İlk kez yazar ve filozof Denis Diderot tarafından dile getirilmiş bir kavram olan dördüncü duvar, 19. yüzyıl tiyatrosunda öne çıkan gerçekçilik akımıyla gelişen ve izleyicilerin sahneyi gördükleri hayali, gerçekte var olmayan duvar anlamına gelmektedir. Dördüncü duvarı yıkmak kalıbı ise, oyuncuların bu görünmez duvarı kırıp seyirci ile iletişime geçmeleri, seyircinin orada olduğunu fark edip kendi evrenlerinin kurgusal olduğunu anlamaları manasına gelmektedir. Sinema için konuşacak olursak, bu eylem neredeyse sinemanın kendisi kadar eskidir. Dördüncü duvarı yıkmanın sinemadaki ilk bilinen örneği, 1918 yapımı sessiz film Men Who Have Made Love to Me’de görülmüştür. Sinema tarihi boyunca tekrarlana tekrarlana bu eylem, yönetmenler için farklı anlamlar yaratmanın da bir yolu hâline dönüşmüştür artık. Öyle ki Alfred Hitchcock’tan Michael Haneke’ye birçok usta yönetmenin filmlerinde dördüncü duvarın yıkıldığını görebilmek mümkün. Bu yöntemle filmlerde yaratılan anlamları daha net bir şekilde gözlemleyebilmek için dördüncü duvarı yıkarak anlatısını derinleştiren 10 film listesini derledik.

Dördüncü Duvarı Yıkarak Anlatısını Derinleştiren 10 Film

Sapık – Psycho (1960)

Sinema tarihinin tartışmasız en önemli yönetmenlerinden olan, “Gerilimin Efendisi” adıyla da anılan Alfred Hitchcock’un başyapıtlarından Psycho filmi, patronunun 40.000 dolarını çalan Marion’un bu parayla sevgilisine gitmek için yola çıktığı sırada konakladığı bir otelde öldürülmesinin ardından ortaya çıkan gizemli bir olayı konu alıyor. İlk sahnesinden son anına kadar izleyiciyi avucunun içine alarak tabiri caizse gerim gerim geren film, sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden biriyle de son bularak daha da unutulmaz hâle geliyor. Anthony Perkins’in mükemmel bir performansla hayat verdiği Norman Bates’in annesine “dönüştüğü” bu sahnenin bu denli etkileyici olmasında dördüncü duvarın yıkılması da son derece önemli elbet. Karakterin sinir bozucu bir gülümsemeyle kameraya bakarak “Sineği bile incitmezdi.” deyişi, film boyunca karakterlerin yaşadığı dehşeti seyircilere de bulaştırarak Hitchcock’un yarattığı ürpertici daireyi genişletiyor.

Haftasonu – Week End (1967)

Jean-Luc Godard’ın en önemli isimlerinden biri olduğu Fransız Yeni Dalgası’nın, dönemin anlayışlarını dönüştürerek sinema tarihinin gidişatına yeni bir yön verdiğini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Godard’ın 1967 yılında çektiği Week End, evli bir çiftin hafta sonu için ailelerini ziyarete gitmesini merkezine alarak burjuvaziyi içine saklandığı steril alanlarından dışarı fırlatıp bütün işlevsizliğini, tutuculuğunu, ikiyüzlülüğünü suratına çarpar. Bütün bayağılığını, kibrinin asla kırmasına izin vermeyeceği sahte bir nezaketle maskeleyen burjuvayı, park kavgası verdiği komşusuna raketiyle fırlattığı tenis topu ile saldıracak kadar absürt bir vaziyete sokar ve maskesini düşürür Week End. Godard’ın 1968 olaylarına giden dönemi resmettiği bu filmde gördüğümüz dünya tam anlamıyla bir kaostur. Dördüncü duvarı yıkma tekniğini sıklıkla kullanan yönetmen, Week End’de de bu alışkanlığından vazgeçmez. Ama bu kez karakterler dünyanın -ya da bu filmin- gidişatına isyan ederler: “Ne kadar korkunç bir filmin içindeyiz!”

Otomatik Portakal – A Clockwork Orange (1971)

Usta yönetmen Stanley Kubrick’in 1971 yılında Anthony Burgess’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarladığı filmi A Clockwork Orange, yakın bir gelecekte konu aldığı şiddetin kol gezdiği yozlaşmış bir toplum hikâyesinin yarattığı gerek atmosferi gerekse anlatımıyla seyircisini katı bir gerçeklikle yüzleştirmeyi başaran ve hâlâ aynı tadını sürdürmeye devam eden bir yapım. Filmin açılış sekansını hatırlayacak olduğumuzda ilk aklımıza gelen, filmin başkarakteri Alex’in yakın planda doğrudan kameraya bakışı olacaktır. Bu tedirgin edici bakışı her zaman kadrajda tutarak uzaklaşmaya başlar kamera. Önce çetenin diğer üyeleri girer kadraja, sonra da bulundukları “garip” bar. Alex’in bakışlarının seyirci üzerindeki etkisi, kadraja giren yeni tuhaflıklarla daha da artar. Kubrick daha ilk sahneden seyirciyi, dikenlerin üzerine sertçe oturtur dördüncü duvarı yıkarak.

Annie Hall (1977)

Annie Hall, kadın-erkek ilişkilerine yönelik zekice tasarlanmış diyaloglarıyla hafızalarımızda yer ederken aynı zamanda Woody Allen ile Diane Keaton’ın performanslarıyla da unutulmazlar arasına adına yazdırır. Manhattan’ın en yetenekli komedyeni olan Alvy, ikili ilişkilerde ise bir o kadar başarısızdır. Bir gece kulübünde şarkıcı olan Annie Hall’a aşık olan Alvy, kendine olan güvensizliği yüzünden Annie’yi çok geçmeden kaybedecektir. Çünkü Alvy’nin bu güvensizliği onların ilişkisini sabote edecek ve Annie de daha iyi bir hayat için Alvy’den uzaklaşacaktır. Tüm şanssızlıklarına ve etrafını saran kötülüklere rağmen, gerçek aşkından vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen Alvy, Annie ile yeniden bir arada olmaya yönelik olan inancını ise asla terk etmez. Tüm bu anlatının başında, Allen’ın canlandırdığı Alvy, doğrudan seyirciye hitap ederek, yani dördüncü duvarı yıkarak, kişiliğinden, geçmişinden, takıntılarından bahseder. Woody Allen, karakterini seyirciye olaylar ya da diyaloglar üzerinden tanıtmak yerine, böyle bir yolu tercih ederek anlatısına zekice bir başlangıç yapar.

Ekrandaki Dehşet – Videodrome (1983)

Videodrome ile ilgili en güzel tanımlardan birini şüphesiz ki Andy Warhol yapmış: “1980’lerin A Clockwork Orange’ı”. Bunu sadece filmin şiddet dozu ya da başkarakterin motivasyonu ile açıklamak mümkün değil. Kubrick’in A Clockwork Orange ile yarattığı “yakın gelecek”in öngörülerinden en önemlisi, Ludovico tekniği adı verilen beyin yıkama yöntemiydi. Body horror filmlerinin ustası David Cronenberg ise buna benzer bir tekniği “siyah ayna” olarak andığımız ekrana taşıdı. Yönetmen; kendine has üslubu ve yine özdeşleşme kurmamızın pek mümkün olmadığı karakteri ile biz izleyicileri, sadece televizyon dünyasının ne kadar ileri gidebileceğine yönelik bir egzersize davet etmiyor; bizi ekrana bağlayan şeyin, bizzat en karanlık arzularımız olduğunu iddia ediyordu. Doğrudan televizyonla, yani ekranla insanlığın ilişkisine dair bir film olan Videodrome’da karakterlerin zaman zaman doğrudan kameraya bakarak seyircilerin varlığından haberdar olmalarını dışa vurmalarına şahitlik ederiz. Ama bu durum bir noktada pik noktasına ulaşır. Televizyonda kendisini gören, James Woods’un canlandırdığı Max Renn, dizlerinin üzerine çöker, doğrudan kameraya bakar ve filmdeki o efsanevi repliği dile getirir: “Çok yaşa yeni et!” Ardından tetiği çeken Renn’in kanı, ekrana bakan seyircilerin de üzerine bulaşmıştır; kimse masum değildir.

Ferris Bueller’le Bir Gün – Ferris Bueller’s Day Off (1986)

1980’ler Hollywood’unun en önemli sinemacılarından olan John Hughes tarafından yazılıp yönetilen Ferris Bueller’s Day Off’un başrollerinde Matthew Broderick, Alan Ruck, Mia Sara, Jeffrey Jones ve Jennifer Grey yer alıyor. Broderick tarafından canlandırılan Ferris okula gitmemek için hasta numarası yapan bir gençtir ve yine böyle günlerden birinde sevgilisi ve en yakın arkadaşı ile okuldan ve ailelerden, yani gençlik enerjilerini “kısıtlayan” kurumlardan uzak bir gün geçirirler. Bu özgür gün içerisinde gençler ailelerinin üzerilerinde kurdukları baskıyı bir nebze de olsa unuturlar ve kendi benliklerini ortaya çıkarma şansı elde ederler. Bu şans ile beraber, hayatın dayatmalarından izin almış olarak nitelendirilebilecek günü yaşamaya başlayan üç genç hataları, pişmanlıkları, umutları ve neşeleri ile beraber bir günün içerisinde kendilerini tanıma ışığını, kendilerini istedikleri gibi yaratma şansını tadarlar. Karakterin hissiyatını seyirciye geçirmekte çok iyi bir iş çıkaran bu gençlik klasiği, bunu yaparken dördüncü duvarı defalarca kırarak seyirciyi de bu günün bir öznesi hâline getirir. Bu durum o kadar sık tekrarlanır ki bir yerden sonra seyirci ve karakterler arasındaki bu “duvar” hiçbir zaman var olmamışçasına bir duygu yaratır.

Ölümcül Oyunlar – Funny Games (1997)

Michael Haneke’nin filmlerinde sıklıkla el attığı burjuva sınıfına ve bu sınıfın mensuplarının güvenlikli olduğunu düşündüğü steril hayatlarına dair oldukça sert ve ağır bir eleştiri olarak niteleyebileceğimiz Funny Games, kendi kendini terörize eden insanlığın çıplak gerçeğidir de bir bakıma. Belki de bu sebeple yönetmenin filmografisindeki en tartışmalı ve huzursuz edici film olarak dikkatleri çeker. Bir ailenin evine giren iki davetsiz misafirin bu ailenin mensuplarının hayatlarını terörize etmelerini tavizsiz bir şekilde anlatan film, diğer yanda da medya araçlarında gördüğümüz ya da maruz kaldığımız estetize edilmiş şiddete yönelik güçlü bir hicivdir. Bu durumu ailenin hayatına dehşet saçan karakterlerin doğrudan seyirciye hitap ettiği anlarla açık eder Haneke. Kötüler medya araçları ve medyumlar üzerinde doğrudan hak sahibidir ve işler istedikleri gibi gitmediğinde bu medyumun yapısıyla oynayarak “gerçekleri” istedikleri gibi düzenleyebilirler.

Dövüş Kulübü – Fight Club (1999)

David Fincher’ın başyapıtlarından, bu yıl 20. yılını kutlayacak olan Fight Club çok katmanlı okumalara olanak tanısa da, temelde insanların tükettikleri metalarla var olabildiği, her gün çalışıp her gün borçlanan ve her gün tüketen, tüketmezse-ölecek yanılgısının içinde yaşayan bireylerin varlığıyla ayakta duran bir sistemde anlatıcı, bir başkaldırının temsilidir. Yaşadığı gelgitler, inkârlar elbette sistemin yıllarca akıttığı zehirle oluşturduğu toplumsal benliğinin bir getirisidir ancak bu benlik kendisi değildir. David Fincher’ın da onayladığı üzere her sahnede görülebilecek olan Starbucks bardaklarıyla başlayan eleştiri, anlatıcının Ikea kataloğundan evini döşemesi, zekice yapılmış her metanın onu heyecanlandırması ve kendini en iyi hangi yemek takımının tamamlayacağına karar vermesi üzerinden ilerler. Bu anlatı sadece filmde gördüğümüz karakterleri değil, seyirci konumundaki herkesi ilgilendirir. Zira anlatılan sistem dünya üzerindeki herkesi bir şekilde içine alacak kadar geniş kapsamlıdır. Bu bağlamda da Fight Club’ta karakterlerin dördüncü duvarı yıkarak seyirciyi muhatap almaları, bu yapıyı güçlendirir. İçinde yaşadığımız zamanda hiç kimse perdede gördüklerimizden muaf değildir. Aynı doğrultuda, filmin temel meselelerinden birinin dış etmenlerle kendini kaybetmesi olduğunu düşünürsek, seyircinin de bu oyuna dâhil edilmesinin, Fight Club’ın anlam dünyasını daha da karmaşık hâle getirdiğini söyleyebiliriz.

Amerikan Sapığı –  American Psycho (2000)

American Psycho, Christian Bale’in müthiş oyunculuğuyla derinleşen Patrick Bateman karakterini merkeze alarak içinde yaşadığımız çağa dair sorgulamalara girişen bir film. Bateman, yakışıklı, zengin, başarılı ve istediği her şeyi elde edebilme gücüne sahip olsa da, her türden zevkleri olan bir sadisttir. Bu karakter çatısına bir de kopkoyu bir mizah eklenmesiyle güçlenen film, modern dünyanın tüketim çılgınlığıyla, başarı hırsıyla, dejenere olmuş yapısıyla alabildiğine kanlı bir şekilde dalgasını geçiyor. Filmin merkezindeki karakter, sinema tarihinin en karmaşık zihinlerinden birine sahip belki de. Bahsettiğimiz geniş tematik yoğunluğa sahip filmi sırtlayan bu karakterin zaman zaman, düşündüklerini doğrudan seyirciye açıklaması, anlatının seyircinin üzerindeki etkisini daha da somut hâle getiriyor.

Deadpool (2016)

Tim Miller’ın yönetmenliğini üstlendiği Deadpool, Guardians of the Galaxy’nin biraz olsun kırmış olduğu ciddiyeti daha başlangıç anından itibaren ortadan kaldırarak Marvel evreninin en konuşkan ve en eğlenceli filmlerinden birine imza atmıştı. Hatta Ryan Reynolds filmde o kadar çok konuşuyor ki, esprilerin tamamını yakalamak için filmi birkaç kez izleme ihtiyacı duymak oldukça doğal. Filmin karakteriyle ve dünyanın kendisiyle sıklıkla dalga geçmesi bizzat kendi evrenine de yansıyor ve bu sayede eksik olarak tanımlayabileceğimiz her bir detayla dalga geçerek bir dezavantajı keyifli bir avantaja dönüştürüyor. Bu mizahın temelinde de Deadpool karakterinin dördüncü duvarı defalarca yıkarak, filmi bir “meta anlatı” hâline getirmesi yatıyor. Çizgiroman sayfalarında da benzer bir yapı kurulmasıyla özgün bir noktada duran Deadpool’un beyazperde macerası da aynı sebeple ezber bozan bir yapıya bürünüyor. Deadpool’un dördüncü duvarı kırma konusunda serinin ikinci filminde de hız kesmediğini belirtelim.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi