Şilili yönetmen Pablo Larraín, 2008 yılında çektiği Tony Manero'da John Travolta'nın, klasikleşmiş Cumartesi Gecesi Ateşi - Saturday Night Fever'da canlandırdığı, filmine adını veren karakterine takıntı derecesinde hayran olan orta yaşlı bir erkeğin hikâyesini anlatmıştı. Larraín'i dünya sinemasının gelecek vadeden sinemacıları arasına sokan bu yapım, derinlikli bir karakter çalışması olmasının yanında, Pinochet döneminde yaşanan toplumsal kırılımlara ve kültürel kimlik gibi sosyoekonomik konulara dair önemli fikirler ortaya atıyordu. Bu yaparken de hikâyenin lokomotifi gibi konumlandırdığı Tony Manero karakteri ve Cumartesi Gecesi Ateşi filminin çok önemli parçaları olan müzik ve dansı, yer yer alaycı bir tonda, oldukça etkin kullanıyordu. Yönetmen,  aradan geçen ve bu süre zarfından kendini Hollywood'da da kabul ettirdiği 11 yılın ardından, yine müzik ve özellikle dansın ön planda olduğu Ema ile karşımıza çıkıyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz aylarda Venedik Film Festivali'nde yapan ve burada Altın Aslan için yarışan Ema'nın merkezinde dansla uğraşan bir çift var. Dansçı Ema (Mariana Di Girolamo) ve onun dans ettiği grubun koreografi Gaston'un (Gael García Bernal) hayatı evlat edindikleri çocuğun yol açtığı trajik bir durum sebebiyle altüst oluyor. İlk bakışta, ele aldığı konu açısından bir ilişki dramasına yakın duran film, Larraín'in cesur anlatı tercihleriyle, güçlü bir toplum eleştirisine ve özgürleşme hikâyesine evriliyor. Ema: Bildiğimiz Dünyanın Külleri Larraín, Ema'dan önce sinemadaki biyografi anlatılarına yenilikçi bir noktadan yaklaşan Neruda ve Jackie filmlerini çekmişti. İkisi de önemli tarihsel figürlere eğilen bu filmlerin, belki de en önemli özellikleri anlatılarını tamamen bu figürlere göre şekillendirmeleriydi. Şair Pablo Neruda'ya odaklanan film, bir yandan polisiyle bir takip hikâyesi anlatırken, diğer tarafta da bir edebiyatçının zihnine, politik duruşuna, toplum tarafından nasıl algılandığına dair çok katmanlı bir yapı kuruyordu. Jackie'nin asıl meselesi ise, erkeklerin egemen olduğu Beyaz Saray gibi bir cadı kazanında, eşini kaybetmiş bir kadının kendini var etme mücadelesiydi. Onu yaparken de tüm anlatının üstünü, karakterin içinde bulundu yas hâliyle örterek tedirgin edici bir sonuç elde ediyordu. Bu filmlerin ardından gelen Ema da, isimini tıpkı bu iki film gibi ana karakterin adından alıyor. Bu bağlamda Larraín'in önceki iki filmiyle bağlantı kurarken, anlatı tercihleri açısından benzer bir yol haritasını takip ediyor. Ema, çiftin hayatından ve yaşadıkları sorunlardan kesitler sunan bölümlerle bir dans performansının paralel kurguyla aktığı uzunca bir sekansla açılıyor. Bu sekansın genel anlatı kalıplarına kıyasla daha uzun olması elbet bir anlama geliyor. Çift bu performansın arasına giren anlarda, yaşadıkları sorunlarla ilgili tartışmalara tutuşuyorlar, olan biteni kendilerince yorumluyor. Bu anların arasına girdiği performansın ana dansçısının Ema, koreografının da eşi Gaston olduğu ortaya çıktıkça, anlatının seyri bir ilişki dramasından çok, Ema'ya odaklanan bir yapı kazanmaya başlıyor. Odak Ema'ya kaydıkça onun içinde yanan özgür olma, birey olma ateşi ile geleneksel aile kurumun arasındaki çatışma daha da belirginleşiyor. Muhafazakâr toplum yapısı, anne ya da kadın olmaya dair beklentiler, hatta Gaston'un ondan tercih etmesini beklediği dans türü Ema'yı sıkıştırıyor. Konvansiyonel anlatı stratejileriyle şekillenmiş anların bir dans gösterisi ile iç içe geçmesi, ana karakterin kendi tercihleri ve ona dayatılanların yarattığı ikileme benzer bir karmaşa ortaya çıkarıyor. Hele bir de bu dansın tam olarak kendi istediği değil de Gaston'un dayattığı türden olması Ema'nın yani ana karakterin ruh hâlinin, tıpkı Larraín'in önce filmlerinde…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

İlk bakışta, ele aldığı konu açısından bir ilişki dramasına yakın duran Ema, Pablo Larraín'in cesur anlatı tercihleriyle, güçlü bir toplum eleştirisine ve özgürleşme hikâyesine evriliyor.

Kullanıcı Puanları: 3.12 ( 17 oy)
75

Şilili yönetmen Pablo Larraín, 2008 yılında çektiği Tony Manero’da John Travolta’nın, klasikleşmiş Cumartesi Gecesi Ateşi – Saturday Night Fever’da canlandırdığı, filmine adını veren karakterine takıntı derecesinde hayran olan orta yaşlı bir erkeğin hikâyesini anlatmıştı. Larraín’i dünya sinemasının gelecek vadeden sinemacıları arasına sokan bu yapım, derinlikli bir karakter çalışması olmasının yanında, Pinochet döneminde yaşanan toplumsal kırılımlara ve kültürel kimlik gibi sosyoekonomik konulara dair önemli fikirler ortaya atıyordu. Bu yaparken de hikâyenin lokomotifi gibi konumlandırdığı Tony Manero karakteri ve Cumartesi Gecesi Ateşi filminin çok önemli parçaları olan müzik ve dansı, yer yer alaycı bir tonda, oldukça etkin kullanıyordu. Yönetmen,  aradan geçen ve bu süre zarfından kendini Hollywood’da da kabul ettirdiği 11 yılın ardından, yine müzik ve özellikle dansın ön planda olduğu Ema ile karşımıza çıkıyor.

Dünya prömiyerini geçtiğimiz aylarda Venedik Film Festivali’nde yapan ve burada Altın Aslan için yarışan Ema’nın merkezinde dansla uğraşan bir çift var. Dansçı Ema (Mariana Di Girolamo) ve onun dans ettiği grubun koreografi Gaston’un (Gael García Bernal) hayatı evlat edindikleri çocuğun yol açtığı trajik bir durum sebebiyle altüst oluyor. İlk bakışta, ele aldığı konu açısından bir ilişki dramasına yakın duran film, Larraín’in cesur anlatı tercihleriyle, güçlü bir toplum eleştirisine ve özgürleşme hikâyesine evriliyor.

Ema: Bildiğimiz Dünyanın Külleri

Larraín, Ema’dan önce sinemadaki biyografi anlatılarına yenilikçi bir noktadan yaklaşan Neruda ve Jackie filmlerini çekmişti. İkisi de önemli tarihsel figürlere eğilen bu filmlerin, belki de en önemli özellikleri anlatılarını tamamen bu figürlere göre şekillendirmeleriydi. Şair Pablo Neruda’ya odaklanan film, bir yandan polisiyle bir takip hikâyesi anlatırken, diğer tarafta da bir edebiyatçının zihnine, politik duruşuna, toplum tarafından nasıl algılandığına dair çok katmanlı bir yapı kuruyordu. Jackie’nin asıl meselesi ise, erkeklerin egemen olduğu Beyaz Saray gibi bir cadı kazanında, eşini kaybetmiş bir kadının kendini var etme mücadelesiydi. Onu yaparken de tüm anlatının üstünü, karakterin içinde bulundu yas hâliyle örterek tedirgin edici bir sonuç elde ediyordu. Bu filmlerin ardından gelen Ema da, isimini tıpkı bu iki film gibi ana karakterin adından alıyor. Bu bağlamda Larraín’in önceki iki filmiyle bağlantı kurarken, anlatı tercihleri açısından benzer bir yol haritasını takip ediyor.

Ema, çiftin hayatından ve yaşadıkları sorunlardan kesitler sunan bölümlerle bir dans performansının paralel kurguyla aktığı uzunca bir sekansla açılıyor. Bu sekansın genel anlatı kalıplarına kıyasla daha uzun olması elbet bir anlama geliyor. Çift bu performansın arasına giren anlarda, yaşadıkları sorunlarla ilgili tartışmalara tutuşuyorlar, olan biteni kendilerince yorumluyor. Bu anların arasına girdiği performansın ana dansçısının Ema, koreografının da eşi Gaston olduğu ortaya çıktıkça, anlatının seyri bir ilişki dramasından çok, Ema’ya odaklanan bir yapı kazanmaya başlıyor. Odak Ema’ya kaydıkça onun içinde yanan özgür olma, birey olma ateşi ile geleneksel aile kurumun arasındaki çatışma daha da belirginleşiyor. Muhafazakâr toplum yapısı, anne ya da kadın olmaya dair beklentiler, hatta Gaston’un ondan tercih etmesini beklediği dans türü Ema’yı sıkıştırıyor. Konvansiyonel anlatı stratejileriyle şekillenmiş anların bir dans gösterisi ile iç içe geçmesi, ana karakterin kendi tercihleri ve ona dayatılanların yarattığı ikileme benzer bir karmaşa ortaya çıkarıyor. Hele bir de bu dansın tam olarak kendi istediği değil de Gaston’un dayattığı türden olması Ema’nın yani ana karakterin ruh hâlinin, tıpkı Larraín’in önce filmlerinde olduğu gibi, biçimsel tercihleri şekillendiren birincil unsur olduğu açığa çıkıyor. Bu durum sadece açılış sekansı ile sınırlı değil elbet. Filmin birçok noktasında, kasti olarak birbirinden kopuk kurgulanmış anların yer aldığını, hatta zaman zaman bu anların arasına bir de müzik videosunu andıran dans performanslarının girdiğini söylemekte fayda var. Ema’nın toplumsal kalıpları reddeden kişilik özelliklerinin peşine takılan Larraín, böylelikle belki de kariyerinin en serbest yapılı, tabiri caizse en ele avuca sığmaz eserine imza atıyor.

Filmin açılış sekansından öncesinde kısa bir sahne izliyoruz aslında. Bu sahnede Ema, karanlık bir sokakta, yüzünde bir maske, elinde bir alev püskürtücü ile bir trafik lambasını yakıyor. Anlatının zaman çizgisinin neresinde yer aldığı muğlak bırakılan ve ilk anda tam olarak nasıl bir anlam ürettiği belli olmayan bu sahne, bir süre sonra karşılığını buluyor. Zira Ema’yı birçok kez elinde aynı alev püskürtücü ile bir şeyler yakarken görüyoruz. Bazen bir araba, bazen bir kulübe, bazen de bir çocuk parkındaki oyuncaklar oluyor hedefi. Dünya onu kalıplarla sıkıştırmaya başladıkça o bir şeyleri gözünü kırpmadan ateşe veriyor. Burada bu yakma eylemenin Ema’nın isyanının sembolik bir yansıması olduğu söylenebilir. Öyle ki, klasik annelik rolünü kendince eğip büken, devletin kurumlarına, heteronormatif dayatmalara,  arzularının ışığında meydan okuyan Ema’nın hikâyesi nihayete erdiğinde, bu genç kadının fiziksel objeleri değil, bu objelerin içinde yer aldığı dünyayı yaratan görünmez kuralları da yaktığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Artık, neon ışıklarla bezeli bir dans sahnesini andıran bir görsel yapı; nereden yükseldiği belli olamayan sirenlerin, atmosferik seslerin, Nicolas Jaar imzalı müziklerin domine ettiği ses bandı ve tüm bunların yarattığı başka bir evren tasviri bir zemine oturuyor. Burası Ema’nın dünyası. Ona ne zaman duracağını, ne zaman harekete geçeceğini söyleyen trafik ışığından başlayarak bildiğimiz dünyayı yakmış ve külleri üzerine kendi dünyasını, kendi bakış açısı doğrultusunda inşa etmiş.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information