Ölmek İçin 13 Sebep – 13 Reasons Why (2017), Saksı Olmanın Faydaları – The Perks of Being a Wallflower (2012) veya Ben, Earl ve Ölen Kız – Me, Earl and the Dying Girl (2015) gibi ergenliği ele alan dizi veya filmleri hatırladığımızda, ilk olarak çoğumuzun aklına sıkışmışlık hissi içerisinde bir kimlik arayan ve bu arayışta dünyanın türlü sorunlarıyla baş etmeye çalışan liseli ergenler gelecektir. Böyle hikâyelerin sonunda, ana kahraman ergenimiz, hayattaki bütün zorlu şartlara rağmen, içe kapanık karakteriyle verdiği savaş sonucunda bütün dertlerinden arınır, negatif duygularını boşaltır ve aradığı anlamı bir şekilde bulur. Ancak gerçek hayat çoğu zaman bu kadar sevimli değildir. Daha önce Can Dostum – Good Will Hunting (1997) ve Sonsuz İhtiras – To Die For (1995) gibi önemli filmlerle karşımıza çıkan Gus van Sant imzalı Elephant (2003), ergenlik filmlerinin klasik anlatısını elinin tersiyle bir kenara koyarak, yukarıda saydığımız filmlerin aksine, ergenliğin karanlık dünyasını çarpıcı gerçekliğiyle bir bütün halinde ekrana yansıtıyor. Üstelik bunu seyirciyi, karanlık bir dünyanın en saf hâliyle baş başa bırakarak ve kameranın dinginliğini öne çıkararak yapıyor. Bu, Elephant’ı türdeşlerinden ayıran en önemli özelliklerden birisi olabilir; görüntü ve izleyici arasındaki bütün engellerin ortadan kalktığı, saf gerçekliğin zihnimizi derin düşünmeye zorladığı bir deneyim… Çünkü film, sizden öylece bir ekranı izlemenizi değil, o ekranın içinde olup bitenlerle yüzleşmenizi ve ergenliğin karanlık gerçekleriyle karşı karşıya gelmenizi istiyor. Bu bağlamda, filmin olay örgüsü ve görsel dili, ilk bakışa öyle değilmiş gibi görünse de hayata dair çıkarılacak anlamların berraklaştığı bir paradigma üzerine kurulu.

Ana kahramanın hayat üzerine soyut ve gündelik hayatta bir karşılığı olmayan çıkarımlar yaptığı filmlerin aksine, Fil – Elephant, ergenliğin en somut problemlerini katı bir biçimde gündeme getiriyor ve izleyiciyi canlı renklerin donuk atmosferi içerisinde yavaşça süzülen kamera hareketleriyle baş başa bırakıyor. Film, John’un alkolik babasıyla okula gidişinden sonra okul müdürüyle arasında geçen bakışmalarla açılıyor. Bu sahnenin açılışta karşımıza çıkması, filmde en fazla önem verilen konunun ne olduğu hakkında bize bir fikir sunuyor aslında. Elephant, temel önceliğini öğretmen, aile ve öğrenci arasındaki adil olmayan ilişkiyi ve hiyerarşiyi anlama konusuna veriyor. Bu sahneden sonra, film boyunca ileri ve geri sarmalar vasıtasıyla hepimizin okul hayatında mutlaka karşılaştığı basmakalıp karakterleri tanıyoruz. Doğrusal olmayan bir olay örgüsü içerisinde, karakterlerin duygu durumları, yetenekleri, üzüntüleri, sevinçleri ve öfkeleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu karakterler ergenlik çağındaki herkes gibi sıradan sorunlarla boğuşan ve bu sorunlara çözüm üretemeyen, hep aynı yerde debelenip duran, hepimizin gündelik hayatında karşılaşabileceği, hatta herhangi birimizin rahatlıkla özdeşlik kurabileceği karakterler. Bunun anlamı şu ki; Elephant’ın hikâyesi, olasılık dâhilinde görünmeyen, uzak bir yerden seslenmiyor bize, tam aksine, hikâye gündelik hayatta en fazla karşılaşabileceğimiz karakterler aracılığıyla inşa ediliyor hikâye.

Bir Açık Hava Hapishanesi Olarak Okul

Çoğumuz için Elephant’ı izlemek zor olabilir. Çünkü Elephant, toplumsal ile sanatsal olanın imgesel olarak iç içe geçtiği, aynı anda farklı hikâyelerin farklı noktalarda birleştiği ve ayrıldığı, bilinçli olarak dağınıklaştırılmış olay örgüsüne sahip ve aynı zamanda estetik kaygılar da taşıyan sıra dışı bir film. Buna karşın, bütün hikâye tek bir mekânda geçiyor: Bir okul. Okul dendiğinde, ünlü düşünür Michel Foucault’nun görüşlerinden faydalanmakta yarar var. Çünkü gerçekten de Elephant’ın çizdiği politik ve felsefi çizgi ile Foucault’un okullar ve hapishaneler arasında kurduğu ilginç benzerlik ilişkisi arasında paralellikler mevcut. Foucault, 1975 yılında yayınlanan Hapishanenin Doğuşu adlı ünlü eserinde, suçluların hapishanedeki disiplini için kullanılan tekniklerin okul gibi modern denetim alanlarında da kullanıldığını iddia ediyordu. Foucault’ya göre, okullar, toplumu eğitim yoluyla disipline etmenin ve hapishane disiplininin toplumun tamamına yaymanın merkeziydi.

İşte bu noktada Elephant’ın can yakıcı gündemi devreye giriyor. Elephant, okul ve eğitim fikrindeki masum görünüşün ardındaki acımasız disiplin yöntemleri fikrini ifşa etmeyi amaçlıyor ve ayrıca bu yöntemlerin bir işe yaramadığını gösteriyor. Kamusal bir denetim alanı olarak “okul”un maskesini indirmeyi amaç edinen Elephant, sembolik bir anlatım kullanarak ergenlik psikolojisinin derinlerine iniyor ve okulu bir “açık hava hapishanesi” olarak ele alıyor. Elephant’ta “okul” kavramı, ergenlik çağındaki bir bireyi caniye dönüştürebilecek bir anlayışın ürünü olarak çıkıyor karşımıza.

Bu noktada, Elephant’tan bahsederken ABD’de günümüzde bile önemli bir mesele olarak gündemi işgal eden kitlesel okul katliamlarından söz etmemiz gerekiyor elbette. Elephant’ın hikâyesi, bu katliamların sebeplerini arayan ve bu katliamlardan toplumsal düzeni sorumlu tutan bir mesaj taşıyor. Alkolik ve sorumsuz baba, katliam için hazırlık yapan çocukların silah siparişi vermeden önce izlediği Hitler belgeseli, bedeninden utandığı için okuldaki zorba arkadaşları tarafından aşağılanan “çirkin” ve “gözlüklü” bir kız, durmadan şiddetin propagandasına maruz bırakılan genç nesiller ve daha pek çok şey… Filmdeki bütün bu imgeler, bize okullardaki cinnet vakalarının en önemli sorumlusunun aile ve devlet düzeni olduğunu gösteriyor.

Gus van Sant’ın filmografisinde oldukça özgün bir yerde duran Elephant, bireylerin ve ailelerin birbirinden kopuk halde yaşadığı, toplumsal dayanışmanın hiçe sayıldığı, ailelerin çocuklarına karşı ilgili görünmesine rağmen daha fazla otoriterleştiği, sorumsuzlaştığı ve devletlerin şiddeti normalleştirdiği bir ortamda, zorbalığa uğrayan gençlerin nasıl saatli bir bombaya dönüşebileceğini gerçekçi bir biçimde sunuyor bizlere.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi