime dahi yaklaşacak bir zengin bir anlatı ile odaklanıyor. Jack Cardiff imzalı göz alıcı sinematografisiyle, technicolor yönteminin sınırlarını zorlayan bu yapım, bir balerinin kusursuz olmak için gösterebileceği fedâkarlıkları çok güçlü bir dramaturjiyle perdeye yansıtıyor.

The Leopard (1963)

Giuseppe Tomasi di Lampedusa’nın aynı isimli romanından uyarlanan The Leopard, 1860’larda Sicilya’da geçen bir dönem filmidir. Cannes’dan Altın Palmiye kazanmış olan film, sosyal ayaklanmaların yükselişini ve aristokrat sınıfının gücünün sarsılışını bir aile üzerinden ele alır. Visconti bu dönüşümü görkemli bir çöküş anlatısı olarak kurgular ve gücünü kaybetmekte olan sınıfın içinde bulunduğu durumu epik bir başyapıta evirir. Burt Lancaster, Alain Delon, Claudia Cardinale gibi oyuncuların yer aldığı göz kamaştırıcı oyuncu kadrosu, müthiş sanat yönetimi ve diyaloglarından ziyade sembolizmle The Leopard 60’lar dünya sinemasının zirve noktalarından birine işaret eder.

The Long Goodbye (1973)

Usta yönetmen Robert Altman, Çifte Tazminat – Double Indemnity, Birleşen Kalpler – The Big Sleep ve daha birçok film noir klasiğine kaynaklık eden romanların yazarı Raymond Chandler’ın aynı isimli romanını sinemaya yansıtırken, karakterinin içinde bulunduğu ruh hâlini 70’lerin atmosferiyle günceller. Watergate Skandalı, Vietman Savaşı, 60’ların özgürlükçü havasının dağılması gibi etkenlerle baskılanan bireylerin uyumsuz hâlinin vücut bulmuş hâli gibidir filmin merkezindeki özel dedektif. Elliot Gould’un performansıyla beyazperdede cool’un tanımını güncellediği The Long Goodbye, yenilikçi kamera açıları ve John Williams imzalı müzikleriyle Yeni Hollywood hareketi ve neo-noir‘ın en çarpıcı örneklerinden biri.

The Ascent (1977)

Sovyet sinemasının keşfedilmeyi bekleyen yönetmenlerinden Larisa Shepitko’nun son ve en bilinen filmidir The Ascent. II. Dünya Savaşı’nın en çetin günlerinde, birliklerinden koparan ve Nazi sempatizanı Belarus’ta bir köye sığınmak zorunda kalan iki Sovyet askerine odaklanır. Fakat tahmin edileceği üzere bu süreç pek de kolay olmayacaktır. The Ascent kağıt üzerinde bir savaş filmi olarak gözükse de, sinema tarihinin duygusal ve fikirsel anlamda en yoğun savaş anlatılarından biri olması itibarıyla benzerleri arasından kolaylıkla sıyrılır. Metinsel zenginliğinin yanında bu yapım, oyunculuktan sinematografiye bir sinema filmini oluşturan unsur açısında da müthiş bir kalite sunar. The Ascent bir izleyenin asla unutamayacağı, hatta birden çok kez izlemek isteyeceği türden bir şaheser.

Valley Girl (1983)

80’li yılların şekerli şurup kıvamlı gençlik filmlerine hem çok benzeyen, hem de onlardan karakterlerini ele alış biçimiyle ayrılan, popüler 80’ler filmleri kadar kadri kıymeti bilinmeyen gerçek bir kült film Valley Girl. Yönetmeni Martha Coolidge’in kariyer zirvesi olarak da anabileceğimiz, başrollerinde gencecik Nicolas Cage ve Deborah Foreman’ın yer aldığı filmde, iki farklı uçtan bir genç kız ve bir genç erkeğin ilişkisine odaklanırız. Bunlardan biri punk tavrını iliklerine kadar hissettiğiniz Randy’dir. Diğeriyse Los Angeles’ın steril banliyölerinden birinde yaşayan, popüler kültürü damardan zerk etmiş Julie. İkili yakınlaştıkça dünyalarının o kadar da ayrı olmadığını keşfeder filmde… Filmin Modern English, Men at Work, Sparks gibi isimlerin yer aldığı soundtrack çalışması da en az film kadar dikkat çekicidir.

Strange Days (1995)

Bin yılın son demlerine denk gelen bu film, milenyumun eşiğindeki yakın bir gelecekte, 1999 yılını 2000’e bağlayan son günlerde geçen olayları konu eder. Eski bir polisken, şimdilerde sokaklarda kanunsuz yollarla geçimini sağlayan Lenny, bir nevi ırklar arası savaşa dönüşen sokak olaylarının gölgesinde kendi işine bakarken, Los Angeles’ı bekleyen büyük bir komplonun ortasında bulur kendisini. Kathryn Bigelow’un imzasını taşıyan, senaryosunu James Cameron’un yazdığı bu seksi ve enerji dolu bilimkurgu klasiği, kesinlikle 90’lı yılların en underrated filmlerinden biridir.

Reprise (2006)

Thelma (2017), Oslo, 31 August (2011) gibi kalburüstü filmlerin yönetmeni Joachim Trier’in ilk uzun metrajlı filmi olma hüviyetindeki Reprise, yazarlık hayali kuran hırslı Erik ve Phillip adlı iki çocukluk arkadaşının hikâyesini konu eden, sanatçı olmanın anlamı, başarının tanımı gibi konulara kafa yoran ve Oslo’yu mesken tutan son derece stilize bir yapıt. Trier’in iki arkadaşın hikâyesini ve hırslarını müthiş bir olgunlukla anlattığı filmin İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazandığını da belirtmek gerek.

Everyone Else (2009)

2000’li yılların başında kısa filmleriyle gönüllerimizi fetheden, 2016 yapımı başyapıtı Toni Erdmann’la adını sinema tarihinin unutulmazları arasına yazdıran Alman yönetmen Maren Ade’nin imzasını taşıyan bu film, inişli çıkışları ilişkilerine şahit olduğumuz Chris ve Gitti’nin hikâyesine odaklanır. Tanıştıkları bir başka çiftle beraber ilişkileri yeni bir sınav veren âşıkların yaşadıklarını anlatırken Ade, her zamanki gibi “iki insanın yakınlığının sınırlarını” yeniden keşfeder. Birgit Minichmayr’e Berlin Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandıran film, aynı festivalden Jüri Büyük Ödülü de getirmiştir.

Night Moves (2013)

Bu yıl son filmi First Cow’la Berlin Film Festivali’nde yarışan ABD’li yönetmen Kelly Reichardt’ın imzasını taşıyan Night Moves, ekstrem bir eylem planlayan çevreci bir grubun üyeleriyle tanıştırır bizleri. Josh ve Dena, tüm dünyaya ibret vesikası olabilecek şiddetli bir eylem planlıyordur. Lakin bu eylemin hazırlık aşamasında öyle şeyler yaşanır ki, dünyayı değiştirme planları hayatlarının değiştiği olaylar silsilesine neden olur. Jesse Eisenberg ve Dakota Fanning gibi genç yıldızların varlığıyla da dikkat çeken film, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışmıştı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information