Kullandıkları anlatım araçları arasında devasa farklar bulunsa da, bir karakterin içsel dünyasıyla çokça ilgilenmeleri açısından roman ve kurmaca film ortak bir noktada durur. Bahsedilen fark, bu içsel dünyayı dışa vurma şeklinde belirir. 

Roman, yazılı bir format olması dolayısıyla karakterin iç sesini okuyucuya duyurma imkânına sahip. Ne var ki, bu türde karakterin bakış açısı tasvir edilebilse de, bunu görmek mümkün değildir. “Uyandığında gördüğü ilk şey; bir önceki gece bitirdiği buruşuk paket ve kül tablasının içindeki onlarca izmarit oldu.” cümlesini okuduğumuzda, karakterin bakış açısı bir resim olarak zihnimizde belirir, ama bu resmin unsurları, ‘izmarit’, ‘buruşuk paket’ ve ‘kül tablası’ kelime ve isim/sıfat tamlamalarının kendi imgelemimizdeki tezahürüdür. Kısacası bu resim kafamızda dolaylı bir şekilde belirir. Sinema, bu resmi bize doğrudan gösterme yeteneğine sahiptir. Romanların, karakterlerinin iç seslerini dışa vurma gücü karşısında, böyle bir meziyetle dikilir. 

Zeki Demirkubuz , bir romancı tutumuyla gerçekleştirmekte olduğu filmografisinin ilk filmini de böyle bir planla açar. Arabanın silecekleri arasından C Blok’u izlediğini gördüğümüz plan, filmin mekânını tanıtmakla beraber Halit hakkında bilgi verir. Bu tarz planlara ek olarak kameranın karakterleri mahrem anlarında yakalaması ve çoğu zaman tam karşılarında konumlanarak seyirciyle göz göze getirmesi, onları kelimenin gerçek anlamıyla tüm çıplaklıklarıyla gözler önüne serer. Olay örgüsünün genelen tek mekânda geçmesi de yine karakterleri vurgular. Peki, karakterleri özel anlarında yakalamak sinema yönetmenlerinin genel bir alışkanlığıyken, bir filmografi neden romanları bu denli hatırlatıyor?    

Bir Romancının Filmografisi 

Bir romanın konu aldığı karakterin düşüncelerini ifşa etmesi misali, Zeki Demirkubuz filmlerinde de “ve karakter derin düşüncelere dalar…” gibi aksiyon cümleleriyle tanımlanabilecek anlar sıkça karşımıza çıkıyor. Karakterlerin sigara üstüne sigara yakması buna kanıt olarak bile gösterilebilir; hatta sigara içmek o kadar önemli bir eylem ki karakterlerin içtiği sigaranın markasını daha onları tanır tanımaz görüyoruz. Bu hülyalara dalma anlarının duyguyu (ya da düşünceyi) izleyiciye aktarmada ne derece başarılı olduğu bir tartışma konusu; ama seyircinin hepten pusulasız bırakıldığını iddia etmek de yanlış olur. Albert Camus’nün olmaktan çıkacak derecede yorum katılmış Zeki Demirkubuz’un yabancısı, sessiz ve mütefekkir hâliyle yönetmenin tipik bir karakteridir. Ama yönetmen başarılı kurgu teknikleriyle bu karakterin sessizliğini kırmayı iyi bilmiştir; annesinin öldüğünü anlayıp da salonda oturmaya gittiği zaman, sehpanın üzerindeki bardak ve çekirdek kabuklarına bakan Musa’nın, annesinin canlı olduğu son dakikaları gözünde canlandırmaya çalıştığı açıktır. Komşusunun evinde geçen sahnede ise, belki de yıllarca yan yana yaşadığı Necati hakkında ilk defa bir yargıya varmaya çalıştığını anlarız.   

Ve her filmde bir ritüel olarak karşımıza çıkan televizyon izleme anları… Televizyonun daha icat edilmediği 1930 yılında geçen Kıskanmak’ta bile ne yapıp edip karşımıza çıkıyor bu an. Çoğunlukla duyduğumuz magazin haberleri ya da maç yorumlarının absürtlüğü, karakterlerin etraflarında kopan kıyameti hiç umursamayarak ve ondan uzakta, düşünce akışları içinde kaybolduklarını anlatıyor adeta.      

Gördüğümüz Dostoyevski referansları, filmlerde edebiyat esanslarını hissetmemizi sağlayan bir diğer unsur. Yönetmenin özellikle etkilendiği Suç ve Ceza, filmografisinde bazen bir anlatı ögesi bazen de konunun ta kendisi olarak karşımıza çıkar. 2012 tarihli Yeraltı, son derece başarılı bir Dostoyevski uyarlamasıdır. Bu tarz açık göndermelerin yanı sıra karşımıza çıkan karanlık ruhlar, yüce ruhlu suçlular, fahişeler ve tema olarak işlenen adalet, erdem, iyilik ve kötülük kavramları, yine büyük Rus yazarı çağrıştırır. Gelgelelim Zeki Demirkubuz, Dostoyevski’den ne kadar etkilendiğini filmlerinde açıkça belli edip röportajlarında sıkça dile getirse de, iki hikâye anlatıcısının ana karakterleri arasında uçurumlar vardır.  

Dostoyevski’nin hastalıklı olduğu anlatılan ruh hâli karakterlerine yansır. Delilik ve erdem arasında gidip gelen kişilerdir bunlar; Raskolnikov, yaşlı bir kadının kafasını baltayla yarabilir, Lujin karşısında öfke buhranları yaşayabilir ama aynı zamanda bir fahişeyi kurtarmak namına onunla evlenebilir ya da açlık içinde kıvranırken tüm parasını dilencilere verebilir. Raskolnikov’un bir bakıma zıddı olan Prens Mışkin, çocukça saflığına ve iyiliğine rağmen Nastasya Fillippovna’nın karşısında erdemini yitirir ve kendi mahvıyla beraber aile içi trajedilere sebep olur. Böylesine çalkantılı ruhları Zeki Demirkubuz filmlerinde görmek pek mümkün değil. Belki muzdariptirler ama bu ızdırabı dışa vurma konusunda sigara içmeye ve uzaklara dalmaya başvurmaları, onların Dostoyevski’nin deli karakterleriyle pek örtüşmemesine sebep oluyor. Yönetmenin, karakter yaratma konusunda Dostoyevski’ye yakın durduğu tek nokta (Bir uyarlama olan Yeraltı filminin Muharrem’i sayılmazsa) belki de Masumiyet filminin Bekir’idir.     

Edebiyat uyarlamaları yapan tek yönetmen Zeki Demirkubuz değil tabii ki; ama kendisinin çalışmalarında, edebiyatı sinemaya uyarlamaktan ziyade sinema ile edebi bir anlam oluşturma çabası seziliyor. Bu özellik de kendisini diğer yönetmenlerden ayrı bir yere koyuyor. 

Stanley Kubrick, Francis Ford Coppola, Alfred Hitchcock, David Fincher gibi yönetmenlerin başyapıtları uyarlamadır; ne var ki bu kitapların, en azından Dostoyevski kadar, edebi bir ağırlığa sahip olduğunu iddia etmek pek mümkün değil. Genellikle best-seller olarak tanımlanabilecek bu kitaplar, felsefi konuları tartışmaktan ziyade okuyucuya nefes kesen bir macera anlatma niyetindedir. Hikayeleri zengin bir görselliğe sahip olması açısından sinemaya uyarlanmaya uygundur. Jane Eyre, Oliver Twist, Yüzüklerin Efendisi vb. kült romanlardan uyarlanan filmlerin de, anlam kaybı pahasına gişede başarıya ulaşabildikleri, aksi takdirde unutulmaya mahkum oldukları görülür.      

Bütün bunlardan sinemanın edebiyatla asla örtüşemeyeceği mi çıkarılmalıdır?    

2012 tarihli Yeraltı bu önerme (‘sinema ile edebiyat yapılmaz’) karşısında sağlam bir argüman. Zeki Demirkubuz karakterin düşünceli hâllerini, zekice buluşlarla dışa vuruyor; Muharrem’in bıçak saplanmış gibi ani ve keskin bir nefesle uyanması, gazete kağıtlarının üstünde yediği sahanda yumurtasına bir kadeh şarabın eşlik etmesi, yatmadan önce defalarca giysilerini ve koltuk altlarını koklaması sayfalarca tasvir değerinde. Muharrem’in bir silah gibi yanında taşıdığı, kendisi gibi yeraltında büyüyüp gelişen patates, imge kavramının, görsel sanatlarda olduğundan ziyade edebi metinlerde kazandığı anlamıyla, kendi formunun dışına çıkıp tüm karanlık nesneleri temsil eder bir hâlde karşımıza çıkıyor. Ayrıca yemek sahnesindeki karakterlerin kostümleri, Sinema Dersleri kitabında, Ayzenştayn’ın, sahnelemeyi işlerken Balzac karakterlerini referans göstermesini anımsatıyor.   

Yeraltı filminde edebi bir anlamın bulunabileceği aşikar. Gelgelelim, bir anlatıcının filmin uyarlandığı romandan pasajlar okuması, bu anlamın filmik ögeler mi yoksa düzyazı sayesinde mi oluştuğu konusunda bir ikilem yaratıyor; yani bizi en başa döndürerek sinema ile edebi bir anlamın oluşturulup oluşturulamayacağı sorununa getiriyor. Bir önceki paragrafta bahsedilen unsurlar edebi anlam yaratımına ortak olmuş mudur yoksa işlevleri sadece onu desteklemekle mi sınırlı kalır?  

Edebiyatla sinemanın iç içe geçtiği Zeki Demirkubuz filmografisi, sıra dışı bir işe soyunması açısından orijinal bir çizgiye sahip. Filmler iyilik, kötülük, adalet kavramlarına ve insan doğasına sorular yöneltmekle beraber, biz izleyicilerin bunlara ek olarak sinemanın özüne dair sorular yöneltmesini sağlıyor. Karşımıza çıkan buhranlı karakterler modern insanın rahatlıkla bağ kurabileceği kişiler; hepimiz zaman zaman, ruhumuzu daraltan ama ne olduğuna anlam veremediğimiz o sıkıntıya düşmez miyiz en nihayetinde? 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi