Weimar Cumhuriyeti’nin gelecek vaat ettiği günlerde, iki savaş arasının o sıkıntılı döneminde en verimli çağını yaşayan Alman Dışavurumculuğu aslında köklerini dünya savaşının öncesine kadar götürebileceğimiz bir akım. Resimden heykele, edebiyattan sinemaya, mimariden müziğe ve dansa kadar birçok farklı sanat dalında izlerini bulabileceğimiz dışavurumculuk, öznel bir bakış açısı ile dünyayı sunan, gerçekliği bu bakış açısına göre bozan, modifiye eden ve değiştiren bir yaklaşım sunar. Fiziksel gerçekliği ortaya koymaktan ziyade sunduğu şey, duygusal deneyimin anlamını açığa vurmaktır. Bu sebeple kabaca endişe, sıkıntı olarak çevirebileceğimiz angst kelimesi ile iç içedir. Çünkü, iki savaş arasında, izole Weimar Cumhuriyeti vatandaşının içinde bulunduğu durum da budur. Fakat dönemin Alman sinemasını sadece dışavurumculukla sınırlamak da hata olacaktır. Zira o dönem Almanya’dan birçok farklı türde filmler çıkmış ve bu filmler de sinema sanatının geleceğinde ciddi etkiler bırakmıştır. Doğrudan dışavurumculuğun devamı olarak niteleyebileceğimiz film noir‘ı dışarıda bırakarak, Weimar sineması olarak da adlandırılan, erken dönem Alman sinemasının etkilediği 6 film türü listesini derledik.

Erken Dönem Alman Sinemasının Etkilediği 6 Film Türü

Distopik Bilimkurgu

Distopya, ilk kez filozof John Stuart Mill tarafından kullanılmış bir terim. Ütopyanın, totaliter ve baskıcı bir rejim etrafında, olumsuz taraftan yeniden karakterize edilmesi üzerine kurulu olan bu kavram altında değerlendirilebilecek ilk kültür ürünleri, edebiyat alanında ortaya çıkmıştır. Daha sonrasında sinemada da distopik anlatılar görülmeye başlanmıştır. İlk ve en başarılı distopik bilimkurgu filmlerinden biri Fritz Lang imzalı Metropolis’tir kuşkusuz. Distopyanın imkânlarının sinemada politik anlatılar sunabilmek için kullanılmasının önünü açan film, bu türün sonraki başyapıtlarından Bıçak Sırtı – Blade Runner ya da Karanlık Şehir – Dark City gibi yapımları da özellikle set tasarımı açısından etkilemiştir. Politik açıdan baktığımızda ise Metropolis’in Dünyanın Durduğu Gün – The Day the Earth Stood Still, Alphaville ve Elysium gibi filmlerin temelini attığını söyleyebiliriz.

Metropolis’in en önemli başarılarından biri de insan ve makineyi bir araya getiren bir karakterin görselleştirilmesindedir. Robotların insan suretinde gizlenmesi fikriyle Terminatör gibi bilimkurguların da bir öncülü olan bu başyapıtta gördüğümüz makine-insanın, Star Wars serisinin en akılda kalan karakterlerinden droid C-3PO’nun tasarımına oldukça benzediğini söyleyebiliriz.

Gotik Korku Filmleri

Alman Dışavurumculuğu’nun en bilinen eserlerinden bazıları, başta Robert Weine’ın başyapıtı Dr. Caligari’nin Muayenehanesi – Das Cabinet des Dr. Caligari ve sinemanın ilk vampir filmlerinden olan F.W. Murnau’nun çektiği Nosferatu olmak üzere, korku türüne aittir. O dönem Alman toplumunun içinde bulunduğun çalkantılı durumun güçlü bir yansımasını teşkil eden bu filmlerin etkisi, çağımızın korku filmlerine dek uzanmaktadır.

Universal’ın canavar filmleri furyasının en bilinen eserlerinden 1931 tarihli Dracula’nın görüntü yönetmeni Karl Freund’un daha önce Weimar döneminin korku filmlerinden 1920 tarihli Der Golem’de de çalışmış olması, bu dönemin çağdaş korku filmleri üzerindeki etkisinin somut bir örneği olarak karşımıza çıkar. Freund, bir yıl sonra ise bir başka Universal yapımı Mumya – The Mummy’yi yönetmiştir.

Doğrudan korku filmi olarak tanımlanamayacak olsa da, Alman Dışavurumculuğu’nun gotik etkisini Tim Burton’ın başta Makas Eller – Edward Scissorhands olmak üzere tüm birçok eserinde ya da Darren Aronofsky’nin ilk uzun metrajlısı Pi’de görebilmek mümkündür.

Dağ Filmleri

Almancada Bergfilme olarak adlandırılan dağ filmleri, Weimar sinemasının en önemli türlerinden biridir. Aynı zamanda jeoloji alanında çalışan bir bilim insanı olan Arnold Fanck’in yönettiği Der heilige Berg (1926), Stürme über dem Mont Blanc (1930) ve S.O.S. Eisberg (1933) gibi, gişede ciddi başarılar elde edilen yapımlarla bilinen bu alt türün önemli oyuncularından olan Leni Riefenstahl, tartışmalı propaganda filmlerinden önce Mavi Işık – Das blaue Licht isimli bir dağ filmi çekmiştir.

Stüdyo yerine, büyük ölçüde gerçek mekânlarda çekilen dağ filmlerinin günümüzdeki yansımalarına; Türkiye televizyonlarında da çokça yayınlanmış, Sylvester Stallone’lu Dağcı – Cliffhanger ve görsel efekt dalında BAFTA adayı olmuş Dikey Limit – Vertical Limit’i gösterebiliriz. Bu kurmaca filmler yanında, Meru ve bu yılın başında En İyi Belgesel Oscarı’nı kazanan Free Solo gibi belgeseller de dağ filmlerinin güncel mirasçıları olarak sayılabilir.

Fantastik Epik Filmler

Sanat tarihinin fantastik anlatılarının birçoğu, bir noktada Bin Bir Gece Masalları ile ilişkilidir. Weimar sinemasından çıkan fantastik filmler de kökenini bu efsanevi metinden alır. Buna örnek olarak, Ernst Lubitsch’in 1920 tarihli filmi Sumurun’u ve Lotte Reiniger imzalı animasyon klasiği Prens Ahmet’in Maceraları – Die Abenteuer des Prinzen Achmed’i gösterebiliriz. Bu yapımlar, Hollywood’dan çıkan birçok fantastik hikâyeye kaynaklık etmiştir diyebiliriz. Öyle ki, bugünlerde Guy Ritchie’nin yönettiği yeniden çevirimi ile gündeme gelen Disney klasiğine adını veren Aladdin, Die Abenteuer des Prinzen Achmed’in karakterlerinden biridir.

O dönemin Alman sineması büyük bir endüstri olmasının da etkisiyle, büyük ölçekli epik maceralara da ev sahipliği yapmıştır. Bu filmlerden Joe May imzalı Hint Mezarı – Das indische Grabmal zweiter Teil ve Fritz Lang’ın yönettiği Örümcekler – Die Spinnen, hikâyelerinin merkezinde yer alan mistik kavramlar ve kayıp medeniyetler gibi ögelerle Indiana Jones serisi gibi Hollywood yapımlarına giden yolu açmıştır.

Fantastik epik denilince akla gelen ilk film olarak tanımlayabileceğimiz Yüzüklerin Efendisi – The Lord of the Rings’in öncülü de Weimar sinemasından çıkmıştır. Fritz Lang’in, devasa savaş sahneleriyle, ateş üfleyen ejderhalarıyla, iki bölüm olarak gösterilmesiyle sessiz dönemin en epik filmlerinden biri olan Die Nibelungen, Peter Jackson imzalı serinin erken bir yol göstericisi olmuştur.

Seri Katil Filmleri

Epik anlatıların yanında, erken dönem Alman sinemasında sıklıkla seri katillerle karşılaşıyoruz. Dr. Caligari’den Das Wachsfigurenkabinett’teki Karındeşen Jack varyasyonuna bunun birçok örneğini verebiliriz. Hatta G.W. Pabst’ın Pandora’nın Kutusu – Die Büchse der Pandora’sında Karındeşen Jack yine bir karakter olarak yer alır. Ama bu dönemin en bilinen seri katil hikâyesi tartışmasız Fritz Lang’ın Bir Şehir Katilini Arıyor – M’idir. Düsseldorf Vampiri adıyla da tanınan gerçek bir katil olan Peter Kürten’den esinle yaratılan bu film, gerçek hayattan kökenini alan Zodiac gibi filmlerin ilk örneklerinden biridir.

Oda Dramaları

Kökenini oda tiyatrosu geleneğinden alan, karakterlerin psikolojisine odaklanan bu filmlerin temelini dönemin birçok başyapıtının senaryosundan imzası bulunan Carl Mayer’ın attığını söyleyebiliriz. Bu filmlerin en belirgin özellikleri, sınırlı sayıda mekân kullanılması ve oyunculuğa ağırlık verilerek arayazılara daha az başvurulmasıdır. Murnau’nun Son Adam – Der letzte Mann’ını bu alt türün en önemli örneği olarak işaret edebiliriz. Bu yaklaşımın sinema tarihindeki en belirgin yansımalarını Bergman sinemasında görebiliriz. Özellikle yönetmenin Oda Üçlemesi’ni oluşturan filmlerinde bu etki adeta tavan yapar.

Kaynak: BFI, Taste of Cinema

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi