Soygun filmi; kendi kuralları olan, sinema tarihinin her döneminde örneklerine rastlayabileceğimiz bir alt tür. Bu tür altında değerlendirebileceğimiz filmlerin -özellikle güncel örnekleri göz önüne alırsak- en mühim özelliklerinin başında, yapılan soygun planının ne kadar zekice olduğu ve soygun sürecinin seyirci için ne kadar keyifli bir seyir sunduğu gelir. Ama türün başyapıtları arasında sayabileceğimiz Rififi gibi örneklere baktığımızda ise neredeyse gerçek zamanlı bir şekilde perdeye yansıyan soygun sahnelerine rastlayabiliyoruz. Doğrudan sanatsal bir meydan okuma olarak niteleyebileceğimiz bu tercih, daha çok "seyirlik" tonda olan soygun filmlerinin sinema sanatı açısından da son derece elverişli olabileceğinin de bir kanıtıdır aslında. Bu alt türün genel yapısına attığımız bu türden özet bir bakış bile Steve McQueen'in imza atacağı bir soygun filminin merak uyandırıcı yönünü gözler önüne seriyor aslında. Zira McQueen'in filmografisine baktığımızda arthouse olarak niteleyebileceğimiz Hunger gibi bir ilk filmle karşılaşıyoruz. Sonraki filmi Shame ile de benzer sularda yüzen McQueen, 12 Years a Slave isimli üçüncü uzun metrajlısında ise tamamen ödül sezonunu hedef alan içeriğe sahip bir yapıma imza atmıştı. Bu kariyer seyrinin yeni durağı Widows ise bir soygun filmi olsa da hikâye kurulumu açısından farklı bir noktada duruyor. Eşlerinin ortak giriştikleri bir soygun esnasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından, yeni sorunlarla yüzleşmek zorunda kalan üç kadın, yeni bir soygun için kolları sıvıyor. Fakat Steve McQueen bu yapıyı, aslında söylemek istedikleri için bir yol haritası olarak kullanıyor. Fakat söylemek istediklerinin miktarı, bu soygun planının kaldırabileceğinden çok daha fazla olması sebebiyle, Widows'ta kurulan senaryo denkleminin hataları bariz bir hâle geliyor. Widows: Senaryonun Kalabalığında Kaybolan Fikirler Widows'un senaryo konusundaki hatalarını bir örnek üzerinden açıklamak belki daha işlevsel olabilir. McQueen'in Gillian Flynn'le birlikte aynı isimli televizyon dizisinden esinle kaleme aldığı senaryonun temelinde bir soygun olgusu var. Hikâye kurulumunda bir tepsi gibi konumlandırabileceğimiz bu soygunun üzerine filmin her dakikası yeni yükler ekleniyor. Bunlar hem güncel sosyo-politik konular hem de soygun girişimimin seyriyle alakalı. Filmin henüz başında tanıştığımız, soygunun arkasındaki beyin olan Harry Rawlings, evinin dekorasyonundan anlayacağımız üzere, sıradan bir suçlu değil. Şehrin yönetim pozisyonundaki kişilerle kirli ilişkiler kurmuş biri olduğunu filmin devamında yavaş yavaş öğreniyoruz da zaten. Bu karakter üzerinden politikacıların suç dünyasıyla olan içli dışlı ilişkisine dair çıkarımlar artıyor ortaya yönetmen McQueen. Ama bu, olayların geçtiği Chicago'dan hareketle Amerika'nın güncel durumuna dair sunulan gözlemlerden sadece biri. Hikâyenin genişlemesi ve güncel gidişata keskin bir bakışa sahip olması adına yapılan hemen hemen her hamle, temeldeki tepsinin dengesini bozmanın da ötesinde tepsiyi daha fazla yük taşıyamayacağı için kırılacak noktaya getiriyor; nitekim filmin son bloğuna girilirken de bu gerçekleşiyor. Zira tepsiye eklenen yeni yüklerin hepsi kendi özelinde de birer uzun metrajı kaldırabilecek derinlikte meseleler. Polis şiddetinden dini kurumların politikanın bir aygıtı olmasına, sınıf ayrımından ırkçılığa kadar neredeyse Amerika'nın yaşamakta olduğu tüm sorunlar, Widows'un senaryosuna bir noktada iliştirilmiş durumda. Ama bunların tamamı, derinleşemeden filmin gürültüsü içinde atmosfere karışıyor. Yani son tahlilde seyircinin elinde kalan odaklanacak ya da onu heyecanlandıracak tek olgu, kadınların kalkıştığı soygun oluyor. Fakat Widows'un merkezindeki soygunun planlanmasının ve hayata geçiriliş anında yaşananların son derece özensiz olduğunu söyleyebiliriz. Belli ki McQueen, bu soygunu fon olarak kullanıp sosyal hassasiyetlerini ön plana çıkarmayı tercih etmiş. Ama yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden…

Yazar Puanı

Puan - 45%

45%

Steve McQueen, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanmakta olan sosyo-politik tartışmaları odağına almaya niyetlendiği son filmi Widows'ta, bakış açısını mümkün olduğunca geniş tutarak bütünlüklü bir söz üretmeye çalışırken, el attığı konuların kalabalığında boğuluyor.

Kullanıcı Puanları: 3.85 ( 1 votes)
45

Soygun filmi; kendi kuralları olan, sinema tarihinin her döneminde örneklerine rastlayabileceğimiz bir alt tür. Bu tür altında değerlendirebileceğimiz filmlerin -özellikle güncel örnekleri göz önüne alırsak- en mühim özelliklerinin başında, yapılan soygun planının ne kadar zekice olduğu ve soygun sürecinin seyirci için ne kadar keyifli bir seyir sunduğu gelir. Ama türün başyapıtları arasında sayabileceğimiz Rififi gibi örneklere baktığımızda ise neredeyse gerçek zamanlı bir şekilde perdeye yansıyan soygun sahnelerine rastlayabiliyoruz. Doğrudan sanatsal bir meydan okuma olarak niteleyebileceğimiz bu tercih, daha çok “seyirlik” tonda olan soygun filmlerinin sinema sanatı açısından da son derece elverişli olabileceğinin de bir kanıtıdır aslında. Bu alt türün genel yapısına attığımız bu türden özet bir bakış bile Steve McQueen’in imza atacağı bir soygun filminin merak uyandırıcı yönünü gözler önüne seriyor aslında. Zira McQueen’in filmografisine baktığımızda arthouse olarak niteleyebileceğimiz Hunger gibi bir ilk filmle karşılaşıyoruz. Sonraki filmi Shame ile de benzer sularda yüzen McQueen, 12 Years a Slave isimli üçüncü uzun metrajlısında ise tamamen ödül sezonunu hedef alan içeriğe sahip bir yapıma imza atmıştı. Bu kariyer seyrinin yeni durağı Widows ise bir soygun filmi olsa da hikâye kurulumu açısından farklı bir noktada duruyor. Eşlerinin ortak giriştikleri bir soygun esnasında hayatlarını kaybetmelerinin ardından, yeni sorunlarla yüzleşmek zorunda kalan üç kadın, yeni bir soygun için kolları sıvıyor. Fakat Steve McQueen bu yapıyı, aslında söylemek istedikleri için bir yol haritası olarak kullanıyor. Fakat söylemek istediklerinin miktarı, bu soygun planının kaldırabileceğinden çok daha fazla olması sebebiyle, Widows’ta kurulan senaryo denkleminin hataları bariz bir hâle geliyor.

Widows: Senaryonun Kalabalığında Kaybolan Fikirler

Widows’un senaryo konusundaki hatalarını bir örnek üzerinden açıklamak belki daha işlevsel olabilir. McQueen’in Gillian Flynn’le birlikte aynı isimli televizyon dizisinden esinle kaleme aldığı senaryonun temelinde bir soygun olgusu var. Hikâye kurulumunda bir tepsi gibi konumlandırabileceğimiz bu soygunun üzerine filmin her dakikası yeni yükler ekleniyor. Bunlar hem güncel sosyo-politik konular hem de soygun girişimimin seyriyle alakalı.

Filmin henüz başında tanıştığımız, soygunun arkasındaki beyin olan Harry Rawlings, evinin dekorasyonundan anlayacağımız üzere, sıradan bir suçlu değil. Şehrin yönetim pozisyonundaki kişilerle kirli ilişkiler kurmuş biri olduğunu filmin devamında yavaş yavaş öğreniyoruz da zaten. Bu karakter üzerinden politikacıların suç dünyasıyla olan içli dışlı ilişkisine dair çıkarımlar artıyor ortaya yönetmen McQueen. Ama bu, olayların geçtiği Chicago’dan hareketle Amerika’nın güncel durumuna dair sunulan gözlemlerden sadece biri. Hikâyenin genişlemesi ve güncel gidişata keskin bir bakışa sahip olması adına yapılan hemen hemen her hamle, temeldeki tepsinin dengesini bozmanın da ötesinde tepsiyi daha fazla yük taşıyamayacağı için kırılacak noktaya getiriyor; nitekim filmin son bloğuna girilirken de bu gerçekleşiyor. Zira tepsiye eklenen yeni yüklerin hepsi kendi özelinde de birer uzun metrajı kaldırabilecek derinlikte meseleler. Polis şiddetinden dini kurumların politikanın bir aygıtı olmasına, sınıf ayrımından ırkçılığa kadar neredeyse Amerika’nın yaşamakta olduğu tüm sorunlar, Widows’un senaryosuna bir noktada iliştirilmiş durumda. Ama bunların tamamı, derinleşemeden filmin gürültüsü içinde atmosfere karışıyor. Yani son tahlilde seyircinin elinde kalan odaklanacak ya da onu heyecanlandıracak tek olgu, kadınların kalkıştığı soygun oluyor. Fakat Widows’un merkezindeki soygunun planlanmasının ve hayata geçiriliş anında yaşananların son derece özensiz olduğunu söyleyebiliriz. Belli ki McQueen, bu soygunu fon olarak kullanıp sosyal hassasiyetlerini ön plana çıkarmayı tercih etmiş. Ama yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı bu girişim hedefini vuramıyor; yeterince özenli kurgulanmamış soygun teşebbüsü de seyircide tatmin hissi yaratmanın oldukça uzağında kalıyor.

Steve McQueen, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmakta olan sosyo-politik tartışmaları odağına almaya niyetlendiği son filmi Widows’ta bakış açısını mümkün olduğunca geniş tutarak bütünlüklü bir söz üretmeye çalışırken, el attığı konuların kalabalığında boğuluyor. Bu sebeple ürettiği söylemlerin işlevsiz kalmasının yanında, anlattığı soygun girişimi de sönük bir suç hikâyesine dönüşüyor Widows’ta. Bu kafası karışık soygun filmi, 12 Years a Slave kadar hesaplı kitaplı bir film değil belki ama ondaki, en azından tutarlı olmayı başaran sinema dilini mumla aratıyor diyebiliriz. Film, durduğu politik nokta sebebiyle kendini ödül sezonuna atmayı başaracak gibi görünmesine rağmen yönetmen McQueen, sinemasını Hunger’dan beri takip eden sinemaseverleri üzmeye devam ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi