İngiliz The Guardian gazetesinin film eleştirmeni Peter Bradshaw, film hakkında yazdığı eleştiriyi şöyle bitiriyor: "Terry Gilliam olmasaydı dünya tekdüze bir yer olurdu." Monty Python üyesi olarak yaptıklarından, animasyon ve kısa film işlerinden, Brazil ve Tideland gibi filmlerine kadar, Gilliam sinema (ve televizyon) tarihinin nev’i şahsına münhasır, özel insanlarından. Son yıllarda yaptığı filmlerle parlayamasa da her daim kendine has bir dili olduğu kuşkusuz. En az Brazil filmini istediği şekliyle vizyona sokmakta verdiği kavga kadar olaylı ve meşhur bir öyküsü de, hayalindeki Don Kişot uyarlamasını çekmek (ya da çekememek) üzerine. Yirmi yıldır gerçekleştirmek istediği bu filmi nasıl gerçekleştiremediğini izleyebileceğimiz Lost in La Mancha diye bir belgesel bile var. Birkaç yıl evvel, Terry Gilliam, bu sefer filmi çekmeyi başarıyor gibiydi fakat filminde Don Kişot’u oynayacak iki aktör (Jean Rochefort ve John Hurt) de hayatını bu zorlu süreç zarfında kaybedince yeni bir oyuncu bulmak zorunda kaldı. Terry Gilliam çok uzağa gitmedi ve Brazil filminin başrol oyuncusu Jonathan Pryce ile anlaştı. Filmde Pryce’a, Adam Driver ve Joana Ribeiro eşlik ediyor. Gilliam’ın filmi Don Kişot’u Öldüren Adam - The Man Who Killed Don Quixote birebir bir Don Kişot uyarlaması yapmıyor. Gençliğinde İspanya’da Don Kişot’u uyarlayarak başarılı bir öğrenci filmi çekmiş olan Toby, reklam sektörünce “keşfedilmiş” ve dahi çocuk olarak büyük projeleri yönetmeye başlamıştır. Bu filmden 10 yıl sonra, yeniden İspanya’ya gelmiştir ve bir reklam çekmesi gerekmektedir. Sette hiçbir şey istediği gibi gitmez ve şans eseri Don Kişot filminin DVD’si eline geçince, geçmişi hatırlamaya başlar. Kendi hâlinde bir ayakkabıcı olan Javier’i nasıl Don Kişot olmaya ikna ettiğini ya da on beş yaşında bir hancı kızı olan Angelina’nın aklına meşhur olma hayallerini nasıl soktuğunu anımsar. Fırsat bu fırsat diyerek on yıl sonra yeniden ziyaret ettiği bu küçük İspanyol kasabasında hiçbir şey eskisi gibi değildir. Angelina büyük şehre gitmiş ve babasına göre “kötü yola” düşmüştür, Sancho Panza’yı oynayan adam ölmüştür, daha da kötüsü Javier kendinin gerçekten Don Kişot olduğuna inanmaktadır ve para karşılığı turistlere sergilenen bir eğlenceye dönüşmüştür. Toby, tüm o reklamcı umursamazlığı ile bu resimden kaçmaya çalışsa da, Javier onu efendisini kurtarmaya gelen Sancho Panza sanınca işler karışmaya başlar. Don Kişot'u Öldüren Adam: Bir Tutku Projesi Adam Driver’ın oynadığı Toby karakteri, filmin bir yerinde beceriksizce öğrenci filminden bahsetmeye çalışırken, bunun bir “tutku projesi” olduğunu söyler. Gerçekten de Don Kişot’u Öldüren Adam, her şeyin başında Terry Gilliam için bir tutku projesi kuşkusuz. Don Kişot hikâyesinin yüzlerce yıl sonra hâlen daha canlı ve bugün yazılmış gibi hissettirmesini (“Sonsuza dek yaşayacağım!” diyor Don Kişot) de yanına eklersek, Gilliam’ın bu materyal ile neler yapabileceği on yıllardır merak konusuydu. Filmde tutkunun olmadığını söylemek hatalı olur, filmde Gilliam’a özgü o çılgınlıktan da bolca mevcut. Gilliam’ın sevdiği o gerçekle oynama, algının değişmesi, delilik gibi kavramlar da... Toby ile Javier’in arasındaki ilişki, bir nebze Gilliam’ın Fisher King / Balıkçı Kral filmindeki Jack ve Parry karakterleri arasındaki ilişkiye benziyor. Bir şekilde biri “deli” ve bundan “deli olmayan” sorumlu. Bu sorumluluk iki kişiyi bir araya getiriyor ama bu filmde Balıkçı Kral’daki sağlam ve oturaklı hikâye anlatıcılığına sahip değiliz. Terry Gilliam karakterlerini görmekten keyif alacağı durumlara sokuyor ama bir…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

Filmde Gilliam'a özgü o çılgınlıktan bolca mevcut ama absürtlüğünü garip epizodik bir yapı ile sunan biraz dağınık tarzı karakter inşasına pek yer vermiyor. Gilliam’dan yeni bir başyapıt bekleyenler için hayal kırıklığı olabilir ama Gilliam ne çekse izlerim diyenler için keyifli bir seyirlik sunuyor.

Kullanıcı Puanları: 4.2 ( 2 votes)
70

İngiliz The Guardian gazetesinin film eleştirmeni Peter Bradshaw, film hakkında yazdığı eleştiriyi şöyle bitiriyor: “Terry Gilliam olmasaydı dünya tekdüze bir yer olurdu.” Monty Python üyesi olarak yaptıklarından, animasyon ve kısa film işlerinden, Brazil ve Tideland gibi filmlerine kadar, Gilliam sinema (ve televizyon) tarihinin nev’i şahsına münhasır, özel insanlarından. Son yıllarda yaptığı filmlerle parlayamasa da her daim kendine has bir dili olduğu kuşkusuz. En az Brazil filmini istediği şekliyle vizyona sokmakta verdiği kavga kadar olaylı ve meşhur bir öyküsü de, hayalindeki Don Kişot uyarlamasını çekmek (ya da çekememek) üzerine. Yirmi yıldır gerçekleştirmek istediği bu filmi nasıl gerçekleştiremediğini izleyebileceğimiz Lost in La Mancha diye bir belgesel bile var.

Birkaç yıl evvel, Terry Gilliam, bu sefer filmi çekmeyi başarıyor gibiydi fakat filminde Don Kişot’u oynayacak iki aktör (Jean Rochefort ve John Hurt) de hayatını bu zorlu süreç zarfında kaybedince yeni bir oyuncu bulmak zorunda kaldı. Terry Gilliam çok uzağa gitmedi ve Brazil filminin başrol oyuncusu Jonathan Pryce ile anlaştı. Filmde Pryce’a, Adam Driver ve Joana Ribeiro eşlik ediyor.

Gilliam’ın filmi Don Kişot’u Öldüren Adam – The Man Who Killed Don Quixote birebir bir Don Kişot uyarlaması yapmıyor. Gençliğinde İspanya’da Don Kişot’u uyarlayarak başarılı bir öğrenci filmi çekmiş olan Toby, reklam sektörünce “keşfedilmiş” ve dahi çocuk olarak büyük projeleri yönetmeye başlamıştır. Bu filmden 10 yıl sonra, yeniden İspanya’ya gelmiştir ve bir reklam çekmesi gerekmektedir. Sette hiçbir şey istediği gibi gitmez ve şans eseri Don Kişot filminin DVD’si eline geçince, geçmişi hatırlamaya başlar. Kendi hâlinde bir ayakkabıcı olan Javier’i nasıl Don Kişot olmaya ikna ettiğini ya da on beş yaşında bir hancı kızı olan Angelina’nın aklına meşhur olma hayallerini nasıl soktuğunu anımsar. Fırsat bu fırsat diyerek on yıl sonra yeniden ziyaret ettiği bu küçük İspanyol kasabasında hiçbir şey eskisi gibi değildir. Angelina büyük şehre gitmiş ve babasına göre “kötü yola” düşmüştür, Sancho Panza’yı oynayan adam ölmüştür, daha da kötüsü Javier kendinin gerçekten Don Kişot olduğuna inanmaktadır ve para karşılığı turistlere sergilenen bir eğlenceye dönüşmüştür. Toby, tüm o reklamcı umursamazlığı ile bu resimden kaçmaya çalışsa da, Javier onu efendisini kurtarmaya gelen Sancho Panza sanınca işler karışmaya başlar.

Don Kişot’u Öldüren Adam: Bir Tutku Projesi

Adam Driver’ın oynadığı Toby karakteri, filmin bir yerinde beceriksizce öğrenci filminden bahsetmeye çalışırken, bunun bir “tutku projesi” olduğunu söyler. Gerçekten de Don Kişot’u Öldüren Adam, her şeyin başında Terry Gilliam için bir tutku projesi kuşkusuz. Don Kişot hikâyesinin yüzlerce yıl sonra hâlen daha canlı ve bugün yazılmış gibi hissettirmesini (“Sonsuza dek yaşayacağım!” diyor Don Kişot) de yanına eklersek, Gilliam’ın bu materyal ile neler yapabileceği on yıllardır merak konusuydu. Filmde tutkunun olmadığını söylemek hatalı olur, filmde Gilliam’a özgü o çılgınlıktan da bolca mevcut. Gilliam’ın sevdiği o gerçekle oynama, algının değişmesi, delilik gibi kavramlar da… Toby ile Javier’in arasındaki ilişki, bir nebze Gilliam’ın Fisher King / Balıkçı Kral filmindeki Jack ve Parry karakterleri arasındaki ilişkiye benziyor. Bir şekilde biri “deli” ve bundan “deli olmayan” sorumlu. Bu sorumluluk iki kişiyi bir araya getiriyor ama bu filmde Balıkçı Kral’daki sağlam ve oturaklı hikâye anlatıcılığına sahip değiliz. Terry Gilliam karakterlerini görmekten keyif alacağı durumlara sokuyor ama bir hikâyeye sokmuyor. “Gezgin şövalye” mitosuna uygun olarak karakterler oradan oraya savrulurken, son yarım saatte sanki alelacele aradıkları macerayı buluyorlar ama o macera bile tam anlamıyla bir yere bağlanmıyor sanki. Terry Gilliam karakterlerine, bu filmi çekebilmiş olmasına o kadar düşkün ki, filmini bütünlüklü bir film yapmayı ikinci plana atmış gibi. Bu, filmi çok iyi bir film yapmaktan alıkoyarken, izlenebilirliğine etki etmiyor. Hâlen daha, o çılgınlığın içine kendinizi bıraktığınızda, “şövalyeler” ile birlikte “maceradan maceraya” atılabiliyorsunuz.

Jonathan Pryce ve Adam Driver’ın oyunculuklarına söylenebilecek hiçbir şey yok, ikisi de görevlerini en iyi şekilde yerine getiriyorlar. Bunun dışına Joana Ribeiro, Stellan Skarsgård ve Olga Kurylenko da norm dışı rollere bürünmüşler ve bunun hakkını veriyorlar diyebiliriz. Oyunculuklarda sorun yok ama filmin absürt, ama absürtlüğünü garip epizodik bir yapı ile sunan biraz dağınık tarzı karakter inşasına pek yer vermiyor. Gilliam’dan yeni bir başyapıt bekleyenler için hayal kırıklığı olabilir ama Gilliam ne çekse izlerim diyenler (mesela benim) için keyifli bir seyirlik sunuyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi