Ödül sezonunda adından söz ettirecek filmlerin netlik kazanmayı başladığı ağustos ayına girmemizle birlikte, En İyi Uluslararası Film Oscarı için yarışacak, Oscar aday adayı filmler de açıklanmaya başladı.

Mayıs ayında düzenlenen 72. Cannes Film Festivali ödül sezonunda iddialı olabilecek ilk filmleri sinemaseverler ile buluştururken, Venedik ve Toronto film festivallerinin de bu yılki programlarını açıklaması ile birlikte bu sonbaharda adından söz ettirecek filmler iyice belirgin bir hâl almaya başladı. Buna bir de dağıtımcıların ödül sezonunda iddialı olacağına inandıkları filmler için bu dönemde, yani eylül-aralık ayları arasında vizyon tarihleri belirlemeleri eklenince, bu yılki ödül sezonuna ilk adımları atmış olduk.

Ödül sezonunun start almasıyla birlikte bu yıl En İyi Uluslararası Film Oscarı (eski adıyla Yabancı Dilde En İyi Film) için yarışacak filmler de belli olmaya başladı. En İyi Uluslararası Film Oscarı aday adayını belirleyen ilk ülke Cezayir oldu. Cezayir bu yıl Oscar yarışında ülkeyi temsil etmesi için, dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nde yapan Papicha’yı seçti. Cezayir’in ardından Gürcistan, İsviçre, İran, Güney Kore ve Filistin gibi ülkeler de bu yılki aday adaylarını belirlediler.

Şu ana kadar açıklanan En İyi Uluslararası Film Oscarı aday adayları şu şekilde:

En İyi Uluslararası Film Oscarı Aday Adayları

Bağlılık – Aslı – Türkiye

Türkiye’nin bu yılki En İyi Uluslararası Film Oscarı aday adayı Semih Kaplanoğlu’nun yeni filmi Bağlılık – Aslı oldu. Kız Kardeşler ve Sibel gibi önemli festivallerde adından söz ettiren filmlerin olduğu bir yılda Oscar aday adayı olarak Semih Kaplanoğlu’nun yeni filminin seçilmesi bu kararın arkasındaki sebeplerin sorgulanmasına neden oldu.

Bu yılki aday adayını ASİTEM, BİROY, BSB, FİYAB, SENARİSTBİR, SETEM, SESAM, SE-YAP, SİNEBİR, TESİYAP gibi sinema meslek birliklerinin yanı sıra ÇASOD, FİLM-YÖN, SENDER, SİNESEN, SİYAD, SODER ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü temsilcilerinden oluşan seçici kurul belirledi.

Papicha – Cezayir

Dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yapan Papicha, izleyicileri 1997 yılının Cezayir’ine götürüyor. Ülke, erkek egemen düzenin hakim olduğu bir İslam devleti kurmak isteyen teröristlerin elindedir. Bu teröristlerin zorbalıklarından en çok etkilenenlerin başında ise yaşamları, giyinme tarzları, bedenleri kontrol altında tutulan kadınlardır. Başı açık gezen kadınların bile cezalandırıldığı bu dönemde, genç bir moda tasarım öğrencisi olan Nedima, kampüsteki arkadaşlarını bir defile düzenlemeye ve tüm yasakları delmeye ikna eder. Papicha, daha önce belgesel filmlere imza atan Mounia Meddour’un ilk uzun metraj kurmaca filmi.

Shindisi – Gürcistan

Gürcistan’ın bu yılki seçimi Lost Killers, Schussangst, Der Mann von der Botschaft gibi filmlerle Locarno ve Cannes gibi festivallere konuk olan Dito Tsintsadze’nin son filmi Shindisi oldu. Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’a askeri müdahalede bulunmasının ardından yaşananları konu alan film, Shindisi’de kıstırılan Gürcistan askerlerine yardım etmek için hayatlarını riske atan köylülerin hikâyesini anlatıyor.

And Then We Danced – İsveç

Bu yıl Gürcistan’ın en dikkat çekici filmi dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde beğeniyle karşılanan And Then We Danced olsa da, eşcinsel bir dansçıyı merkezine alan filmin Gürcistan tarafından Oscar aday adayı olarak seçilmeyeceğini tahmin etmek çok da zor değildi. Neyse ki Gürcistan-İsveç-Fransa ortak yapımı olan film, İsveç’in Oscar aday adayı oldu. Levan Akin’in yönettiği film, film, kimliğini keşfetme arayışında olan Merab’ın yer yer eğlenceli, yer yer ise hüzünlü hikâyesini konu alıyor. Küçük yaştan beri dans grubunda en iyi olmak ve bu sayede sıkışıp kaldığı hayatından kaçmak isteyen Merab, gruplarına Irakli adında yeni bir dansçının katılmasıyla kendisini hiç beklemediği bir ikilemin içinde buluyor. İlk başta rakibi olarak gördüğü Irakli’ye karşı farklı duygular hissetmeye başlayan Merab, bu duygular aracılığıyla kendini ve bedenini keşfetmeye başlıyor.

Wolkenbruchs wunderliche Reise in die Arme einer Schickse – İsviçre

Thomas Meyer’in aynı adlı romanından uyarlanan Wolkenbruchs wunderliche Reise in die Arme einer Schickse, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Zürih Film Festivali’nde yaptıktan sonra bu yıl İsviçre’de vizyona girdi ve gişede oldukça başarılı bir performans sergiledi. Romantik komedi türündeki film, Zürih’te yaşayan Ortodoks Yahudilerin hayatlarına ışık tutuyor. Sınıf arkadaşı Laura’ya aşık olduktan sonra Ortodoks Yahudi ailesinin kendisi için belirlediği hayatın kendisine göre olmadığını fark eden Mordechai Wolkenbruch’ın hikâyesini anlatan filmin yönetmen koltuğunda Michael Steiner oturuyor.

Finding Farideh – İran

İran’ı bu yıl Oscar yarışında bir belgesel temsil edecek. Azadeh Musavi ve Kurosh Atai’nin yönetmenliğini üstlendiği Finding Farideh, Hollanda’da yaşayan İranlı bir kadın olan Eline Farideh Koning’in hikâyesini anlatıyor. 40 yıl önce Hollandalı bir aile tarafından evlatlık alınan Farideh, yıllar sonra cesaretini toplayarak İran’a dönüyor ve biyolojik ailesini bulmaya çalışıyor. Bir yandan ailesi olduğunu iddia eden üç aileyle görüşüp DNA testleri yaptıran Farideh, bir yandan da İranlı kimliğini ve kültürünü keşfetme şansı yakalıyor.

Gisaengchung – Güney Kore

Beklendiği gibi Güney Kore’nin bu yılki Oscar aday adayı Bong Joon-ho imzalı Parasite – Gisaengchung oldu. 72. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönerek Güney Kore adına bir ilke imza atan Gisaengchung’un ülkeye En İyi Uluslararası Film kategorisinde ilk Oscar adaylığını da kazandırması bekleniyor. Her biri eşsiz karakterlere sahip dört kişilik bir ailenin yaşadıkları çalkantılı hayatı derinlemesine inceleyen film, son iki filmini İngilizce çeken yönetmenin on yıl sonra Korece olarak çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Joon-ho yeni filminde hayatları iç içe geçen iki ailenin hikâyesi üzerinden ülkesinde sınıf farklılıklarına ışık tutuyor.

It Must Be Heaven – Filistin

Filistin sinemasının önemli isimlerinden Elia Suleiman’ın yeni filmi It Must Be Heaven, dünya prömiyerini yaptığı 72. Cannes Film Festivali’nde beğeniyle karşılandı. Altın Palmiye için yarışan film, hem FIPRESCI Ödülü’nün hem de Mansiyon Ödülü’nün sahibi olarak festivalden iki ödülle dönmeyi başardı. Yapımcıları arasında Nuri Bilge Ceylan filmlerinde de aynı görevini üstlenen Zeyno Film‘in yer aldığı film, Suleiman’ın New York’tan Paris’e dünya üzerindeki farklı şehirleri gezerek kendi memleketi Filistin’le paralellik kurmaya çalışmasının hikâyesini anlatıyor. Oyuncu kadrosunda Suleiman’a Gael García Bernal eşlik ediyor.

In the Life of Music – Kamboçya

Caylee So ve Sok Visal’ın yönettiği In the Life of Music, Kamboçya’nın en önemli müzisyenlerinden Sinn Sisamouth’un yorumuyla popülerlik kazanan Champa Battambang şarkısının farklı jenerasyonlardan üç kişinin hayatını nasıl etkilediğini inceliyor. Üç farklı on yılda geçen üç farklı bölüm hâlinde anlatılan hikâye, Kızıl Kmerler hareketinin iktidara gelmesiyle dünyaları değişen üç kişinin hayatına ışık tutuyor. Champa Battambang’ın farklı jenerasyonlar üzerindeki etkisi, Kamboçya’nın geçirdiği değişimi yansıtıyor.

Todos Cambiamos – Panama

Panama’nın bu yılki En İyi Uluslararası Film Oscarı aday adayı Arturo Montenegro’nun yönetmenliğini üstlendiği Todos Cambiamos oldu. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film, evli ve çocuklu bir adamın cinsiyet değiştirerek kadın olmaya karar vermesinin ardından yaşananları konu alıyor.

Systemsprenger – Almanya

En İyi Uluslararası Film kategorisinde sık sık adaylık almayı, hatta ödüle uzanmayı başaran ülkeler arasında yer alan Almanya’nın bu yılki Oscar aday adayı, Nora Fingscheidt imzalı Oyunbozan – Systemsprenger oldu. Dünya prömiyerini yaptığı 69. Berlin Film Festivali’nde Alfred Bauer Ödülü’nün sahibi olan film, İstanbul Film Festivali’nin de aralarında bulunduğu birçok festivali ziyaret etti ve adından övgüyle söz ettirmeyi başardı. Systemsprenger, benzerine pek rastlamadığımız bir büyüme hikâyesini beyazperdeye taşıyor. Film, öz annesi dâhil hiç kimse ya da herhangi bir kurum tarafından istenmeyen Benni isimli dokuz yaşında bir kız çocuğunun sisteme karşı tek başına direnmeye çalışmasını konu alıyor.

Tõde ja õigus – Estonya

Anton Hansen Tammsaare’nin 1926-1933 yılları arasında arasında yayınlanan beş romanlık serisinden uyarlanan Tõde ja õigus, Estonya edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen bu seriyi beyazperdeye taşıyor. 2011 yılında kısa filmi The Confession ile Oscar kazanan Tanel Toom’un ilk uzun metraj filmi olan Tõde ja õigus, Şubat ayında Estonya’da gösterime girdi ve sinemaseverler tarafından beğeniyle karşılandı. Senaryosunu da Toom’un kaleme aldığı film, izleyicileri 1872 yılının Estonya’sına götürüyor ve Robber’s Rise olarak bilinen çorak toprakları hayallerindeki verimli çiftliğe dönüştürmeye çalışan bir adamın gerçek ve adaleti bu topraklara getirmek için komşularına, ailesine ve inançlara karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Nuestras madres – Belçika

Belçika’nın bu yılki aday adayı, dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenlerin Haftası seçkisinde yapan Nuestras madres oldu. Cesar Diaz’ın yazıp yönettiği film, beğeniyle karşılandığı festivalden Altın Kamera ödülüyle dönmeyi başardı. Film izleyicileri iç savaşın başlamasına neden olan askerlerin yargı sürecinin tüm ülkenin gündemini meşgul ettiği Guetemala’ya götürüyor. İç savaşta mağdur olan insanların yaşadıklarının dinlendiği bu dönemde verilen bir ifade, genç bir antropolog olan Ernesto’yu hiç beklemediği bir yolculuğa doğru itiyor.

La mala noche – Ekvador

Gabriela Calvache’nin yazıp yönettiği La mala noche, son derece zeki ve güzel bir kadın olan Dana’nın geçimini sağlamak için para karşılığı erkeklerle birlikte olmaya başlamasını anlatıyor. Dana, elde ettiği kazancın büyük bir bölümünü bir mafya babasını vermek zorundadır. Dana, sevgi uğruna yapmak zorunda kaldığı bu işte iyidir. Yanlış bir şey yapmadığı takdirde özgürlüğüne kavuşabileceğine inanmaktadır, ama kızının hastalığı ve uyuşturucu bağımlılığı yüzünden bu özgürlüğün peşinde gitme planlarını sürekli ertelemektedir. Bir gün yaşanan sürpriz bir olay, kendisini esaret altında tutanlardan uzaklaşıp özgürlüğünü kazanması için gereken fırsatı sunar. Dana, etrafındaki erkekler için mükemmel kadındır, ta ki özgürlüğünü isteyene kadar.

Weathering With You – Japonya

2016 yılında Senin Adın – Kimi no na wa. ile adından övgüyle söz ettiren Makoto Shinkai, bu yıl yine dikkat çekici bir animasyon filmle sinemaseverlerin karşısına çıktı. Kaçarak Tokyo’ya gelen bir lise öğrencisinin havayı kontrol edebilen genç bir kızla tanışmasının ardından yaşananları anlatan Weathering With You, sinemaseverler tarafından beğeniyle karşılandı ve Japonya’nın bu yılki Oscar aday adayı olarak seçildi.

Evge – Ukrayna

Sensiz ve Seni Sevem gibi ödüllü kısa filmleriyle adından söz ettiren Nariman Aliev, bu yıl ilk uzun metrajlısı olan Evge ile sinemaseverlerin karşısına çıktı. Dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde yapan Evge, sonrasında ziyaret ettiği Bükreş ve Odessa gibi film festivallerinden ödülle dönmeyi başardı. Film, ölen oğlunun naaşını Kiev’den Kırım’a götürmek için diğer oğluyla birlikte yola çıkan Kırım Tatarı bir babanın hikâyesini anlatıyor.

A vida invisível – Brezilya

Karim Aïnouz’un dünya prömiyerini 72. Cannes Film Festivali’nde yapan son filmi A vida invisível, festivalde beğeniyle karşılandı ve Belirli Bir Bakış Ödülü’ne layık görüldü. Bu sonbaharda Toronto ve Londra gibi önemli festivallere de konuk olacak A vida invisível, bu sayede ödül sezonundaki şansını daha da artırabilir. Martha Batalha’nın romanından uyarlanan film, izleyicileri 1950’lerin Rio de Janeiro’suna götürüyor ve birbirlerinden habersiz şekilde aynı şehirde yaşayan iki kız kardeşin hikâyesini anlatıyor.

Monos – Kolombiya

Dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nden ödülle dönen Monos, daha sonra konuk olduğu 69. Berlin Film Festivali’nde de adından övgüyle söz ettirmeyi başardı. İzleyiciyi Latin Amerika’da dağlık bir bölgeye davet eden film; Rambo, Smurf, Bigfoot, Wolf ve Boom-Boom gibi lakapları olan gençlerin bulunduğu gerilla grubunun hikâyesini anlatıyor. İnsanları öldürmek için eğitilen bu gençler, yalnız kaldıkları ilk anda özlerine dönüyor, çocuk gibi davranıp hayatlarını yaşıyor ancak şiddete eğilimli tarafları çocukları yoldan çıkarıyor. Savaşın kaosunu ve saçmalığını, ergenliğin eşsiz bakış açısıyla inceleyen film, konusu itibariyle Sineklerin Tanrısı’nı anımsatıyor.

Un Traductor – Küba

300, The 33 ve Westworld gibi yapımlarla tanınan Rodrigo Santoro’nun başrolünü üstlendiği Un Traductor, Çernobil nükleer felaketinden etkilendikten sonra tedavi için Küba’ya gönderilen çocuklara tercümanlık yapmakla görevlendirilen bir profesörün hikâyesini anlatıyor. Rodrigo Barriuso ve Sebastián Barriuso’nun yönetmenliğini üstlendiği film, dünya prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde beğeniyle karşılandı.

El proyeccionista – Dominik Cumhuriyeti

2017 yılında Sundance Film Festivali’nde gösterilen Carpinteros ile adından söz ettiren José María Cabral’ın yazıp yönettiği El proyeccionista, bir film karesinde gördüğü bir kadına yakınlık duyan yalnız bir sinema makinistinin hikâyesini anlatıyor. Makinist, tek avuntusu olan bu film bir kazada kaybolunca, Dominik’in en ücra, en fakir semtlerinde bu kadını aramaya başlıyor.

Adam – Fas

Maryam Touzani’nin ilk uzun metrajlısı olan Adam, dünya prömiyerini Mayıs ayında 72. Cannes Film Festivali’nde yaptı. Senaryosunu da Touzani’nin kaleme aldığı film, Kazablanka’da 8 yaşındaki kızıyla birlikte yaşayan ve evinde ufak bir pastahane işleten Abla’nın hikâyesini anlatıyor. Genç, hamile bir kadın olan Samia kapısını çalınca, Abla’nın hayatı hiç beklemediği bir şekilde değişmeye başlıyor.

Honeyland – Kuzey Makedonya

Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nin Dünya Sineması – Belgesel bölümünde yapan Honeyland, Jüri Büyük Ödülü’ne layık görüldüğü festivalde, aynı zamanda En İyi Görüntü Yönetimi ve Jüri Özel Ödülü (Değişime Etki) ödüllerini de kazanarak festivalin en dikkat çekici filmlerinden biri oldu. Honeyland, Makedonya kırsalında arıcılıkla uğraşan bir ailenin yaşamına ışık tutuyor ve doğayla içi içe yaşayan bu ailenin göçebe arıcıların yanlarına taşınmasıyla bozulan düzeni yeniden sağlamak için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Hatice ve ailesinin verdiği bu mücadele, insanlık ile doğa arasındaki dengenin kırılganlığını da gözler önüne seriyor. Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un yönettiği belgesel Makedonya yapımı olsa da filmin dili Türkçe. Zira hikâyenin merkezinde yer alan arıcı aile Türkçe konuşuyor.

La Gomera – Romanya

12:08 East of Bucharest, When Evening Falls on Bucharest or Metabolism, Comoara gibi filmlerle tanınan, Rumen Yeni Dalgası’nın önemli isimlerinden Corneliu Porumboiu, bu yıl da yeni filmi La Gomera ile Cannes Film Festivali’nde adından söz ettirdi. Festivalde beğeniyle karşılanan filmin sinopsisi şöyle: Bir polis memuru, Kanarya Adaları arasında yer alan Gomera’da yozlaşmış bir iş adamını hapishaneden kurtarmaya niyetlidir. Ancak bunu başarabilmesi için önce oranın dilini öğrenmesini gerekmektedir. Ancak tıslama, tükürme ve ıslık çalma içeren bu yerel dili öğrenmek polis memurunun tahmin ettiğinden çok daha zor olacaktır.

Weldi – Tunus

2016 yılında Seni Seviyorum Hedi – Inhebek Hedi ile Berlin Film Festivali’nde En İyi İlk Film ödülünü kazanan Mohamed Ben Attia, geçtiğimiz yıl da ikinci uzun metrajlısı olan Weldi ile sinemaseverlerin karşısına çıktı. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivali’nde yapan Weldi, birçok ülkede bu yıl sinemaseverler ile buluşacak. Senaryosunu da Ben Attia’nın kaleme aldığı film, son derece parlak bir geleceğe sahip olan oğullarının IŞİD’e katılmak için Suriye’ye gittiğini öğrenen Tunuslu orta sınıf bir ailenin yaşadıklarını anlatıyor.

Instinct – Hollanda

Kara Kitap – Zwartboek ve Valkyrie gibi filmlerle tanınan ödüllü oyuncu Halina Reijn’in yönetmen koltuğuna oturduğu ilk film olan Instinct, dünya prömiyerini yaptığı 72. Cannes Film Festivali’nden ödülle dönmeyi başardı. Bu ay 44. Toronto Film Festivali’nde de gösterilecek olan film, tüm deneyimine ve uzmanlığına rağmen tedavi ettiği suçluya yakınlık duymaktan kendini alıkoyamayan bir psikiyatristin hikâyesini anlatıyor. Filmin başrollerinde Zwartboek ve Valkyrie’de Reijn ile birlikte rol alan başarılı oyuncu Carice van Houten ve Aladdin yeniden çevriminde Jafar’a hayat vererek dikkat çeken Marwan Kenzari yer alıyor.

Mali – Hırvatistan

Daha önce Sve dzaba, Kenjac, Zivot je truba gibi komedi filmlerine imza atan Antonio Nuic’in yazıp yönettiği Mali, dört yıl kaldığı hapisten çıktıktan sonra oğlunun velayetini almak için elinden geleni yapan eski bir suçlunun hikâyesini anlatıyor. Gerek yönetmenin daha önceki işleri, gerekse filmin festival karnesinin pek güçlü olmaması Hırvatistan’ın bu yıl Oscar yarışında iddialı olamayacağını düşündürüyor.

Hölmö nuori sydän – Finlandiya

2012 yılında kısa filmi Pitääkö mun kaikki hoitaa? ile Oscar adaylığı kazanan Selma Vilhunen, bu yıl yeni filmi Hölmö nuori sydän – Stupid Young Heart ile sinemaseverlerin karşısına çıktı. Dünya prömiyerini 69. Berlin Film Festivali’nin Generation 14plus bölümünde yapan film, bu ay 44. Toronto Film Festivali’nde de gösterilecek. Senaryosunu Pitääkö mun kaikki hoitaa? ile Oscar kazanan bir diğer isim olan Kirsikka Saari’nin kaleme aldığı film, lise öğrencileri olan Lenni ve Kiira’nın beklenmedik bir hamilelik yüzünden bir anda yetişkinlere özgü sorunlarla başa çıkmak zorunda kalmasını anlatıyor.

Akik maradtak – Macaristan

Zsuzsa F. Várkonyi’nin romanından uyarlanan Akik maradtak – Those Who Remained, dünya prömiyerini geçtiğimiz günlerde Telluride Film Festivali’nde yaptı. Daha çok kısa filmleriyle tanınan Barnabás Tóth’un yönettiği film, izleyicileri II. Dünya Savaşı’nın etkilerini atlatmaya çalışan Macaristan’a götürüyor ve genç bir kadının hikâyesi üzerinden, kayıp ve trajedi karşısında sevginin iyileştirici gücünü gözler önüne seriyor.

Ut og stjæle hester – Norveç

Per Petterson’un romanından uyarlanan Our Stealing Horses – Ut og stjæle hester, dünya prömiyerini yaptığı 69. Berlin Film Festivali’nden ödülle dönmeyi başardı. Liam Neeson’ın başrolünü üstlendiği Cold Pursuit ile Hollywood’a geçen Hans Petter Moland’ın yazıp yönettiği film, eşi öldükten sonra kırsala taşınan bir adamın beklenmedik bir karşılaşmanın ardından geçmişindeki önemli anları anımsaya başlamasını konu alıyor.

Así habló el cambista – Uruguay

Federico Veiroj’un yönettiği Así habló el cambista – The Moneychanger, 1950’lerden 1970’lere uzanan bir hikâye anlatıyor ve Güney Amerika boyunca uzanan bir kara para aklama şebekesinden git gide daha büyük belalara bulaşan Humberto’ya odaklanıyor. Yıllar geçtikçe kendisini daha da içinden çıkılmaz bir durumda bulan Humberto, sonunda kendisini bir ölüm kalım savaşının içinde buluyor. Film, dünya prömiyerini bu ay 44. Toronto Film Festivali’nde yapacak.

Dolor y gloria – İspanya

İspanya’nın bu yılki Oscar aday adayı beklendiği gibi Pedro Almodóvar‘ın yeni filmi Acı ve Zafer – Dolor y gloria oldu. Almodóvar’ın hayatından izler taşıyan film Mayıs ayında gösterildiği 72. Cannes Film Festivali’nde beğeniyle karşılandı ve usta yönetmenin son yıllardaki en iyi işlerinden biri olarak değerlendirildi. Başrollerini Antonio Banderas ve Penélope Cruz‘un paylaştığı film, yaşlanmakta olan film yönetmeni Salvador Mallo’nun anılarına ışık tutuyor. Günümüz ile geçmiş arasında mekik dokuyan film; Mallo’nun 60’lı yıllardaki çocukluğunu, ailesiyle Valencia’da bir köye göç etmesini, ilk aşkını, ilk ayrılığını, unutulmazı unutabilmek için yazmasını, sinema ile tanışmasını ve onun film yapmaya devam etmesini sağlayan boşluğu, o bir türlü kapanmayan boşluğu anlatıyor.

Delegacioni – Arnavutluk

İlk uzun metrajlısı olan Amnistia ile Berlin Film Festivali’nden ödülle dönmeyi başaran Bujar Alimani’nin yeni filmi Delegacioni, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Varşov Film Festivali’nde yaptı. Senaryosunu Artan Minarolli’nin kaleme aldığı film; 1990 yılında geçiyor ve komünist rejimin faaliyetlerini incelemek için Tirana’ya gelen Avrupalı bir delegasyona odaklanıyor. Bu arada bir devlet görevlisi, muhalif bir ismi tutukluğu olduğu hapishaneden çıkarıp başkente getirmek için uzun bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor.

Joy – Avusturya

2014 yılında ilk kurmaca filmi olan Macondo ile Berlin’de Altın Ayı için yarışan Sudabeh Mortezai, bu yıl da Joy ile önemli festivallerde adından söz ettirdi. Seks ticaretinin acımasız dünyasına çekilen Nijeryalı bir kadının hikâyesini anlatan film, dünya prömiyerini 75. Venedik Film Festivali’nden yaptıktan sonra Londra, Chicago, Hong Kong gibi festivalleri ziyaret etti. Mortezai’nin son filmi 38. İstanbul Film Festivali’nin de programında yer aldı.

Tu me manques – Bolivya

İlk uzun metrajlısı olan Dependencia sexual ile Locarno Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü kazanan Rodrigo Bellott, bu yıl yeni filmi Tu me manques ile sinemaseverlerin karşısına çıktı. Senaryosunu da Bellott’un kaleme aldığı film, oğlu Gabriel’in ölümünden sonra insanların Bolivya’ya göre çok daha az tutucu olduğu New York’a gelerek Gabriel’in erkek arkadaşı Sebastian ile yüzleşen Jorge’nin hikâyesini anlatıyor.

Araña – Şili

Son yılllarda Pablo Larraín ve Sebastián Lelio gibi sinemacıların filmleriyle Oscar Ödülleri’nde adını sıkça duyduğumuz Şili, bu yıl Oscar aday adayı olarak Andrés Wood imzalı Araña’yı seçti. 2004 yapımı Machuca ile dikkatleri üzerine çeken Wood, yeni filminde kamerasını 70’li yılların Şili’sine çeviriyor. El club, Neruda ve Ema gibi Pablo Larraín imzalı filmlerin senaristi olan Guillermo Calderón’un senaryosunu kaleme aldığı film; 70’li yıllarda işledikleri suçla ülkede tarihin seyrini değiştiren muhalif üç gencin hikâyesini anlatıyor. Bu eylemlere ülkede olayların seyrini değiştirirken bu üç arkadaşı sonsuza dek birbirlerinden koparacak bir ihaneti de barındırıyor. Bu ayın başında Toronto Film Festivali’nde gösterilen film, önümüzdeki ay da Chicago Film Festivali’ne konuk olacak.

The Painted Bird – Çekya

Stellan Skarsgård, Barry Pepper, Harvey Keitel ve Udo Kier gibi isimleri barındıran uluslararası bir oyuncu kadrosunu bir araya getiren The Painted Bird, Altın Aslan için yarıştığı 76. Venedik Film Festivali’nde beğeniyle karşılandı. Jerzy Kosinski‘nin romanından uyarlanan The Painted Bird, izleyicileri II. Dünya Savaşı dönemindeki Doğu Avrupa’ya götürüyor ve sığınacak bir yer ararken birbirinden ilginç karakterlerle yolu kesişen Yahudi bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Bu zorlu yolculuğu sırasında savaşın akıl almaz şiddetiyle yüz yüze gelen çocuk, savaş bittiğinde bir daha asla aynı olmayacaktır. 35mm filmle siyah beyaz formatta çekilen film, o dönemdeki Doğu Avrupa’nın vahşi ve primitif dünyasını beyazperdeye yansıtmayı amaçlıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi