Kendimizi ve başkalarını korumak için eve kapandığımız şu günlerde fiziksel olarak yan yana gelemiyoruz, ama hala hep birlikte yapabileceğimiz çok şey var; filmleri izlemek ve birbirimizle paylaşmak gibi… Bu fikirden yola çıkarak her gün sizlerle 10 filmlik bir liste paylaşmaya karar vermiş ve Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi adını verdiğimiz bu listelerden ilkini dün sizlerle paylaşmıştık. Yeni bir film, yeni bir yönetmen keşfetmeye, ön yargıları, konforlu alanları geride bırakıp sinemanın iyileştirici gücüyle tanışmaya vesile olabilecek filmlere yer vermeye çabaladığımız listelerin ikincisinde Taviani Kardeşler, Ernst Lubitsch, Andrzej Zulawski, George A. Romero, Hirokazu Koreeda, Claude Chabrol gibi dünya sinemasının ustalarının filmlerinin yanı sıra sürpriz filmler de yer alıyor.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi’nin birinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastag’i ile paylaşabilirsiniz. 

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #2

The Lost World (1925)

90’lı yılların gişe canavarı Jurassic Park’ta Steven Spielberg dinozorları hayata döndürür ve popüler sinemanın en ikonik filmlerinden birine imza atar. Ancak Spielberg’ten uzun yıllar önce, Jurassic Park’a da ilham veren Arthur Conan Doyle’un aynı adlı romanından uyarlanan bu 1925 yapımı filmde, yönetmen Harry. O. Hoyt tarih öncesi dev yaratıkların hali hazırda hayatta olduğu bir hikâye anlatmaya soyunmuştur. Dönemin en pahalı filmlerinden biri olan The Lost World, dev dinozor maketleri ve dev setleriyle bugün bile ihtişamını koruyan nostaljik bir popüler kültür harikası.

To Be or Not To Be (1942)

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sını terk etmek zorunda kalan sinemacılardan biri olan usta yönetmen Ernst Lubitsch, yazar Melchior Lengyel’in kısa öyküsünden yola çıkarak çektiği filminde bir tiyatro kumpanyasının dâhil olduğu eğlenceli bir casusluk öyküsü anlatır. Hitler’in, hem de henüz savaş sürerken ve Hitler hali hazırda iktidardayken sert biçimde eleştirilip, tiye alındığı ilk filmlerden biri olan 1942 yapımı bu klasik, unutulmaz müzikleriyle de Oscar adaylığı kazanmıştı.

This Man Must Die (1969)

Fransız Yeni Dalgası’nın en şahsına münhasır isimlerinden biri olan Claude Chabrol’ün kariyerindeki en güçlü yapıtlardan biridir 1969 yapımı This Man Must Die. Nicholas Blake’in romanından sinemaya uyarlanan filmde Chabrol, oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu bir oyuncunun peşine düşen baba Charles’ın hikâyesine odaklanır. Chabrol’ün Avrupa kıtası dışında da tanınmasına vesile olan filmlerden biri olan yapıt, sunduğu müthiş gerilim ve dönemin ötesinde anlatısıyla bugün de izleyicisine çok şey vaat ediyor.

O Lucky Man! (1973)

İngiliz sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olan Lindsay Anderson’ın imzasını taşıyan O Lucky Man!, Britanyalı sıradan bir genç olan Mick’i merkeze alan filminde 70’li yılların politik atmosferine dair son derece zekice kurgulanmış bir hicve imza atar. Filmde bir kahve şirketinin satış mümessili olarak tanıdığımız Mick, otoritenin arzusunu yerine getirmekten gayrı arzusu olmayan bir karakter olarak mesleği gereği birçok ilginç simayla karşılaşır ve asıl arzusunun ne olduğunu sorgulamaya başlar… 1973 yılında Cannes Film Festivali’nde gösterilen, Altın Küre ve BAFTA adaylıkları kazanan yapım Lindsay Anderson’la tanışmak için doğru bir adres.

Martin (1977)

Daha çok Yaşayan Ölülerin Gecesi – Night of the Living Dead ve devamında çektiği zombi filmleriyle tanınan George A. Romero’nun kariyerinin sadece zombi filmlerinden ibaret olmadığı malum. Yönetmenin korku janrında çektiği en iyi filmlerinden biri olan Martin, vampir olduğuna ve kana susadığına inanan genç bir adamın öyküsünü anlatır. Yönetmenin kendi filmleri arasındaki kişisel favorisi olduğu söylenilen 1977 yapımı bu kanlı başyapıt, geceyarısı seyirliklerine hasret olanlar için biçilmiş kaftan. Martin’in her zevke ve mideye hitap etmediğini belirtmekte de yarar var. Ama bir denemekten de zarar gelmeyeceği aşikar.

Kaos (1984)

Avrupa sinemasının istikrarlı isimleri Paolo ve Vittorio Taviani kardeşlerin imzasını taşıyan 1984 yapımı Kaos, gerçekçi analizleriyle tanınan ünlü İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun beş öyküsünü temel alan bir filmdir. Ülkenin yeni bir yüz yılın başlangıcında geçirdiği buhranı müthiş örneklerle gözler önüne seren Kaos, İtalya’nın geçmişine, İtalya’dan insan portrelerine ve ülkenin yakın tarihine ilgi duyanlar için de nimet niteliğindedir. İtalya’nın Oscar’ı niteliğindeki Donatello Ödülleri’ne sekiz dalda aday olup En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan film, En İyi Yabancı Film dalında da Altın Küre adayı olmuştu.

On the Silver Globe (1988)

Polonya’nın en önemli sinemacılarından ve sinemanın en çılgın yaratıcılarından biri olan Andrzej Zulawski’nin imzasını taşıyan 1988 yapımı On the Silver Globe, bilimkurgu türünün en “garip”, en ilginç örneklerinden biridir. Yeryüzünden ayrılan ve başka bir gezegende koloni kurmaya karar veren bir grup astronotun hikâyesine odaklanan filmin yapım aşaması da olaylı geçmiş, Zulawski filmin çekimlerine siyasi iktidarın baskısıyla 1978’de ara vermek zorunda kalmış, ülkedeki politik değişimler neticesinde ancak 1988’de film tamamlanabilmiştir.

After Life (1998)

Son olarak Arakçılar – Manbiki kazoku ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye uzanan Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın imzasını taşıyan 1998 yapımı After Life, ölmüş insanların ruhlarının ilk uğrak yerinin, hayatları boyunca yaşamaya devam edecekleri, ne mutlu anılarını canlandıran uhrevi bir büronun hikâyesine odaklanır. Gelen yeni ölmüş insanların, onların anılarının ve burada çalışanların hikâyesini takip ettiğimiz filmde Koreeda ölüme ve ölümden sonraki hayata dair son derece nahif bir anlatı ortaya koyar. After Life, birçokları tarafından yönetmenin ve 90’lı yılların en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilir.

Bitter Dream (2004)

İran sinemasının zirve yaptığı bir dönemde adından söz ettiren yönetmen Mohsen Amiryoussefi’nin imzasını taşıyan 2004 yapımı bu enfes film, tam anlamıyla saklı kalmış bir hazine niteliğinde. Politik nosyonunu son derece ilginç hikâyesinin içine yağ gibi sızdırmayı başaran, mizahıyla şaşkınlıklara sevk eden Bitter Dream, Esfendiyar adlı bir gasılhane görevlisinin hikâyesini konu eder temelde. Esfendiyar mesleği gereği ölülere ve ölüme çok yakındır ama ölüm kendi kapısını çaldığında hazırlıklı olacak mıdır? Bu sorudan yola çıkan yönetmen Amiryoussefi, başrol oyuncusu Abbas Esfendiari’nin de leziz ekran personasıyla seyrine doyum olmaz bir yapıta imza atar. Filmin Cannes Film Festivali’nden En İyi İlk Film ödülüyle döndüğünü de belirtelim.

The Selfish Giant (2013)

Yönetmen Clio Barnard bu ilk uzun metrajlı filminde Oscar Wilde’dan esinle kaleme aldığı özgün senaryodan yine kendisinin çektiği nefis bir büyüme hikâyesi koyar ortaya. 13 yaşlarında iki erkek çocuğu Arbor ve Swifty, dışlanmış hissettikleri mahallelerinde dost olmuşlardır. Ancak hurdacı Kitten’la tanıştıktan sonra ilişkilerindeki dinamik değişmeye başlar. 2013 yapımı film Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapmış, gösterildiği birçok festivalden ödüllerle ve övgülerle ayrılmıştı.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information