Lulu Wang, kısalarından ve 2014 yapımı Posthumous’dan sonra 2019 yılında senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Elveda - The Farewell’le tekrar seyircilerin karşısına çıktı. Başrolünde son yılların yükselen yeteneği Awkwafina’nın olduğu fil, özellikle geçtiğimiz yılın son çeyreğinde hem hikâyesiyle hem oyunculuklarıyla büyük beğeni topladı. Filmin yönelttiği sorular ve Shuzhen Zhao’nun canlandırdığı merkezdeki babaanne karakterinin içinde bulunduğu sağlık durumuna ilişkin tutumu, sınırları aşan ve kültürel farklılıklar üzerine tartışma alanları açan anlar yaratıyor. The Farewell’in sorduğu sorular doğu-batı, doğru-yanlış, eski-yeni çerçeveleri altında toplanıyor. Wang’in aile ve toprakla ilgili filmin çatısını besleyen temaları, bu üç eksende ele aldığı film, aidiyet duygusuna dair git gide derinleşen bir sorgulama alanı açıyor. İlk olarak filmin ismiyle karşılaştığımız açılış sahnesi, bu bahsettiğim ikiliklere örnek teşkil eder vaziyette. Ekranı ortalayan Çince ‘elveda’ yazısının tam ortasında beliren İngilizce ‘elveda’ yazısı bir dilin tam ortasında konuşlanmış, merkezi ele geçirmiş bir durumu işaret ediyor aslında. Arkadaki Çince yazı daha geniş bir alanı ve zemini kapladığı hâlde daha soluklaşırken, öndeki İngilizce başlık daha küçük olduğu hâlde parlak ve net bir biçimde kendini belli ediyor. Zemini oluşturan dünün bugün baktığımızda nasıl göründüğünün ipucunu verircesine yerleştirilmiş bir giriş anı bu. Wang filmin temel ikiliklerini yine başlarken ortaya koymaya devam ediyor. Yazının ortaya çıktığı arka plan babaanne karakterinin olduğu hastane koridorundaki bir manzara resmiyken, torunu Billi’nin yürüdüğü sokaktaki duvar resimlerine kesme yapılıyor. Bu sefer manzaradan insan suretine geçiyoruz. Doğadan insana, bütünden bireye. Yani bir nevi doğudan batıya. Bahsi geçen açılış sahnesinde babaanne ve torunun diyalogları da iki kuşak arası kontrastı karşımıza getiriyor. The Farewell nerelere temas edeceğini ilk dakikalarında sakince ortaya koyuyor. Sonrası ise bir geriye dönüş hikâyesi. Babaanneye akciğer kanseri teşhisi konulmasıyla çoğu farklı ülkelerde yaşayan aile üyeleri memleketleri Çin’de, annelerinin yanında toplanma kararı alıyorlar. Billi’nin kuzeninin evlilik töreni bahane ediliyor, Billi duygularını belli edeceği korkusuyla bu buluşmada istenmiyor. Nihayetinde Billi’nin de dâhil olduğu yeniden toplanma gerçekleşiyor. Uzun yıllardır Amerika’da ve Japonya’da yaşayan iki çekirdek aile, taşınmamayı tercih etmiş bir çekirdek aile ve yıllardır ablasının yanında olan bir kardeş bu ailenin asıl üyelerini oluşturuyor. Lulu Wang’in bu hikâyenin çerçevelerini belirlerken özellikle dikkat ettiği şey ise hem karakterlerini hem de seyirciyi keskin yargıların ortasında bırakmaması. Doğu iyidir, batı kötüdür, etik yargılar böyleyken doğru, geri kalan her şey yanlıştır gibi cümleler kurmaktan uzakta konumlandırıyor anlatısını. Sorular sorarak ve bu soruların cevabına dair tartışmalar yaratarak ilerliyor The Farewell.  Yanında kavgaya tutuşmayacağımız babaanneye duyduğumuz sevgi de bu durumun bağlayıcısı oluyor. İngilizce ve Japonca’yı kendi dilleri olan Çince’den daha iyi konuşan ve karşılaşacakları muhtemel kaybın acısını şimdiden yaşamaya başlayan iki kuzen karakteri ailenin yeni nesle bakışına dair de bir tablo sunuyor bununla birlikte. Özellikle Billi’yi o ortamda istememelerinin nedeni ailenin babaanneye hasta olmadığına dair söylediği yalan (ya da sakladığı gerçek). Billi duygularını belli eder ve gerçek ortaya çıkar diye korkmaları bireyselliğin ön planda olduğu batı kültürüyle yetişmiş Billi için zıt bir durum ortaya koyuyor aslında. Duygularla ve bir bütün olma hissiyle hareket ettiklerini belirten ve Doğu kültürünü böyle tanımlayan amca karakterinin Billi’ye göre daha soğukkanlı bir tavır sergilemeye çalışması kültürlere dair farklılıklarla, gündelik hayatın pratiğine dair sınırlar arasında bir karşılaştırma imkânı…
Puan - 78%

78%

Lulu Wang’in lafı dolandırmadan, temaları tane tane açıkladığı, sözlerini olanca sadelikle aktardığı The Farewell, gerçekliğin, kaybın, geçmişin, yasın ağırlığını göstermek yerine tüm bunların yarattığı sorgulamaları büyük bir dinginlikle ele alıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.47 ( 5 votes)
78

Lulu Wang, kısalarından ve 2014 yapımı Posthumous’dan sonra 2019 yılında senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Elveda – The Farewell’le tekrar seyircilerin karşısına çıktı. Başrolünde son yılların yükselen yeteneği Awkwafina’nın olduğu fil, özellikle geçtiğimiz yılın son çeyreğinde hem hikâyesiyle hem oyunculuklarıyla büyük beğeni topladı. Filmin yönelttiği sorular ve Shuzhen Zhao’nun canlandırdığı merkezdeki babaanne karakterinin içinde bulunduğu sağlık durumuna ilişkin tutumu, sınırları aşan ve kültürel farklılıklar üzerine tartışma alanları açan anlar yaratıyor.

The Farewell’in sorduğu sorular doğu-batı, doğru-yanlış, eski-yeni çerçeveleri altında toplanıyor. Wang’in aile ve toprakla ilgili filmin çatısını besleyen temaları, bu üç eksende ele aldığı film, aidiyet duygusuna dair git gide derinleşen bir sorgulama alanı açıyor. İlk olarak filmin ismiyle karşılaştığımız açılış sahnesi, bu bahsettiğim ikiliklere örnek teşkil eder vaziyette. Ekranı ortalayan Çince ‘elveda’ yazısının tam ortasında beliren İngilizce ‘elveda’ yazısı bir dilin tam ortasında konuşlanmış, merkezi ele geçirmiş bir durumu işaret ediyor aslında. Arkadaki Çince yazı daha geniş bir alanı ve zemini kapladığı hâlde daha soluklaşırken, öndeki İngilizce başlık daha küçük olduğu hâlde parlak ve net bir biçimde kendini belli ediyor. Zemini oluşturan dünün bugün baktığımızda nasıl göründüğünün ipucunu verircesine yerleştirilmiş bir giriş anı bu. Wang filmin temel ikiliklerini yine başlarken ortaya koymaya devam ediyor. Yazının ortaya çıktığı arka plan babaanne karakterinin olduğu hastane koridorundaki bir manzara resmiyken, torunu Billi’nin yürüdüğü sokaktaki duvar resimlerine kesme yapılıyor. Bu sefer manzaradan insan suretine geçiyoruz. Doğadan insana, bütünden bireye. Yani bir nevi doğudan batıya. Bahsi geçen açılış sahnesinde babaanne ve torunun diyalogları da iki kuşak arası kontrastı karşımıza getiriyor. The Farewell nerelere temas edeceğini ilk dakikalarında sakince ortaya koyuyor. Sonrası ise bir geriye dönüş hikâyesi. Babaanneye akciğer kanseri teşhisi konulmasıyla çoğu farklı ülkelerde yaşayan aile üyeleri memleketleri Çin’de, annelerinin yanında toplanma kararı alıyorlar. Billi’nin kuzeninin evlilik töreni bahane ediliyor, Billi duygularını belli edeceği korkusuyla bu buluşmada istenmiyor. Nihayetinde Billi’nin de dâhil olduğu yeniden toplanma gerçekleşiyor. Uzun yıllardır Amerika’da ve Japonya’da yaşayan iki çekirdek aile, taşınmamayı tercih etmiş bir çekirdek aile ve yıllardır ablasının yanında olan bir kardeş bu ailenin asıl üyelerini oluşturuyor. Lulu Wang’in bu hikâyenin çerçevelerini belirlerken özellikle dikkat ettiği şey ise hem karakterlerini hem de seyirciyi keskin yargıların ortasında bırakmaması. Doğu iyidir, batı kötüdür, etik yargılar böyleyken doğru, geri kalan her şey yanlıştır gibi cümleler kurmaktan uzakta konumlandırıyor anlatısını. Sorular sorarak ve bu soruların cevabına dair tartışmalar yaratarak ilerliyor The Farewell.  Yanında kavgaya tutuşmayacağımız babaanneye duyduğumuz sevgi de bu durumun bağlayıcısı oluyor. İngilizce ve Japonca’yı kendi dilleri olan Çince’den daha iyi konuşan ve karşılaşacakları muhtemel kaybın acısını şimdiden yaşamaya başlayan iki kuzen karakteri ailenin yeni nesle bakışına dair de bir tablo sunuyor bununla birlikte. Özellikle Billi’yi o ortamda istememelerinin nedeni ailenin babaanneye hasta olmadığına dair söylediği yalan (ya da sakladığı gerçek). Billi duygularını belli eder ve gerçek ortaya çıkar diye korkmaları bireyselliğin ön planda olduğu batı kültürüyle yetişmiş Billi için zıt bir durum ortaya koyuyor aslında. Duygularla ve bir bütün olma hissiyle hareket ettiklerini belirten ve Doğu kültürünü böyle tanımlayan amca karakterinin Billi’ye göre daha soğukkanlı bir tavır sergilemeye çalışması kültürlere dair farklılıklarla, gündelik hayatın pratiğine dair sınırlar arasında bir karşılaştırma imkânı sunuyor.

The Farewell: Bir Kez Daha Sarılmak

Billi köklerinden uzak olmanın getirdiği bir ait olamama ve tutunamama hissi yaşayan 30’larında yeni kuşaktan bir gençken, onun ebeveynleri, akrabaları iki kültür arasında denge kurmaya çabalamış ve dünleriyle bugünlerini hâlâ yanlarında taşımaya çalışan 50’lilerindeki ara kuşak, babaanne, büyük teyze ise geleneğin merkezinde yetişmiş ve oradan dışarı çıkmamış eski kuşağı karşımıza getiriyor. Neden ülkelerini değiştirdiklerine dair haklı nedenleri olan aileler, çocuklarına bu nedenlere dair cevapları yıllar geçmesine rağmen vermekten imtina ederlerken, çocuklar hayallerinde kalan mekânlarda çocukluk hatıralarını bulup kimliklerini inşa etme derdiyle dolup taşıyorlar. Bu yolculuk sadece babaannenin yanına yapılan bir yolculuk değil, geçmişe de tekrar sarılmanın, sarılabilmenin hikâyesi. “Ona söylememiz lâzım, belki yapmak istediği şeyler vardır.” diyen Billi bir yanda, “Sen söyleyip sorumluluk almaktan kaçıyorsun, biz söylemeyerek tüm bu duygusal yükü taşıyoruz, görevimiz bu.” diyen aile üyeleri diğer yanda…  Bütünün yaşamının parçası olan bireye dikkat çeken amca Billi’ye onun Amerika’ya çok küçükken gittiğine bu yüzden de kişinin hayatı sadece kendisine aittir düşüncesiyle büyüdüğüne dair vurgu yapıyor. Ancak Billi’nin dikkat çekmeye çalıştığı şey bireysellik anlayışından öte hayata dair sözü olan ve bu hayatın sonuna gelmeye yaklaşmış birinin kararlarının elinden alınması. Aynı şekilde çocukluk mekânlarını yani amcasının vurguladığı topluma, aileye dair hatıralarını hatırlayamayan Billi’nin hafızasının elinden alındığını düşünmesiyle beraber ele alabileceğimiz bir durum var ortada. Hâl böyle olunca amcasının bahsettiği iki farklı kültürün sınırları, yine bir değişken olan yaşam pratikleriyle belirsizleşiyor. Billi’nin hastalığı söylememeye dair kararı bir noktadan sonra babaannesinin bu ömrü dilediği gibi yaşamak istemesine saygı duyarak, hatta belki de onun zaten bir hastalıktan şüphelendiğini ama dile getirmediğini fark ettiği anda netleşiyor. Yaşanan anların yarattığı hatıralar kalıyor çünkü geriye. O hatıraları ayakta tutmayı ve sarılmayı tercih ediyor Billi. Dünü bugünü, yeniyi eskiyi, doğuyu batıyı, tam da kendini aradığı noktada kucaklamayı seçiyor. Çünkü bakılan gökyüzü hep aynı olacak, hatırlanan ve hatırlanacak olan simalar hep o sarıldığı anda saklı kalacak.

Lulu Wang’in lafı dolandırmadan, temaları tane tane açıkladığı, sözlerini olanca sadelikle aktardığı The Farewell, gerçekliğin, kaybın, geçmişin, yasın ağırlığını göstermek yerine tüm bunların yarattığı sorgulamaları büyük bir dinginlikle ele alıyor. Ödül sezonunda yeteri kadar ilgi görmeyen hatta Oscar adaylıkları için tabiri caizse görmezden gelinen bu yapım hem hikâyesiyle hem yönetmenliğiyle hem oyunculuklarıyla yılın görülmesi gereken filmlerinden. “Tüm erkek adaylar” kategorisine başarılar, Lulu Wang bu yarışta The Farewell’le kendi başarısını çoktan ispatladı!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information