Edebiyat ve sinemanın kesiştiği anlatıların arasında, edebiyatçıların hayat hikâyelerinin sinemasal anlatımla buluştuğu filmler hem en zorlu hem de en dikkat çeken yapımlar arasında yer alıyor. Yazarların, şairlerin yarattıkları evrenlere ürettikleri eserler aracılığıyla girmek ne kadar keyifliyse, aynı edebiyatçıların başka hikâye anlatıcıları olan yönetmenler tarafından incelendiği ve izleyiciye sunulduğu yapımlar da o kadar etkileyici olabiliyor. Edebiyatın yaratıcı zihinlerine odaklanan 10 çarpıcı biyografiyi içeren yazımızda, edebiyat tarihindeki önemli isimlerin hayat hikâyelerinin sinema anlatımıyla buluşutuğu yapımlar bulunuyor.

Emile Zola’nın Yaşamı – The Life of Emile Zola (1937)

Therese Raquin, Nana ve Germinal gibi eserleriyle natüralizm akımın öncüsü olan usta Fransız yazar Emile Zola’ya odaklanan The Life of Emile Zola’yı 1937 yılının Oscar galibi olduğunu söyleyebiliriz. Zira film, En İyi Film’in yanında, En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu gibi önemli kategorilerde Oscar heykelciğine ulaşmıştır. Kariyerine Almanya’da başladıktan sonra Hollywood’a göç eden sinemacılardan biri olan William Dieterle’nin imzasını taşıyan yapım, Zola’nın zor şartlar altında yaşarken, büyük ressam Paul Cézanne’la aynı daireyi paylaşırken Nana ile başarıyı yakalamasıyla yükselişe geçen kariyerine ve özellikle en önemli metinlerinden Suçluyorum’u yazmasına yol açan Dreyfus Vakası esnasında yaşananları perdeye yansıtır. Klasik Hollywood döneminin tüm şaşaasını bünyesinde taşıması ve Zola’ya hayat veren Paul Muni’nin performansıyla yüksek bir seyir zevki sunuyor The Life of Emile Zola.

Narın Rengi – Sayat Nova (1969)

Orijinal ismi hayatını anlattığı Ermeni ozanla aynı olsa da, Sergey Parajanov’un en bilinen filmlerinden biri diyebileceğimiz bu yapım, uluslararası alanda Narın Rengi (The Color of Pomegranates) adıyla bilinir. Film temelde Sayat Nova’nın hayatını anlatmakla birlikte bildiğimiz yazar biyografilerinden uzak bir noktada konumlanır. Zira Parajanov, şairin hayatını şiirleri üzerinden yeniden kurgular. Filmde oyuncu Sopiko Çiaureli’nin birçok karaktere bürünmesi filmi boyutsal anlamda bir dairesellik içerisinde eritir ve filme duyusal bir yoğunluk katar. Böylelikle Sayat Nova, şairin okuyucuda yarattığına benzer bir etki yakalar. Filmin, -neredeyse- deneysel sinematografisi Suren Shakhbazyan imzasını taşır; sahnelerin arkasında yatan masalsı hava ile beraber filmi seyreden izleyici bir büyü etkisine kapılır âdeta. Bu bağlamda Sayat Nova’nın bir edebiyatçı hakkında, onun eserlerinin hakkını vererek çekilmiş en önemli filmler arasında yer aldığı kolaylıkla söylenebilir.

Mişima – Mishima: A Life in Four Chapters (1985)

Son olarak First Reformed’la başarılı filmler çekebileceğini hatırlatan Paul Schrader’ın başyapıtı olarak niteleyebileceğimiz Mishima: A Life in Four Chapters’ın odağında, Japon edebiyatının en nemli isimlerinden Yukio Mishima yer alır. Yazarın hayatını, yapıtlarıyla paralelleştirerek anlatarak yapımın bu anlatı biçiminin yanında -neredeyse- akıl almaz bir görsel dünya kurduğunu da kolaylıkla söyleyebiliriz. Topluma açık bir şekilde harakiri yapmasıyla da hatırlanan Mişima’nın, hem bireysel hem sanatsal hem de toplumsal kaygılarını aynı potada eriten bu başyapıttan bahsederek Philip Glass imzalı muazzam müziklerini anmak gerek.

Gothic (1986)

İngiltere sinemasının tavizsiz ustalarından Ken Russell’ın imzasını taşıyan Gothic’i doğrudan bir biyografi olarak ele almak doğru olmayabilir. Lakin film, gerçek kişilerin yaşadığı bir olayı kurgusal bir bakışla ele alırken korku  edebiyatının en önemli figürlerinden Frankenstein’ın doğuşuna şahit ediyor seyirciyi. Film, Frankenstein romanın yazarı Mary Shelley ve kendi gibi yazar olan Percy Bysshe Shelley’nin Lord Byron’ın malikanesinde geçirdikleri bir geceyi dehşet dolu ve esrarengiz geceyi anlatıyor. Bu gece boyunca Lord Byron’ın “deneyleri” konukların bireysel korkularını ve içsel dünyalarını açığa çıkarıyor ve ortaya popüler kültürün en büyük ikonlarından birinin yaratılmasının önünü açan sürecin Ken Russell gibi bir yönetmenin gözünden yansıması olan Gothic ortaya çıkıyor.

Masamdaki Melek – An Angel at My Table (1990)

Yeni Zelandalı usta yönetmen Jane Campion’ın ikinci uzun metraj sinema filmi An Angel at My Table, kendisi gibi Yeni Zelandalı bir sanatçı olan yazar Janet Frame’in hayatını, çocukluk günlerinden başlayarak ele alıyor. Yazarın farklı yaşlardaki hâlini üç farklı oyuncunun canlandırdığı film de aslında, Frame’in otobiyografik özellikler taşıyan üç eserinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş, hatta filmin adı An Angel at My Table da Soframdaki Melek başlığıyla Türkçeleştirilen kitaptan geliyor. Yazarın sonu şizofreniye varan bir travmadan tüm dünyada saygı gören bir edebi başarıya uzanan yolculuğunu anlatmakta son derece incelikli bir iş çıkarak Jane Campion bu yapımla Venedik Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönerken kendi kariyer seyri için çok önemli adımlar atmış ve çağdaşı kadın sinemacıların önünü açan bir etki yaratmıştı.

Saatler – The Hours (2002)

Farklı zaman dilimlerinde yaşayan üç kadının hikâyelerinin Mrs. Dolloway romanı ile kesişmesi üzerine kurulu bir senaryoyla Saatler – The Hours, Virginia Woolf’un yaşamının bir kesitini filmin temeline oturtuyor. Filmin içerdiği dönemlerden biri olan 1923 yılında Virginia Woolf (Nicole Kidman) Mrs Dalloway’i yazarken geçirdiği üretim sancısının yanı sıra içinde bulunduğu buhranla da baş etmeye çalışıyor. 1951 yılında yine içinde bulunduğu buhrandan kurtulmaya çalışan Laura Brown (Julianne Moore) kendisini Mrs. Dalloway romanının sayfalarına teslim ediyor. 2001 yılında ise Clarissa Vaughan (Meryl Streep), AIDS’e yakalanan eski kocasının kendisine Mrs. Dalloway diye seslenmesine anlam veremezken, eski kocasının travmatik geçmişi ve annesiyle ilgili anılarının yine roman üzerinden kesişmesine tanık oluyoruz. Edebiyat tarihinin en büyük yazarlarından Virgina Woolf’un kısa bir dönemini hikâyeleştiren The Hours, yazarın zamana, hafızaya, varoluşa dair sunduğu edebî bakıştan esinlenerek bir sinema anlatısı yaratıyor.

Düşler Ülkesi – Finding Neverland (2004)

Yalnızca çocuklar için değil, edebiyat tarihinin en ünlü başyapıtlarından biri olan Peter Pan’in yazarı J. M. Barrie’nin, Peter Pan’i yazarkenki sürecinden ilham alan bir film Düşler Ülkesi – Finding Neverland. Film, her ne kadar J. M. Barrie’nin hayatından bir kesit gibi görünse de, aslında tam da yazarın kendi diline ve edebiyata olan bakışını da yansıtacak şekilde gerçek olaylardan uzak ve kendi hayal evrenini kuran, yazarın başından geçenleri birebir aktarmak yerine onları merak uyandıracak cazibeli hale getiren bir yapıya sahip. Gerçeklikten çok hayallere ve çocukluğun saf dünyasına inanan J. M. Barrie hakkında yapılan en büyük yapımlardan biri olan Finding Neverland’de yazarı Johnny Depp canlandırıyor.

Capote (2005)

Truman Capote, bir gazetede araştırmacı yazar olarak çalışırken bir gün gazeteye gelen bir haberin peşine düşmek ve onu hikâyeleştirerek kitap haline getirmek ister. Haber, bir aileden dört kişinin vahşice öldürüldüğü bir olayı içerir ve Capote katille görüşerek onun iç dünyasını analiz edip okuyucusuna aktarma hevesindedir. Bu heves, Capote’nin katille olan ilişkisi güçlendikçe aslında yazarla katil arasındaki benzerliklerin, ortak noktaların ortaya çıktığı bir anlatıyı da körükleyecektir. Başrolünde Philip Seymour Hoffman’ın olduğu Bennett Miller imzalı film, 2005 yılında vizyona girdi ve beş Oscar adaylığının arasından Hoffman’a En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdı.

Neruda (2016)

Şilili yönetmen Pablo Larraín’in 2016 yılında çektiği iki filmden biri olan Neruda, adını anlatının da merkezinden yer alan efsanevi şair Pablo Neruda’dan alıyor. Film aslında polise bir öykü anlatıyor: Komünist Parti’ye katılması ve politik mücadelede son derece aktif rol alması nedeniyle Pablo Neruda’nın peşine düşmekle görevlendirilmiş bir polis müfettişini takip ederiz film boyunca. Bir tür köşe kapmacaya dönüşen bu süreç, çok katmanlı bir yapıya sahip olan filmin sadece bir boyutunu oluşturuyor. Larraín, bu polisiye yapıyı çok daha geniş perspektiften bakan sorularla genişletiyor: Şair tam olarak kimdir? Şiirlerle yarattığı sanatçı kişiliği mi? Gündelik hayat pratiklerini gerçekleştirirken yakın çevresiyle etkileşime giren kişi mi? Yoksa çevresindekilerin ona bakarken gördükleri, kurguladıkları bir ünlü mü? Tüm bu sorular eşliğinde edebiyat tarihinin en önemli şairlerinden birinin hayatına bakmak ezber bozan bir biyografik film deneyimi sunuyor.

Tolkien (2019)

Fantastik edebiyatın akla gelen ilk ismi J.R.R. Tolkien, edebiyat dünyasına Hobbit ve The Lord of the Rings serisi gibi önemli eserler bırakmış, usta yazarın bu eserleri sinema dünyasında da yer bulmuştu. Okuyucuyu Orta Dünya gibi eşsiz bir evrenin içerisine sürükleyen Tolkien’ın, eserlerini ortaya çıkarma sürecindeki ilham kaynağına ve hayatına odaklanan, Tom of Finland filmiyle adını geniş kitlelere duyuran Dome Karukoski‘nin yönetmen koltuğuna oturduğu Tolkien biyografisi, yazarın da katıldığı I.Dünya Savaşı’nın patlak verdiği dönemde geçiyor. Bu bağlamda filmin Tolkien’ın savaş döneminde yaşadığı tecrübelerden yola çıkarak Orta Dünya’yı yaratma sürecine odaklanırken yazarın bir iletişim aracı olarak dil üzerine söylediklerine, yazarın dil olgusuna dair fikirlerine de alan açarak zenginleşiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi