Bir belgesel sinema köşesi olan Dokümantasyon’da Masterchef gibi popüler bir televizyon programını yazmak sıra dışı ya da iddialı bir tercih gibi gözükebilir ancak Apple’ın dikey sinema gibi akla sığmaz şeyler denediği bir devirde, film formu dışında kalan ancak bir şekilde gerçeklik ile ilişkisi olan görsel-işitsel bir ürünü çözümleme hakkını kendimde görüyorum. Masterchef bir evren. Haftanın 6 günü televizyonda kendi normları, kendi oyunları, kendi kuralları, kendi entrikaları, mitleri ve kahramanları ile süregelen bir düzen. Bir kanalın neredeyse tüm yayın akışını domine eden, bitmeyen bir yarışma.

Masterchef’i, hatta tüm tüketime yönelik filmleri, programları, şovları izlemenin iki yöntemi olduğunu düşünüyorum. Aktif izleyicilik ve pasif izleyicilik. Pasif izleyicilik bir teslimiyet hâlidir. Kusurların ve stratejilerin görülmediği, görmezden gelindiği; anlatının yani hikâyenin ana sürükleyici unsur olduğu bir izleme biçimi. Genel geçer televizyon izleme alışkanlıklarının büyük bir çoğunluğunun pasif izleyicilik ekseninde gerçekleştirildiği açıktır. Çünkü sunulan ürün, bir kitle iletişim aracının aracılığıyla izleyicisine ulaşır. Ürünün kitleselliği yakalayabilmesi için ise anlatım biçimlerinden çok hikâye ön plana çıkar. Hikâyenin tahakkümü altındaki izleyici ise ekran karşısında pasifleşir. Buradaki pasiflikten kasıt, izleyicinin eleştirel kıstaslarını bir kenara bırakıp ikna olma/kabul etme motivasyonu ile izleme eylemini gerçekleştirmesidir. İzleyici ancak bu tip bir yaklaşımla şovun dünyasına girerek Masterchef’in entrikalarını, mitlerini ve kahramanlarını takip edebilir. Aktif izleyicilik ise eleştirel bir bakış ile izlenilene yaklaşılmasıdır. Yani izleyici, düşünür, sorgular ve hikâyenin ötesindeki anlatım biçim ve stratejilerini görebilir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Bir hikâye okurken okunan cümlelerin yarattığı anlamın ötesine geçerek o anlamı yaratan cümlelerin hangi düzenle ve motivasyonla kurulduğunu anlamak. Benim Masterchef’i izlerken yaklaşımım, eh sinema yazarı olmamdan da dolayı ister istemez, aktif bir izleyicilik oldu. Yine de kendimi kaptırıp sorgulamayı bıraktığım ve Masterchef evrenine daldığım birçok anın olduğunu itiraf etmem gerekiyor. Dolayısıyla yazımın geri kalanında tartışacağım noktalar Masterchef’in anlatım stratejileri olacaktır, ha bir de belki neden Berker’in her yarışmada ikinci olduğu.

Neresinden tutarsak tutalım, Masterchef bir reality show. Bu program formatı, ülkemiz izleyicisi tarafından BBG evleri zamanından beri benimsendi. BBG Tarık’lar, bardak kıran Caner’ler, Survivor Berna’lar, Turabi’ler… Her biri bu toplumun günlük muhabbetlerinin parçası hâline geldi ve geçti. Reality show dünyasını biraz akademik bir yerden yorumlarsak, Baudrillard’ın Simülarklar ve Simülasyon teorisi akla gelen ilk çalışma. Çok kabaca değinecek olursam, reality show‘lar -konumuz gereği Masterchef- bir simülasyon. Şöyle ki gerçeklik tamamen kontrollü bir alanda yeniden üretilmektedir. Yani tüm kavgalar, gerginlikler, ilişkiler ve arkadaşlıklar Masterchef’in kurduğu kamusal alandan ötürü ortaya çıkmaktadır. Ünlü ya da medyatik olmayan bireyler, yarışmanın dayattığı görev ve zorluklar vesilesiyle birbirleriyle kompleks ilişkiler kurar. Masterchef evreninin dışında, sosyal medya mecralarında da yarışmacılar bu ilişkileri ve kendilerini sürekli yeniden üretmeye devam eder. Yarışmacıların “kendileri” olarak kamera karşılarında var olmaları, kendilerini canlandırmaları, kendilerini tüm ilişki dinamikleri içerisinde yeniden kurmaları -ve bunu çoğu zaman tamamen inanarak yapmaları- hipergerçekliğin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Hipergerçeklik gerçek olmak için o kadar çabalar ki koca bir yalandır, çünkü tüm gerçeklik kurulmuş bir evrende inşa edilmiştir.

Neyse, zaten biraz aktif bir izleyiciliği benimsemiş ya da reality show‘lar üzerine birazcık düşünmüş kişilerin rahatça varabileceği düşüncelerin karmaşık cümlelerle anlatıldığı bu kısmı geçmek ve “simülasyon”un, görsel-işitsel anlatının hangi araç ve stratejileri ile kurulduğunu tartışmak istiyorum. Bir yemek yarışması neden ve nasıl bu kadar sürükleyici olabilir?

Masterchef’i Okumak

Masterchef bir reji ve kurgu oyunu. Yönetmenin dokunuşunu Masterchef’in her anında hissedebilirsiniz. Beni bu yazıyı yazmaya iten yegâne motivasyonlardan biri de bu “varlığı hissetme” hâli oldu. Reji, birkaç farklı düzeyde çalışıyor Masterchef’te. Öncelikle yarışmanın gerçekleştiği mekân çok katmanlı bir alan. Bu alanı üç katmanda açıklamak mümkün olacaktır. Yarışma alanı yani tüm tezgahların bulunduğu alan, jüri alanı ve yarışmacıların -yarışmaların getirisi olarak- izleyicilere dönüştüğü balkon. Alanın bu çok katmanlılığı ve katmanlar arası sürekli iletişim hâli, bir reality show‘dan çok bir maç izleme dinamiğini hatırlatıyor. Yarışma alanı maçın döndüğü saha; jüriler kuralları belirleyen, oyuncuları uyaran, diskalifiye eden hakemler; balkon ise reaksiyon veren, bir anlamda televizyon karşısındaki izleyicinin sesi olan bir tribün gibidir. Bu mekân kurulumu Masterchef’i diğer reality show‘lardan farklı bir yere koymaya yetiyor. BBG gibi, evlilik evleri gibi programlarda yarışmacılar panoptikon (bütünü gözlemleyen) bir güvenlik kamerasının işlevine benzeyen bir kamera çalışması ile kural koyucu ve izleyiciden tamamen soyutlanmış şekilde izlenirken, Masterchef’te izlenen (yarışmacı) ile temsili izleyici (balkondaki yarışmacı) arasında etkileşim vardır ve izlenen ile izleyici oyunlardan oyunlara yer değiştirmektedir. Bu durum Baudrilllad’a göre panoptik çağın sonudur; yani izleyici ile izlenen arasındaki sınırlar kalkmış, kutuplar birbirine karışmıştır. Sosyal medya çağı, post-panoptikon dönemin bir örneğidir. Yani tek tip bir izlenen ve izleyici yoktur; roller arasında sürekli geçişkenlik vardır. Hâkim medya kanalının sosyal medya olduğu, sosyal medya etkileşimine bağlı olduğumuz günümüzde reality show‘ların da benzer bir geçişkenlik ile kurulması, zamanın ruhunu yakalamaktır. Masterchef bu anlamda, reality show formatının çağdaş bir uyarlamasıdır diyebiliriz.

Kamera girdiği her alanda bozulmaya sebep olur. Bozulma iki sebepten kaynaklanır, kamerayı kontrol eden kişinin (ve o kişiye direktif veren kişinin) aldığı kararlar doğrultusunda, kadrajlama ve kamera hareketleriyle, görüntüye anlam yüklenmesi -kişinin suratına yapılan yavaş bir zoom in’in yaratacağı dramatik etkiyi düşünün- ve ikinci olarak, kamera karşısındaki kişinin kameranın varlığından dolayı değişmesi -size bir kamera doğrultunda ne yapacağınızı bilemediğiniz anları düşünün. Bir tartışma konusuna dönüşmüş olan bu bozulma hâli, belgesel sinemaya tesir ettiği gibi, bir şekilde gerçeklik iddiasında bulunan reality show‘larda da kendini gösterir. Bozulma, belgesel sinemada entelektüel bir tartışma konusuna dönüşmüş ve biçimsel yenilikler ile türün kendisine kazandırılmışken, reality show‘larda bu bir tartışma konusu dahi değildir. Çünkü reality show, biraz da adı üstüne, bir gösteridir. Yarışmacıları kameranın varlığının bilinci ile davranır. Dolayısıyla yarışmacı kendisinden çok, kendisinin kamera önündeki bir versiyonudur; bir personadır. Jürilerin, izleyicinin ve kendisinin ona atfettiği kodlar ile davranır, belirli rollere bürünür. Birisi çok yaş farkı olmamasına rağmen diğer herkesin ablasıdır, diğeri oranın uslu çocuğudur, biri çok kuralcıdır, biri çok rahattır. Tabii ki bu rollerin kişilerin kendi özlerinden gelen kimi özelliklere dayandığını inkâr edemeyiz ancak bu rollerin sıfat olarak yakıştırılabilecek hâle gelmesi kurulmuş bir gerçekliktir. Bu durumu, yeni bir şehirde yeni insanlar ile yeni sosyal ortamlarda yaşamaya başladığımızda kendimizi yeni bir “ben” olarak tanıtma hâlimiz ile yüzeysel tanışıklıkların doğurduğu “o da biraz şöyledir” izlenimlerinin medyatik bir benzeri olarak olarak somutluyorum zihnimde. Kamera, yeni ve kurulmuşa alan tanıyan bir aktarıcıdır. Gerçek ise, yani kişinin özünde bulunan gerçek gerçek ise, yarışmaların sunduğu gerilimde kendini kaybeden, odak ile telaş arasında enteresan bir noktaya sıkışmış olan yarışmacıların; bir cümlesinde, bir tepkisinde, bir mimiğinde ortaya çıkabilmektedir. O sırada, minicik anlarda, gerçek kurmacayı deler ve bize ulaşmayı başarır.

Masterchef’te kurgu çok büyük bir önem arz etmekte. Kurgu; birçok farklı işlevi aynı anda yerine getirerek bir kurtarıcı, bir hikâye kurucu, bir duygulanım dinamosu, bir diyalektik coşturucu vs. vs. bir sürü abartılı tanımı yüklenebilir. Şöyle ki ben Masterchef’te yönetmenin etkisinin net bir şekilde görüldüğü en önemli alanın kurgu olduğunu düşünüyorum. Yarışmacılar belirlenmiş bir konseptin oyunlarını oynarken en az üç kamera ve çok fazla mikrofon aynı anda ses ve görüntü toplamaktadır. Yönetmenin konseptler üzerinde ya da yarışmaların akışları üzerinde herhangi bir söz hakkı olduğunu düşünmek yersiz bir hayalperestlik olur. Dolayısıyla yönetmenin önüne gelen şey kurulmuş bir düzen içerisinde davranan çeşitli kişilerin görüntüleridir. Frederick Wiseman’ın Titicut Follies için Massachusetts’te bir akıl hastanesine gidip orada olan bitenlere karışmadan, oranın düzeninde yaşayan kişilerin hayatlarını kayıt altına aldıktan sonra kurgu masasında kayıtlarını kesip birleştirerek anlatısı olan bir film ortaya koyması ile Masterchef’in çekim ve kurgu süreçleri garip bir şekilde benzerlik taşımaktadır. Her ikisinde de kamera kurulu bir düzende olan biteni gözlemler ve elde edilenler kurguda birleştirilir, bir nevi toparlanır. Masterchef’i gözlemci belgesele benzetmekten gurur duyuyorum! Masterchef’i Wiseman sinemasından ayıran, (en küçük) detay eldeki ham materyal ile ortaya çıkan ürün arasındaki zamansal farklılıktır. Wiseman ya da gözlemci belgeseli icra eden bir belgeselci, eğer genellersek, çekim yapmaya başlamadan önce birkaç hafta çekim yapacağı kişilerin yanında vakit geçirir, onlarca saat görüntü alır ve 1 ila 2 saat arasında bir film oluşturmak üzere çekimlerini kurgular. Bir Masterchef bölümü ise 20:30’da başlıyor ve reklamlarla birlikte 00:30’a kadar sürüyor. Tamamen farazi söylüyorum, günde 6 saatlik çekim yapılıyorsa, 4 saatlik bir program ortaya çıkıyor. Eh bunun 1 saati reklam olsa, 6’da 3 saat. Yarı yarıya!

Televizyondaki programlarının çoğunun saatlerce sürdüğü malum. Yani Masterchef, televizyon ikliminde uzunluk anlamından çok aykırı bir örnek olarak göze çarpmıyor. Artık haberlerden sonra başlayan tek bir program ya da dizi ile geceyi etmek televizyonumuzun standardı hâline geldi. Bu durumun sebepleri ise bambaşka bir yazının konusu olacak kadar çeşitli. Bu noktada benim ilgimi çeken, Masterchef’in uzatmalara oynamak için dizilerde bolca gördüğümüz teknikleri kullanıyor olması. Evet, bakış oyunculuğundan bahsediyorum. X bakar, Y düşünceli bakar, X o kadar fazla düşünceli bakar ki Z şaşkınlıkla bakar. Yarışmaların değil, ancak, eleme- oylama-tartışma kısımlarının yarısı bu minvalde geçmektedir. Türk dizilerini takip eden standart bir izleyici bu kısımları izlerken hiç yabancılık çekmez. Zaten aşina olduğu bir anlatı diyalektiği bir reality show‘da kendisine yer bulur. Dolayısıyla dizi kurgusu hem kanalın yayın akışının dolmasını sağlar hem de bakış oyunculuğuna alışmış seyirciyi yakalar. Kurgunun bahsettiğim üzere tempoya etkisi olduğu kadar, çeşitli kısa hikâyelerin kurulumunda da etkisi olduğunu düşünüyorum. Söylenen bir cümlenin karşısına, cümlenin cevabı olmayan bir başka bakışı yerleştirerek aslında her ikisinde de tek başına var olmayan ancak birliktelikleriyle ortaya çıkan üçüncü ve yeni bir anlam. “X de çok şöyle bir şey yaptı” -X, 10 dk önce gülümseyerek başını sallamıştır- kes, yapıştır. Buyrun çatışma!

Yine Türkiye dizisi kurgusundan ödünç alınan başka bir anlatı stratejisinin abartılı, yoğun ve kesintisiz müzik kullanımı olduğu söylenebilir. Eğer herhangi bir Masterchef bölümünün ses bandına kulak kabartırsanız kolayca fark edeceksiniz ki müzik asla kesilmiyor. Müzik duygular arasında dolaşarak bizi sürekli manipüle ediyor. Bakın burası gergin, bakın burası neşeli, yarışmacılar düşünceli. Manipülatif müzik kullanımı yarışmacılar ve jüriler arasında kurulan ilişkilerin tonunu belirlediği gibi, yaşanan bir anın komik ya da ciddi olmasını da belirliyor. Burada elbette, kayda alınan ile kurguda eklenen müzik arasında karşılıklı bir alışveriş olduğunu düşünüyorum. Mekân içerisinde kurulan diyalogların ve yaşanan olayların taşıdığı anlamlar kurguda müziğin konumlanışına sebep oluyor. Ancak öte yandan Masterchef’i izlerken ne anlam vereceğimi bilemediğim anlarda müzik tarafından yüklenen duygu ile bir köşeye çekildiğimin de pek çok kez farkına vardım: “Hımm anladım komik bir olaymış”; kurguda müziğin yönetimi ile televizyon karşısındaki izleyicinin duygu ve düşüncelerinin manipüle edilmesi… Nihayetinde kurgu, görüntü ve ses katmanlarında ayrı ayrı ancak koordine bir şekilde hikâyeler kurmak ve duygulandırmak için elinden geleni ardına koymaz.

Masterchef’in durduğu nokta ortalama bir televizyon programına göre oldukça kompleks: Eğitici bir yemek programı ile entrika ve heyecan dolu bir yarışma programı arasında ilginç bir şey, ancak biraz mesafelenip eleştirel bakmaya başlarsanız, bir aksiyon-komedi! Ne olursa olsun, üzerine Baudrillard atıflı bir anlatı çözümlemesi yazdırabilecek kadar özgün bir program. İki isteğim var: Sinema yazarları-hocaları-öğrencileri-ilgilileri-ve-izleyicileri Masterchef’e bir baksın, bir de Berker artık bir yarışmada birinci olsun!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information