The Martian filmiyle En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı bulunan Drew Goddard'ın 2012 tarihli Cabin in the Woods'un ardından ikinci kez yönetmen koltuğunda oturduğu Bad Times at the El Royale, eski şaşaalı günleri geride kalmış, artık nadiren misafir ağırlayan El Royale isimli otelde tesadüf eseri bir araya gelen ve kendi sırları olan yedi yabancının her geçen dakika daha dallanıp budaklanan hikâyesini konu alıyor. Yönetmenlikteki maharetini ilk filminde kanıtlayan Goddard, kusursuza yakın senaryosuyla bu çok karakterli anlatıyı başarıyla kotarıp ortaya son derece keyifli, her saniyesi detaylarla bezeli, kült olma potansiyeli taşıyan bir film çıkarıyor. Bad Times at the El Royale: Derinlikli Bir Amerika Panoraması Filmin adının işaret ettiği zaman kavramı ve olayların etrafında şekillendiği mekân olan otel Bad Time at the El Royale'in üzerine inşa edildiği iki yapı taşı olarak dikkat çekiyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin Nevada ve California eyaletlerinin arasındaki sınır üzerine kurulmuş olan otelin her iki eyalette de odası bulunuyor. Hatta bu odaların gecelik fiyatları arasında fark bile var. Filmin özellikle ilk bloğunda bu, sınırın tam üstünde olma hâlinin hem görsel hem de diyaloglarla vurgulanıyor oluşu, seyirciyi El Royale Oteli üzerine kafa yormaya çağırıyor aslında. Zira bu güçlü vurgular, otelin üzerinde geçecek zor zamanlar için mekân olarak seçilişinin tesadüf olmadığını açık ediyor. Tarihe dönüp baktığımızda tam da Nevada-California sınırında bir otelin var olduğunu ve bu otelin Amerikan tarihi açısından çok önemli bir yerde durduğunu görüyoruz. Yani bir bakıma, filmin geçtiği otelin coğrafi konumu, burada bir araya gelen yedi yabancının gittikçe daha kaotik hâle gelen karşılaşmasına dair bir şeyler söylüyor. Goddard'ın kurguladığı El Royale Oteli'nin bulunduğu konumda, tüm dünyada olduğunu gibi Amerika'da da oldukça çalkantılı gelen 1960'lı yıllarda Cal Neva isimli bir otel bulunuyordu. Bir yönetmenin gerçek bir lokasyondan esinlenerek filmi için mekân yaratması gayet olası ve anlaşılabilir bir durum. Lakin, Bad Times at the El Royale'de perdeye yansıyan detaylar, bu mekânın sadece bir esinlenme ürünü olmadığını, doğrudan anlatının önemli bir ögesi olduğunu ifade eder nitelikte. Zira otelin artık iyiden iyiye kendi hâline bırakılmış lobisinde görkemli günlerden kalma, John F. Kennedy, Marilyn Monroe ya da Rat Pack gibi önemli tarihi figürleri görebildiğimiz fotoğraflar asılı hâlen. Bu durum, El Royale ve Cal Neva arasındaki paralelliği daha da güçlendiriyor. Zira Cal Neva'nın Kennedy'nin aşk kaçamakları için kullandığı (hatta Marilyn Monroe ile buraya sıklıkla geldikleri güçlü bir söylenti), Marilyn Monroe'nun ölümünden kısa bir süre önce burada konakladığı, dönemin güçlü mafyatik isimlerinin uğrak yeri olduğu ve sonraları Rat Pack üyesi Frank Sinatra tarafından satın alındığı bilinen bir gerçek. Buna bir de Sinatra'nın oteli satın aldıktan sonra varlığından haberdar olduğu ve filmin anlatısından önemli yer tutan odalar arasındaki tüneller sistemini eklersek Bad Times at the El Royale'in, tesadüf eseri bir araya gelen yabancıların başından geçen olaylar silsilesinden daha fazlası olduğunun, Amerika'nın özellikle 60'lı yıllarına dair bir film olduğunun iyice belirgin hâle geldiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu noktada biraz da filmin adındaki zaman vurgusuna eğilmekte fayda var. Zira Bad Times at the El Royale bir dönem anlatısı sunuyor ve yukarıda da belirttiğim üzere, bu dönem anlatının omurgasını oluşturuyor. Film 1969'da, yani Amerika Birleşik Devleti'nin 37. başkanı Richard…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Kendi içinde de güçlü bir olay örgüsüne sahip olan film, verilen detayların yardımıyla derinleşip tarihsel bir panorama hâline gelirken seyirciyi iyice içine çekiyor, oldukça yüksek bir seyir zevki sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 3.6 ( 1 votes)
75

The Martian filmiyle En İyi Uyarlama Senaryo dalında Oscar adaylığı bulunan Drew Goddard’ın 2012 tarihli Cabin in the Woods’un ardından ikinci kez yönetmen koltuğunda oturduğu Bad Times at the El Royale, eski şaşaalı günleri geride kalmış, artık nadiren misafir ağırlayan El Royale isimli otelde tesadüf eseri bir araya gelen ve kendi sırları olan yedi yabancının her geçen dakika daha dallanıp budaklanan hikâyesini konu alıyor. Yönetmenlikteki maharetini ilk filminde kanıtlayan Goddard, kusursuza yakın senaryosuyla bu çok karakterli anlatıyı başarıyla kotarıp ortaya son derece keyifli, her saniyesi detaylarla bezeli, kült olma potansiyeli taşıyan bir film çıkarıyor.

Bad Times at the El Royale: Derinlikli Bir Amerika Panoraması

Filmin adının işaret ettiği zaman kavramı ve olayların etrafında şekillendiği mekân olan otel Bad Time at the El Royale’in üzerine inşa edildiği iki yapı taşı olarak dikkat çekiyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin Nevada ve California eyaletlerinin arasındaki sınır üzerine kurulmuş olan otelin her iki eyalette de odası bulunuyor. Hatta bu odaların gecelik fiyatları arasında fark bile var. Filmin özellikle ilk bloğunda bu, sınırın tam üstünde olma hâlinin hem görsel hem de diyaloglarla vurgulanıyor oluşu, seyirciyi El Royale Oteli üzerine kafa yormaya çağırıyor aslında. Zira bu güçlü vurgular, otelin üzerinde geçecek zor zamanlar için mekân olarak seçilişinin tesadüf olmadığını açık ediyor. Tarihe dönüp baktığımızda tam da Nevada-California sınırında bir otelin var olduğunu ve bu otelin Amerikan tarihi açısından çok önemli bir yerde durduğunu görüyoruz. Yani bir bakıma, filmin geçtiği otelin coğrafi konumu, burada bir araya gelen yedi yabancının gittikçe daha kaotik hâle gelen karşılaşmasına dair bir şeyler söylüyor.

Goddard’ın kurguladığı El Royale Oteli’nin bulunduğu konumda, tüm dünyada olduğunu gibi Amerika’da da oldukça çalkantılı gelen 1960’lı yıllarda Cal Neva isimli bir otel bulunuyordu. Bir yönetmenin gerçek bir lokasyondan esinlenerek filmi için mekân yaratması gayet olası ve anlaşılabilir bir durum. Lakin, Bad Times at the El Royale’de perdeye yansıyan detaylar, bu mekânın sadece bir esinlenme ürünü olmadığını, doğrudan anlatının önemli bir ögesi olduğunu ifade eder nitelikte. Zira otelin artık iyiden iyiye kendi hâline bırakılmış lobisinde görkemli günlerden kalma, John F. Kennedy, Marilyn Monroe ya da Rat Pack gibi önemli tarihi figürleri görebildiğimiz fotoğraflar asılı hâlen. Bu durum, El Royale ve Cal Neva arasındaki paralelliği daha da güçlendiriyor. Zira Cal Neva’nın Kennedy’nin aşk kaçamakları için kullandığı (hatta Marilyn Monroe ile buraya sıklıkla geldikleri güçlü bir söylenti), Marilyn Monroe’nun ölümünden kısa bir süre önce burada konakladığı, dönemin güçlü mafyatik isimlerinin uğrak yeri olduğu ve sonraları Rat Pack üyesi Frank Sinatra tarafından satın alındığı bilinen bir gerçek. Buna bir de Sinatra’nın oteli satın aldıktan sonra varlığından haberdar olduğu ve filmin anlatısından önemli yer tutan odalar arasındaki tüneller sistemini eklersek Bad Times at the El Royale’in, tesadüf eseri bir araya gelen yabancıların başından geçen olaylar silsilesinden daha fazlası olduğunun, Amerika’nın özellikle 60’lı yıllarına dair bir film olduğunun iyice belirgin hâle geldiğini kolaylıkla söyleyebiliriz.

Bu noktada biraz da filmin adındaki zaman vurgusuna eğilmekte fayda var. Zira Bad Times at the El Royale bir dönem anlatısı sunuyor ve yukarıda da belirttiğim üzere, bu dönem anlatının omurgasını oluşturuyor. Film 1969’da, yani Amerika Birleşik Devleti’nin 37. başkanı Richard Nixon’ın göreve başladığı yılda geçiyor. Başta Kennedy suikastı ve Amerika’nın Vietman Savaşı’na müdahil olması gibi olaylar sebebiyle ziyadesiyle çalkantılı geçen bir dönem olan 60’ların, bu on yıl kapanırken de Nixon gibi bir figürün başkan oluşuyla durulmadığını zaten biliyoruz. Filmde yer alan ve hemen hemen hepsi tarihsel bir figür ya da durum üzerinden şekillendirilmiş karakterlerden otele ilk gelenin elektrik süpürgesi satıcısı taklidi yapan bir FBI ajanı oluşu ve karakterlerin arasında yükselen ve ilmek ilmek işlenen kaosun yükselişi Bad Times at the Bad Royale’i dönemin Amerika’sının oyunbaz bir panoramasına evriltiyor. Drew Goddard’ın yazarlık maharetlerinin, filmin bu yapısını kusursuz bir şekilde zenginleştirdiğini de söyleyebiliriz. Bu detaylar; filmin her anına sirayet eden, anlatının üzerini adeta bir çatı gibi örten post-modernist yaklaşımla uyumlu bir şekilde, ne fazla doğrudan ne de fazla üstü kapalı veriliyor seyirciye. Böylece kendi içinde de oldukça güçlü bir olay örgüsüne sahip olan film, verilen detayların yardımıyla derinleşip tarihsel bir panorama hâline gelirken seyirciyi iyice içine çekiyor, oldukça yüksek bir seyir zevki sunuyor.

Bu seyir zevkinde, filmin senaryosunun yanında, akla Tarantino filmlerini getiren, doğrusal zaman akışını bozan kurgunun da büyük etkisi var. Zaman atmalarının ekrana geliş biçimiyle, bir tür öykünme olarak da niteleyebileceğimiz bu Tarantino esintilerine ek olarak, Bad Times at the El Royale o dönem Hollywood’a hakim olmuş janrlar arasında da umarsızca geziniyor adeta. Müzikalden, savaş filmine, casus filmlerinden film noir‘lara kadar uzanan geniş bir yelpazeye uzanan bu çeşitlilik, filmin Amerika üzerine olan anlatısını Hollywood mitleriyle de birleştirip Bad Times at the El Royale’i daha da zenginleştirirken üzerine düşünmesi daha da keyifli bir yapım hâline getiriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi