Advertisement

Sosyal mesafemizi korumak adına evde kaldığımız bu günlerde, sinemanın büyüsünü hâlâ yaşabilmek adına paylaştığımız, Evde Sinema adını verdiğimiz izleme listelerinin bugün on birincisini sizlere sunuyoruz.

Bugünkü seçkide Britanya Yeni Dalgası’nın en güzide örneklerinden The Loneliness of the Long Distance Runner, Türkiye sinemasının gizli cevherlerinden Bitmeyen Yol, Jodorowsky’nin karanlık masalı Santa Sangre ve Zulawski’nin veda filmi Cosmos gibi birbirinden kayda değer yapımlar yer alıyor. Bu on filmlik listenin, tıpkı daha öncekiler gibi sinematik ufkumuzu genişletebilmek adına ziyadesiyle faydalı olacağını düşünüyoruz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listelerinin önceki bölümlerine buradan ulaşabilirsiniz.

*İzleme listesi için hazırladığımız görseli aşağıdan indirebilir, Instagram ve Twitter’dan bizleri etiketleyerek #birliktegüzel hastag’i ile paylaşabilirsiniz.

Evde Sinema: Günlük İzleme Listesi #11

The Loneliness of the Long Distance Runner (1962)

Britanya Yeni Dalgası’nın en önemli figürlerinden biri olan Tony Richardson’ın yönetmen koltuğunda olduğu The Loneliness of the Long Distance Runner, hırsızlık yaparken yakalanan genç Colin Smith’in ıslahevine gönderilmesiyle yaşadığı dönüşüme odaklanıyor. Islahevinin yöneticisi, Colin’in potansiyelini fark edince onu bir uzun mesafe koşucusu olması konusunda cesaretlendirir. Çünkü böylece hem bu genç adamın hayatına bir amaç katacağını düşünmektedir hem de kendi yönettiği ıslahevinden bir şampiyon çıkacak, kendisi de bundan fayda sağlayacaktır. Anlatısının merkezinde yer alan spor dalını işçi sınıfının şık bir alegorisine dönüştüren film, 60’lar İngiliz sinemasının en iyilerinden biri kuşkusuz.

Bitmeyen Yol (1967)

Türkiye sinemasında sosyal gerçekçi damarın belki de en güçlü olduğu yıllarda çekilen Bitmeyen Yol, bu başlık altında değerlendirilen filmler arasında asla atlanılmaması gereken, en başarılı yapımlardan biri. Duygu Sağıroğlu, filmin hem yönetmen koltuğunda oturuyor, hem de senaryoda onun imzası var. Sinemamızda etkisi hâlâ süren kent-taşra ikilemine çok etkili bir yerden yaklaşan film, Türkiye halklarının bu çift yönlü yolda asla sonu gelmeyen -ya da gelmeyecek- bir yolculukta olduğunun altını ustaca çiziyor. Filmin biçimsel olarak da dönemine göre oldukça yenilikçi bir yerde durduğunu ve kimi sahnelerde karakterlerin ruh hâlini yansıtırken gerçeküstücü bir üsluba yaklaştığını eklemekte fayda var.

All Night Long (1982)

Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Chantal Akerman, bu görece az bilinen şaheserinde seyirciyi bir gece boyunca Brüksel’e konuk ediyor. Bazıları diğerlerine göre daha uzun olan kısa hikâyelere, hatta anlara şahit oluyor film boyunca. Evlerinde, barlarda oturan insanlar, bir şeyler bekleyen insanlar, gece saatlerinde şehrin sokaklarında yürüyen insanlar… Zamanla, bu izlediklerimizin yalnızlığa ve aşka dair bir bütünün parçası olduğunu fark ediyoruz. Akerman’ın minimum düzeyde diyalog kullanarak kurduğu bu bütünlüklü yapıyla klasik anlatı kalıplarına karşı güçlü bir meydan okumaya kalkıştığı da pekâlâ söylenebilir. Jim Jarmusch’un 80’lerin en iyi 10 filminden biri olarak işaret ettiği All Night Long, yeni deneyimlere açık sinefiller için benzersiz ve romantik bir deneyim sunuyor.

Santa Sangre (1989)

Gerçeküstücü sinemanın en büyük isimlerinden Alejandro Jodorowsky’nin imzasını taşıyan Santa Sangre, iki sirk sanatçısının oğlu olan, hâlihazırda akıl hastanesinde tutulan genç bir adamın başından geçenleri, geçmişi de şimdiyi de kapsayacak geniş bir düzlemde ve yönetmene yakışacak bir uçarılıkta ele alır. Film kolları kesilen anne ile oğlun kurduğu ilişki üzerinden narsist, sadomazoşist ve pornografik bir hikâye yaratır. Din, delilik ve aşka dair alt başlıkların olduğu Santa Sangre, Jodorowsky sinemasında bir korku filmi olmaya en yakın yapım olduğu gibi bir yanda da tuhaf bir şekilde eğlenceli, karnavalesk bir yapı sunar. Santa Sangre, kalıplara sığdırmanın mümkün olmadığı, sinemanın en yaratıcı zihindenlerin birinden çıkmış tuhaf bir masal.

Reconstruction (2003)

Danimarkalı yönetmen Christoffer Boe’nin senaryosunu Mogens Rukov ile birlikte yazdığı sıra dışı filmi Reconstruction, tekinsiz ve melankolik atmosferiyle dikkat çeken bir ilk film. Sorunlu bir ilişki yaşamakta olan Alex, yine o sıkıntılı gecelerin birinde barda bir kadınla tanışır ve ona âşık olur. Daha sonra sevgilisi ve bu yeni kadın arasında kalarak zorunlulukla bir seçim yapacak ama yaptığı seçimler sonrasında inanılmaz olaylarla karşılaşacaktır. 24 saatlik bir zaman diliminde geçen, ana karakterin ilişki yaşadığı iki kadına da aynı oyuncunun hayat vermesiyle katmanlanan bu psikolojik yönü ağır basan romantik drama, çekildiği yıl Cannes Film Festivali’nde en iyi ilk filme verilen Altın Kamera ödülünün sahibi olmuştu.

The Aura (2005)

2006 yılında kaybettiğimiz Arjantinli yönetmen Fabián Bielinsky’nin ölmeden kısa bir süre önce tamamladığı ikinci uzun metrajlı filmi The Aura, Buenos Aires’li bir taksidermistin hikâyesine odaklanır. Zanaati nedeniyle herkesten farklı çalışan bir zihne sahip olan Esteban, hiç kimsenin peşine düşemeyeceği o mükemmel suçu işlemeye dair fanteziler kurmaktadır. Günün birinde ormanda avlanmak için arkadaşından aldığı davet, onu tam da istediği gibi bir ortamın içinde bırakır. Yönetmenin kısa kariyeri boyunca iki kez çalıştığı Arjantinli usta oyuncu Ricardo Darín’in incelikli performansıyla da öne çıkan film, Bielinsky’nin karanlık dehlizlerle dolu senaryosuyla son anına kadar ilgiyi yüksek tutan bir yakın dönem hazinesi.

Under the Bombs (2007)

Lübnan ve İsrail arasında 2006 yılında yükselen gerilim, İsrail’in başlattığı bombardımanla zirveye tırmanmıştı. Lübnanlı yönetmen Philippe Aractingi’nin imzasını taşıyan Under the Bombs tam olarak bu savaş atmosferinde ve olağanüstü şartlar altında çekilen, bu şartlar dâhilinde Lübnan’a giderek ablası ve oğlunu arayan bir kadınla, ona yardımcı olan bir taksi şoförünün hikâyesine odaklanan nefes kesici bir film. Venedik ve Sundance gibi prestijli festivallerde övgüye boğulan film, yakın dönemde Orta Doğu coğrafyasında yaşananlara dair en çarpıcı anlatılardan biri.

Life Feels Good (2013)

Polonyalı sinemacı Maciej Pieprzyca’nın imzasını taşıyan Life Feels Good, izleyicisini 80’li yıllara götürüyor ve sıradan bir ailenin hikâyesini, ailenin engelli üyesi Mateusz’un bakış açısından anlatıyor. Uzun yıllar bitkisel hayatta olduğu düşünülen, aslen etrafındaki her şeyin farkında olan Mateusz üzerinden ülkenin ve ailesinin geçirdiği dönüşüme odaklanan filmde Ida’dan da hatırlayacağımız Polonyalı genç oyuncu Dawid Ogrodnik antolojilere girecek cinsten bir performans sergiliyor.

Cosmos (2015)

Possession, La femme publique, Gümüş Küre – Na srebrnym globie, La note bleue gibi hepsi birbirinden özgün ve dâhil oldukları türü baştan aşağı yenileyen anlatıların yönetmeni Andrzej Zulawski’nin imzasını taşıyan Cosmos, ustanın 2016 yılındaki vefatı öncesinde tamamladığı son filmi aynı zamanda. Filmde Parisli Fuchs, işsiz kaldığı bir dönemde romanını yazmak için şehrin dışında konumlanan bir konuk evine yerleşir. Ancak bu evin sakinleri ve evin etrafında olan garip olaylar Fuchs’un zihnini allak bullak edecektir… Zulawski’nin bir kez daha türler arası bir anlatıya imza attığı bu alttan alta politik film, Locarno Film Festivali’nde ona En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazandırmıştı.

The Prayer (2018)

Bilhassa Lynchian öğeler taşıyan 2004 yapımı Kırmızı Işıklar – Feux rouges ile dikkatleri üzerine çeken Fransız oyuncu ve yönetmen Cédric Khan’ın imzasını taşıyan The Prayer, uyuşturucu bağımlısı Lucas’ın, bağımlılıkla mücadele edebilmek için kendisini kapattığı manastırda yaşadıklarına odaklanıyor. Bağımlılık ve din kavramlarını yeniden sorgulayan, anlattığı hikâyeyi giderek daha da derinleştiren yalın bir kurgu sunan The Prayer, Berlin Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’yle (Anthony Bajon) dönmüştü.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information