Francis Ford Coppola’dan Kıyamet - Apocalypse Now, Oliver Stone’dan Müfreze - Platoon ya da Terrence Malick’ten İnce Kırmızı Hat - The Thin Red Line… Fransız yönetmen Guillaume Nicloux’nun festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan yeni filmi Dünyanın Sınırında’yı izlerken sinematik hafızamızın harekete geçmesi, savaşın ve yarattığı kaosun insan üzerindeki psikolojik etkilerine odaklanan birçok filmi hatırlamamız kaçınılmaz. Film hem tematik benzerlikleri hem de Vietnam’da geçiyor oluşu itibarıyla en çok Kıyamet’i anımsatıyor belki. Lakin Nicloux’nun bu benzerliklerin önüne geçmek için bulduğu çözümler, Dünyanın Sınırında’yı özgün bir noktaya yerleştiriyor. Dünyanın Sınırında: Sınırda Kaybolmak Film, 1940’lı yılların ortasındaki, henüz Amerika’nın komünist Vietnam’a “demokrasi” götürmeye niyet etmesinden önceki bir zaman aralığında geçiyor. Bu dönem, Fransızların bu bölgedeki kolonileşme faaliyetlerini içeriyor ve filmin merkezinde de bir Fransız askeri var. Gaspard Ulliel’in canlandırdığı Robert Tassen, filmin henüz başında bir katliama şahitlik ediyor; bölgede işgalci olarak bulunan Japon kuvvetlerinin gerçekleştirdiği bu katliamda Tassen’in kardeşi vahşi şekilde öldürülüyor. Dünyanın Sınırında, aslında Tassen’in bu katliamın sorumlusu olarak gördüğü kişilerden kardeşinin intikamını alma güdüsü üzerinden şekillense de, kimlik arayışı, savaşın etkileri, iyiliğin ya da kötülüğün ne olduğu gibi çok geniş bir alana yayılan fikirler etrafında dolaşıyor. Tassen’i söz konusu katliamdan sağ kurtulmasının ardından takip ediyoruz Dünyanın Sınırında’nın henüz başında. Sevdiği, ülkesinden kilometrelerce uzakta onun kimliğini devam ettirmesini sağlayan kardeşini kaybetmesinin ardından ormanlık alanlarda, ne aradığını bilmeden, daha doğrusu kendisini ararcasına dolaşıyor bir süre. Yeniden insan varlığıyla karşılaştığında ise asker olduğunu, kimliğini kaybettiğini ama görevine geri dönmek istediğini belirtiyor Fransız yetkililere. Bu noktada Tassen’in kimlik arayışı kafkaesk bir biçimde materyal bir düzleme evrilecek gibi görünse de, Nicloux’nun ilgilendiği arayış kavramı, çok daha içsel bir durum. Kafka’nın metinlerinde bireyin kayboluşu, başta bürokrasi olmak üzere dışsal kavramlar üzerinden şekillenirken, Tassen kendini içinde sönmemecesine yanan intikam ateşinin ortasında kaybediyor. Nicloux da delilikle sürekli flört hâlindeki bu kaybolma hissine oldukça içsel bir noktadan yaklaşıyor. Olay örgüsü içinde Tassen’in yeniden ordunun bir mensubu hâline gelmesi, düşman kuvvetleri ararken alınan kararlar, kasti olarak önemsizleştiriliyor. Çünkü tüm bu süreç; ölümler, katliamlar, kayboluş, lokal bir kadın üzerinden hayata tutunma girişimleri aynı amaca, başta Robert Tassen olmak üzere bireylerin üzerlerindeki duygusal ve bununla bağlantılı olarak mental yükün ağırlığını görünür kılmaya hizmet ediyor. Film boyunca varlığını en güçlü şekilde hissettiğimiz olguların başında zaman geliyor. Bu arayış, çatışma süreci bitmeyecek gibi sürdükçe, Nicloux araya zamanın geçiyor oluşunu işaret edecek şekilde hangi ayın yaşandığını hatırlatıyor ara yazılarla. En başta, siyasi bilgiler eşliğinde anlatıyı tarihsel bağlamına oturtan bu yazılar, olaylar devam ettikçe sadece ayların isimleriyle sınırlı kalıyor. Siyasi ya da askeri kararlar, filmin yoğun atmosferi içinde buharlaşırken, ait oldukları toprakların çok çok uzağında, insani kaygılarla boğuşan zihinlerin geçen zaman eşliğinde daha da bulanıklaştığı görünüyor hâle geliyor. Guillaume Nicloux, bireysel bir kayboluş hikâyesi anlattığı Son - The End'in ardından, aynı temayı daha geniş ve tarihsel bir bağlama yerleştiriyor. Ve elindeki yelpazenin genişliğini insanın türlü kaygılarının sinematik karşılıklarını bularak başarıyla dolduruyor.

Yazar Puanı

Puan - 80%

80%

Yönetmen Guillaume Nicloux, Dünyanın Sınırında'da bireysel bir kayboluş hikâyesini geniş ve tarihsel bir bağlama yerleştiriyor. Ve elindeki yelpazenin genişliğini insanın türlü kaygılarının sinematik karşılıklarını bularak başarıyla dolduruyor.

Kullanıcı Puanları: 4.85 ( 1 votes)
80

Francis Ford Coppola’dan Kıyamet – Apocalypse Now, Oliver Stone’dan Müfreze – Platoon ya da Terrence Malick’ten İnce Kırmızı Hat – The Thin Red Line… Fransız yönetmen Guillaume Nicloux’nun festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan yeni filmi Dünyanın Sınırında’yı izlerken sinematik hafızamızın harekete geçmesi, savaşın ve yarattığı kaosun insan üzerindeki psikolojik etkilerine odaklanan birçok filmi hatırlamamız kaçınılmaz. Film hem tematik benzerlikleri hem de Vietnam’da geçiyor oluşu itibarıyla en çok Kıyamet’i anımsatıyor belki. Lakin Nicloux’nun bu benzerliklerin önüne geçmek için bulduğu çözümler, Dünyanın Sınırında’yı özgün bir noktaya yerleştiriyor.

Dünyanın Sınırında: Sınırda Kaybolmak

Film, 1940’lı yılların ortasındaki, henüz Amerika’nın komünist Vietnam’a “demokrasi” götürmeye niyet etmesinden önceki bir zaman aralığında geçiyor. Bu dönem, Fransızların bu bölgedeki kolonileşme faaliyetlerini içeriyor ve filmin merkezinde de bir Fransız askeri var. Gaspard Ulliel’in canlandırdığı Robert Tassen, filmin henüz başında bir katliama şahitlik ediyor; bölgede işgalci olarak bulunan Japon kuvvetlerinin gerçekleştirdiği bu katliamda Tassen’in kardeşi vahşi şekilde öldürülüyor. Dünyanın Sınırında, aslında Tassen’in bu katliamın sorumlusu olarak gördüğü kişilerden kardeşinin intikamını alma güdüsü üzerinden şekillense de, kimlik arayışı, savaşın etkileri, iyiliğin ya da kötülüğün ne olduğu gibi çok geniş bir alana yayılan fikirler etrafında dolaşıyor.

Tassen’i söz konusu katliamdan sağ kurtulmasının ardından takip ediyoruz Dünyanın Sınırında’nın henüz başında. Sevdiği, ülkesinden kilometrelerce uzakta onun kimliğini devam ettirmesini sağlayan kardeşini kaybetmesinin ardından ormanlık alanlarda, ne aradığını bilmeden, daha doğrusu kendisini ararcasına dolaşıyor bir süre. Yeniden insan varlığıyla karşılaştığında ise asker olduğunu, kimliğini kaybettiğini ama görevine geri dönmek istediğini belirtiyor Fransız yetkililere. Bu noktada Tassen’in kimlik arayışı kafkaesk bir biçimde materyal bir düzleme evrilecek gibi görünse de, Nicloux’nun ilgilendiği arayış kavramı, çok daha içsel bir durum. Kafka’nın metinlerinde bireyin kayboluşu, başta bürokrasi olmak üzere dışsal kavramlar üzerinden şekillenirken, Tassen kendini içinde sönmemecesine yanan intikam ateşinin ortasında kaybediyor. Nicloux da delilikle sürekli flört hâlindeki bu kaybolma hissine oldukça içsel bir noktadan yaklaşıyor. Olay örgüsü içinde Tassen’in yeniden ordunun bir mensubu hâline gelmesi, düşman kuvvetleri ararken alınan kararlar, kasti olarak önemsizleştiriliyor. Çünkü tüm bu süreç; ölümler, katliamlar, kayboluş, lokal bir kadın üzerinden hayata tutunma girişimleri aynı amaca, başta Robert Tassen olmak üzere bireylerin üzerlerindeki duygusal ve bununla bağlantılı olarak mental yükün ağırlığını görünür kılmaya hizmet ediyor.

Film boyunca varlığını en güçlü şekilde hissettiğimiz olguların başında zaman geliyor. Bu arayış, çatışma süreci bitmeyecek gibi sürdükçe, Nicloux araya zamanın geçiyor oluşunu işaret edecek şekilde hangi ayın yaşandığını hatırlatıyor ara yazılarla. En başta, siyasi bilgiler eşliğinde anlatıyı tarihsel bağlamına oturtan bu yazılar, olaylar devam ettikçe sadece ayların isimleriyle sınırlı kalıyor. Siyasi ya da askeri kararlar, filmin yoğun atmosferi içinde buharlaşırken, ait oldukları toprakların çok çok uzağında, insani kaygılarla boğuşan zihinlerin geçen zaman eşliğinde daha da bulanıklaştığı görünüyor hâle geliyor. Guillaume Nicloux, bireysel bir kayboluş hikâyesi anlattığı Son – The End’in ardından, aynı temayı daha geniş ve tarihsel bir bağlama yerleştiriyor. Ve elindeki yelpazenin genişliğini insanın türlü kaygılarının sinematik karşılıklarını bularak başarıyla dolduruyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi