Terry Gilliam, iflah olmaz bir hayalperesettir ve tüm filmlerinde bunun izlerine rastlanabilir. Bu hayal gücünü bazen devletin yarattığı baskı ortamı tetikler, bazen de kişisel hayatlardaki olumsuz detaylar. Böyle bir yaklaşımla sinema yolcuğuna başlamış olan Terry Gilliam’ın filmlerinde hayalle gerçeğin sıklıkla birbirine karıştığını görürüz. “Gerçek” diye dayatılan her şeyden kaçarak kendi özgür alanında filmler yaratmış bir yönetmenin rüya projesinin de bir Don Kişot uyarlaması olmasına şaşırmamak gerek. Uzun yıllardır üzerinde çalıştığı bu projeyi The Man Who Killed Don Quixote adıyla hayata geçirebilmesinin şerefine, en kötüden en iyiye Terry Gilliam filmlerini listeledik.

Katkıda Bulunanlar: Alp Karaçaylı, Ozan Aytaş, Güvenç Atsüren, Batu Anadolu

Ekin Can Göksoy, Utku Ögetürk, Sezen Sayınalp,

Özge Yağmur, Nil Güllü, Burak Ülgen, Övgü Avcıer

En Kötüden En İyiye Terry Gilliam Filmleri

11. The Zero Theorem – Sıfır Teorisi (2013)

Brazil’le sinem tarihinin en başarılı distopik anlatılarından birini ortaya koyan Terry Gilliam’ın, benzer sularda yüzden en bir film çekiyor oluşu The Zero Theorem’i daha ilk andan itibaren ilgi çekici kılan bir durum. Toplumdan izole bir şekilde hayatına devam eden bir bilgisayar dahisinin, dünyanın bir hiç olarak sona ereceği fikrine dayanan Sıfır Teorisi’ni kanıtlama çabalarına ortam olduğumuz film, Gilliam’ın dekor ve set tasarımları konusunda başarısının bir göstergesi olarak nitelenebilir. Lakin, fikri ve söylemsel anlamda bir bağlama oturamayan yapısı The Zero Theorem’i Terry Gilliam filmografisinin en zayıf halkalarından biri yapıyor. Çağımızın en etkileyici oyuncularından Christoph Waltz’un varlığı da bunu tersine çevirmeye yetmiyor maalesef.

10. The Brothers Grimm – Çılgın Kardeşler (2005)

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Rapunzel, Hansel ve Gratel, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız… Tüm insanlığı ortak kültüründe çok önemli yere sahip masalların yazarları olan bilinen Grimm Kardeşler’le filmlerinde masalsı ögelere ve sonsuz bir hayal gücüne sıklıkla rastladığımız Terry Gilliam’ın isimlerini yan yana getiren The Brothers Grimm, ne yazık ki, vaat ettiklerinin altını dolduramayan bir film olarak dikkat çekiyor yönetmenin filmografisinde. Matt Damon ve Heath Ledger tarafından canlandırılan karakterin yazar kişilikleriyle değil, bir çeşit üç kağıtçılar olarak istediğimiz film, bu ikiliyi masalsı bir maceranın içerisine yerleştiriyor. Bu hâliyle The Brotherss Grimm’in gülmece unsurları da barındıran fantastik bir macera filmi olduğunu söyleyebiliriz.

9. The Imaginarium of Doctor Parnassus – Dr. Parnassus (2009)

The Imaginarium of Doctor Parnassus; çok iyi bir hikâye anlatıcısı olan Terry Gilliam tarafından, ortada anlatılacak hikâye olduğu sürece önemli olan tek şeyin o hikâyenin anlatılması fikri üzerine inşa edilmiş bir yapım. Terry Gilliam bu filmde yüksek dozda sembolizm ve okült ögeler kullanarak hikâyesini anlatmayı seçiyor. 1000 yaşındaki Doktor Parnassus’un Gezgin Tiyatro’suyla birlikte Londra’nın ortasında fantastik, nahif ve komik bir büyülü dünya kuruyor. Film sembollerle aşk, mutsuzluk, mükemmellik, kötülük, zayıflık gibi insani duyguları kafamıza nakşederken bir yandan da insanlığın teknolojik gelişmelerle birlikte artan bencilliğine ve saf bilgi yerine hedonizmi tercih etmesine değiniyor.

Ayrıca film üzücü bir anekdotla dikkat çekiyor. Heath Ledger’ın hayatını kaybetmesiyle birlikte çekimlerine ara verilen film, daha sonra senaryonun değiştirilmesiyle ve Ledger’ın kalan sahnelerinin Jonny Deep, Jude Law ve Colin Farrell tarafından canlandırılmasıyla tamamlanıyor.

8. The Adventures of Baron Munchausen – Baron Munchausen’in Maceraları (1988)

Daha tek bir karesi dahi çekilmeden, uğrana 2 milyon dolar harcanan bir proje The Adventures of Baron Munchausen. Daha önce de usta çek yönetmen Karel Zeman’ında bir filmine konu olan 18. yüzyıl aristokratı Baron Munchausen’ın atıldığı birbirinden fantastik maceralı izliyoruz film boyunca. Bu maceralar, Ay’a yolculuğu da, dev bir deniz canavarı tarafından yutulmayı da kapsıyor. Doğrudan bir fikir üretmek yerine, maceraların kendine odaklanan The Adventures of Baron Munchausen, belki Gilliam’ın en iyi filmlerinden biri değil ama uzu bucağı olmayan bir hayal gücünün tavizsiz bir yansıması. Yönetmenin masallarla ve fantastik anlatılarla arasının son derece iyi bilinen bir durum olduğunu düşünürsek, bu iddialı yapımın sunacağı seyir keyfini de kestirmek pek zor değil.

7. Jabberwocky (1977)

Terry Gilliam’ın tek başına yönettiği ilk uzun metrajlı film olma özelliğini taşıyan Jabberwocky, yönetmenin de bir üyesi olduğu efsanevi komedi topluluğu Monty Pytnon’ın imza attığı filmlere yakın bir ton taşıyor. Dennis Cooper adındaki genç bir kasabalı buluyor filmin merkezinde. Macera ya da başarı gibi konularda herhangi bir hevesi olamayan bu genç, filme adını veren canavar Jabberwocky tarafından tehdit edilen bir kasaba ve krallığın kendini umudu konumunda buluyor. Hikâyenin çıkışı açısından da, tarihi atmosferde geçene absürt ve fantastik bir komedi olmasıyla Monty Python çizgisine yakın duran filmin oyuncu kadrosunda da bu ekipten isimler yer alıyor. Jabberwocky, henüz bir sinemacı olarak net bir tarz oturtamamış olsa da Terry Gilliam’ın yönetmenliğe başladığı ilk günlerden beri ne denli geniş bir hayal gücüne sahip olduğunun eğlenceli bir kanıtı.

6. Fear and Loathing in Las Vegas – Vegas’ta Korku ve Nefret

Vietnam Savaşı’nın sürdüğü 1972 yılında, bir spor dergisi adına çalışan Raoul Duke (Johnny Depp), Vegas’ta düzenlenecek motor yarışını değerlendirmek için avukatı Dr. Gonzo (Benicio del Toro) ile yolculuğa çıkar. Yolculukları boyunca kullandıkları uyuşturucu yaşamla bağlantılarının kopmasına sebep olur. Karşılaştıkları otostopçu genç (Tobey Maguire) ile Barbra Streisand’ın tablolarını yapan Lucy ise, Amerikan Rüyasına yaptıkları yolculuğu sıra dışı hâle getirir. Raoul ve Gonzo yaşadıkları ortamdan sürekli kaçmayı ve onu yadsımayı hayat felsefesi hâline getirirler. Yabancılarla tanışma fikri, her ikisi için çekici olduğu kadar aynı zamanda korku verici bir duyguda yaratır. Gilliam, Hunter S. Thompson’un aynı adlı romanını filme uyarlayarak, savaşın, bireylerin kendi dünyalarına sırt çevirmelerini ve kaçışlarını mercek altına alıyor.

5. The Fisher King – Balıkçı Kral (1991)

Terry Gilliam’ın imzası olarak niteleyebileceğimiz masalsı ögelerle gerçekçi atmosferin bir araya gelişindeki zarafet ve nahiflik The Fisher King’ın yönetmenin en dokunaklı filmlerinden biri olmasının altına yatan birincil etkendir belki de. Bir skandal sonrası kariyeri dibe vurmuş eski bir radyocuyla, New York’ta olduğunu düşündüğü masal objesi Kutsal Kadeh’i arayan bir evsizin arasındaki bağa odaklanarak buradan çok dokunaklı damar yakalar buradan yönetmen Gilliam. Başrollerinde Jeff Bridges ve Robin Williams gibi ana akım sinemasının iki önemli aktörünü barındıran The Fisher King, sunduğu anlatı bağlamında Hollywood’a yakın dursa da yönetmenin hayal gücü odaklı dokunuşlarıyla özgünleşmiştir. The Fisher King, ana akım sinemasının Terry Gilliam usulü başarılı bir örneği olarak özetlenebilir belki de.

4. Tideland (2005)

Çocukluğun güçlü hayal dünyası içinde gerçekle fantazinin birbirine karıştığı bu Terry Gilliam filmi, Alice Harikalar Dünyası’nı hatırlatan masalımsı bir yapıda ilerlemekte. Jodelle Ferland’ın canlandırdığı Jeliza-Rose karakteri, oyuncak bebek kafalarını kendine ait bir parça gibi parmağına geçirerek onlarla sosyalleşen bir kız çocuğu. Bunun gibi, aslında monolog olan diyaloglar sayesinde tanıdığımız Jeliza-Rose, aynı zamanda eroin bağımlısı bir babaya sahiptir. Jeliza-Rose’un travmatik ögelerin büyük yer kapladığı hikâyesinde, küçük kızın bu travmatik durumlarla, hayal dünyasına kaçarak mücadele ettiğini izliyoruz. Film, farklı bir kız çocuğunun hikâyesini bize, bir rüya-kâbus balonunun içindeymişiz gibi sunuyor. Bu bağlamda Tideland’in, Terry Gilliam sinemasının en önemli özelliğini, tüm filmleri içinde belki de en karanlık tonda yansıttığını söyleyebiliriz.

3. Time Bandits – Zaman Haydutları (1981)

Kevin’ın hayatına bir gece ansızın altı haydut cüce girer. Bu andan itibaren masalsı gerçeklikle örülü serüveni de başlar. Cücelerin tanrıdan kaçırdıkları ve zamanda boşluklar yaratan kadim harita ile çağlar arasında yolculuk yaparlar ve tarihte iz bırakmış kişilerle tanışırlar. Hikâye boyunca Kevin, yaşadıkları deneyimi anlamlandırmaya çalışırken; cüce dostları ise ganimet avcılığı ile zengin olma peşindedir. Gilliam filmografisinin ilk örneklerinden olan Time Bandits, bir çocuğun çağlar arasında yaptığı masalsı yolculuğa eleştirel bir gözle bakmanın en sürükleyici örneklerinden birisi durumunda. Aynı zamanda saf iyiliği ve saf kötülüğü simgeleyen tanrı-şeytan çatışmasının, ironik diyaloglar aracılığıyla aktarıldığını görmek de mümkün. Daha sade biçimde tanımlamak gerekirse, her türlü olaya karşı sorgusal yaklaşılan çocukluk dönemine yapılmış bir övgü olarak da nitelendirilebilir Time Bandits.

2. 12 Monkeys – 12 Maymun (1995)

Chris Marker’ın fotoğraf ve filmin doğasını, birbirleriyle olan ilişkisinin girift yapısını biçimsel stratejisinin merkezine oturtan 1962 tarihli başyapıtı La Jetée, sinema tarihinde oldukça özel bir iz bırakmış durumda. Birçok yönetmenin favori filmleri arasında yer alan La Jetée, Terry Gilliam’ın belki de en meşhur filmi olan 12 Monkeys’e de ilham kaynağı olmuş durumda. Aynı zamanda bu yaz finalini yapan 4 sezonluk aynı isimli bir diziye de hayat verdiğini düşünürsek hem Marker’ın hem Gilliam’ın filminin bilim kurgu janrı ve bu janr içinde bir alt tür olarak “zaman yolculuğu” filmleri içinde önemli bir referans noktası olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

12 Monkeys 1997’de gerçekleşen ve dünya nüfusunun neredeyse tamamını yok eden bir virüs salgınından sonra başarabilenler dünyayı terk ederken bunu başaramayanlar yer altına çekilmiştir. Yer altına çekilen toplulukla yaşayan James Cole’un (Bruce Willis) görevi bir çeşit zaman makinesi ile geçmişe dönmek ve virüs için bir tedavi geliştirmeye çalışan bilim adamlarına yardımcı olacak bilgiler bulmaktır. La Jetée’de insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan olay 3. Dünya Savaşı iken, 12 Monkeys’de bu bir çeşit virüs hâlini almıştır. Gilliam, kıyameti getirecek tehlikeyi çağın paranoyasına oldukça uygun bir biçimde revize etmiştir. Aynı zamanda, gerçek tehlikenin farkında olan vatandaşların, bireylerin devleti, bürokrasiyi ve sorumlu insanları bir türlü uyaramaması, kendini dinletememesi, insanları çaresiz bir edilgenliğe hapsetmiştir. Yaklaşan tehlikeyi bilmek ve buna karşın bir önlem alamamanın getirdiği her an teyakkuz hâlinde olma zorunluluğu, kesif bir paranoyayı beraberinde getirir. Kullandığı çeşitli eğik açılarla bu paranoya ve delilik hâlini hem filmin tüm arka planını kaplayan bir sis bulutu gibi kullanan hem de bütün karakterlerini bu paranoyaklık hâlinde gösteren Gilliam, 12 Monkeys ile bilimkurgu sineması için önemli yapıtaşlarından birine imzasını atmıştır.

1. Brazil (1985)

Distopik bir gelecekte geçen, 1985 yapımı Brazil, Terry Gilliam’ın renkli ve hayalperest dünyasına girmek için en uygun film olarak nitelenebilir. Aynı zamanda birçok eleştirmen tarafından usta yönetmenin magnum opus’u olarak gösterilmesi de tesadüf değil. George Orwell’in 1984’ü ile paralellikler taşıyan bir biçimde, oldukça karanlık bir gelecek tablosu çizer Brazil. Devletin tüm despotluğu ile vatandaşları boyunduruk altına aldığı, aynı zamanda gelişen teknolojinin de insanları bir çeşit mekanik kafese hapsettiği bu gelecekte gerçekten mutlu olunabilecek tek yer hayallerdir. Renkli hayaller ile devletin karmaşık, kendini ciddiye aldığı ölçüde komik olan bürokratik işleyişi arasında görsel bir karşıtlık kuran Gilliam, aynı zamanda kurgusal anlamda bu iki zıtlığı birbirine karıştırır. Bir noktadan sonra hayal ve gerçek birbirine karışır, ayırt etmekte zorlanırız.  Terry Gilliam’ın “Hayal Gücü Üçlemesi”nin ikinci filmi olan Brazil -ilk film Time Bandits, son film ise The Adventures of Barun Munchausen- yönetmenin hayal dünyasına olan tutkusunu peliküle yansıttığı fütüristik bir şiir gibidir. Orwell’ın 1984’ünün yanı sıra Fellini’nin başyapıtı  ‘ ½’un filmin ilham kaynaklarından olduğu düşünülünce, filmin neden hem Gilliam’ın sinematografisine giriş için en uygun film olduğu anlaşılabilir. Ayrıca, filmin hayal dünyasının renkliliği ile bürokrasi ve gündelik yaşamın kesif bunaltıcılığını birbirine karıştıran melez dünyası, bugün dahi güncelliğini korumakta. ‘Brazil’in Gilliam’ın filmografisinde hâlâ aşılamayan bir zirve olarak yerini koruması, bugün bile etkileyiciliğini hiç kaybetmemiş olma gücünden kaynaklanıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi