Sinema söz konusu olduğunda türlerin bu alandaki varlığı geliştirici olduğu kadar, sinemayı standardize de etmeye dayanır. Kültürel ürünlere yönelik teklik, biriciklik ve özgünlük gibi kavramlar Sanayi Devrimi sonrası dönemde akademilerin yükselişiyle daha önemli bir anlam taşımaya başlar. Üretimin seri ve modern biçimlerde yapılmaya başladığı bu dönemle birlikte, başta resim ve edebi eserler olmak üzere birçok sanat ürünü orjinalinin kopyası hâlinde üretilmeye başlanır. Çoklu ve hızlı üretime dayalı bu süreç sonucunda ortaya çıkan yığınlarca eseri, belirli kategoriler etrafında toplama ihtiyacı güdülür. Aslında bu ihtiyaç, çoğaltılan ürünlerin tek bir kategori yerine birçok kategori etrafında, çok daha fazla kişiye ulaştırılması gayesinden doğar. Asıl konuma dönecek olursam; yedinci sanatta yani sinemada da bu durumun temel kapitalist üretim mantığı ile örtüştüğünü söyleyebilirim. Fakat yazının geneli için oldukça önemli olan tür tanımlaması ve eleştirisinin salt tek bir yanı olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Bu nedenle yazının geri kalanında fikirlerimi tamamlayacak birkaç tür tanımını ve eleştirisini kısaca vermek istiyorum.

Thomas Sobchack’ın film türlerine yönelik tanımı, filmi gerçekleştirenlerle seyirci arasında ortak bir uylaşıma dayalı olduğu yönünde ilerler. Böylece uylaşımlar belirli bir izleme deneyimi, belirli bir olay örgüsü ve tahmin edilebilir bir sonuç ortaya çıkarma konusunda oldukça yararlı hâle gelir. Andrew Tudor ise türün belirleyici unsurunun kültür olduğunu savunur. Savunusunu, türlerin “hep birlikte tür olduğuna inandığımız şeyler” olduğunu söyleyerek; türün, filmlerin salt içsel özellikleriyle ve tarihi-toplumsal özelliklerle ilgili olmadığını aynı zamanda ortaya çıktığı kültüre de bağımlı olduğunu söyler. Dudley Andrew’e göre ise tür, sinema sektörü içinde mesaj üreten bir sistemdir. İzleyiciye ürettiği mesajlar aracılığıyla ulaştığı gibi, aynı zamanda bu mesajları okuyabilecek uygun seyirciyi yaratmayı da amaçlar. Kısaca Andrew’un türleri, seyirci ve devasa sinema sektörü arasında dengeleyici bir unsur olarak gördüğünü söylenebilir. Steve Neale ise türleri belirli kalıplar, formüller üzerinden değil, bu formülleştirme süreci üzerinden incelemenin daha doğru olacağını söyler. Ek olarak türlerin yalnızca film kategorilerinden ve sinema sektörünün belirlediği mesajları yayma araçları olmadığından bahseder. Tür Neale için, seyircinin perde karşısına gelmeden önce beraberinde getirdiği anlam paketlerini ve sistemlerini de içermektedir. Tüm bu tanımlamalar sonrasında tür konusunda temel bir izlek ve görüş olmadığını söylemek sanırım konu hakkında yapılacak en doğru yorum olacaktır. Fakat en genel anlamda türlerin karşılaştıkları tüm yapılarla, diyalektik bir ilişkiye girdiklerini; böylece zamanla değiştiklerini ve yeniden üretildiklerini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Sinema sektörünün de bağımsız ekoller ve akımlar dışında kapitalist üretim ağı içerisinde olduğunu düşündüğümüzde tür filmlerinin, sisteme içkin bir doğaya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Üst yapı kurumlarıyla yoğun ilişki içinde olan tür sistemi, bu kurumların ürettikleri egemen söylemleri, anlam pratiklerini ve alternatifin olmadığı bir yapıyı tekrar kurma konusunda oldukça başarılır. Türlerin sinema tarihinde doğrusal bir çizgi izlemediğini de unutmadan eklemek gerekiyor.

Toplumsal hareketlerin özel olarak 1960 sonrasında yoğunlaştığı yıllarda, ideoloji ve temsiliyet sorununun ön plana çıkmasıyla türler de yeni anlamlar kazanır. Dünya genelinde artan farklı bir yaşam isteği ve kapitalist üretim-tüketim ağının krizli yapısı, sinemayı da farklı bir şekilde ele almayı gerektirir. Bunun sonucunda tür filmlerine temel eleştiriler getiren yaklaşımlar ortaya çıkar. Bu yaklaşımlardan olan Marksist ideoloji tanımına göre türler, stüdyonun hâkimiyetini güçlendiren ve bunu belirli formüller, stereotipler aracılığıyla yapan bir kategoridir. Daha önce de belirttiğim gibi bu dönemde türler, neo-liberalizmin genel sloganı, “başka bir alternatif yok” tanımına uygun hareket ederek bireycilikten kaçış olmadığını vurgular. Türlere yapılan bu eleştiri, yalnızca bireycilik bazında değil aynı zamanda türlerin ırkçılığı, ataerkilliği ve tüm eşitsizlikleri barındırıp yeniden ürettiği fikri üzerine kuruludur. Sonuçta türlerin yaşanılan dönemle ve egemen söylemle ilişki içinde olduğu kolayca söylense de türün içinde gelişen ve bu formül sisteminin dışında tutulması gereken ürünlerin olduğunu da eklemek gerekiyor. İkinci bölümde her ne kadar tür içi ve stüdyo sistemi içerisinde üretilse de bu sistemlerin altını oyan, formülleri ters yüz eden Yasak Bölge 9 – District 9’ı ideoloji eleştirisi üzerinden incelemeye çalışacağım.

Eleştirel Bir Yapı Olarak District 9

Sinemanın kitlesel bir anlamı olduğu düşünüldüğünde türlerin popüler kodlara dayandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Mevcut türlerin zamansal olarak değişim geçirmesi ve kendisini yenilemesine ek olarak, zaman içinde yeni türlerin doğabileceği de söz konusu. Günümüz açısından oldukça popüler ve modern olan bilimkurgu türünün diğer film türlerine göre daha yeni ve daha etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda ideolojik olarak stüdyonun gereksinimlerini sağlayan faydacı bir temele yaslanır. Bilimkurgunun gelişmesi, doğal olarak insanın dünyanın ötesini anlama çabasıyla giriştiği mücadele ile açıklanabilir. Böylelikle bu tür sinemada kullanılan mizansen, çekim, kostüm, karakter ve daha birçok yapıyı da dönüştürerek, yeni formüller yaratılmasını sağlamıştır. Tematik olarak insanın kolonyal mücadelesini, öteki olan uzaylı canlılarla karşılaşmasını ve ebedi varlık mücadelesini konu alan bu türün, ideoloji eleştirisine de oldukça açık olduğu aşikâr. İnsan ve doğa arasındaki ilişkiselliğin ve insanın çevresini düzenleme ihtiyacının bir ürünü olarak gidebildiği en uç noktanın uzayda kolonyal çalışmalar yapmak olduğunu söyleyebiliriz. Türün içerisine sıkıştırılan egemen söylem, hemen her filmde kendisini zenofobi, cinsiyetçilik, ekonomik geri kalmışlık ve medeniyet temaları üzerinden yeniden kurmaktadır. Farklı birkaç örnek dışında türün içerisinde tanımlanan birçok film bu egemenlik alanını genişleten bir metin üzerinde yükselir.

District 9 ise popüler ve modern olan bu tür içerisinde özellikle incelenmesi gerektiğini düşündüğüm ürünlerden birisi. Çünkü popüler olarak formüller üzerine kurulu olan türü, adeta baş aşağı çevirip teşhir eden ve altını oyan bir metne sahip olduğu söylenebilir. Türlerin ortak yönleri bakımından düşünüldüğünde, stüdyo sisteminin içerisinde olmak dışında birçok yönden farklılıklar barındırdığını eklemek gerekiyor. Filmin gelişimi üzerinden incelemek gerekirse; Güney Afrika’nın Johannesburg kentine uzay araçları bilinmeyen sebeplerle iner ve bu mekânda mahsur kalan dünyalı olmayan canlıların, insanlarla etkileşime girmesiyle hikâye başlar. Temel olarak mekân seçimi başta olmak üzere insanın beklenmeyen misafirle karşılaşması üzerine kurulu metin, türün genel kalıpları dışında tutulmalıdır. District 9’ın ilk anlarından itibaren kameranın gizliliğini yitirdiğini ve adeta belgesel anlatıma yönelindiği de söylenebilir. Nereden geldiği bilinmeyen canlıların, yirmi yıl boyunca insanlarla nasıl sosyalleştiği, insanların gündelik yaşamına ne denli müdahil olduğu bu anlatım tarzıyla aktarılır. Yirmi yılın sonunda, şehrin ücra bir köşesine kurulan kampta yaşayan uzaylı canlılar, kentin refahını bozan, suç oranını yükselten, insani genleri bozan ve her anlamda öteki olarak tartışılan bir konuma geçiş yaparlar. Bizim dünyamıza ait olan özellikleri taşıdıkları için ulus üstü bir kurum olan MNU tarafından yönlendirilen sivil-askeri birlikler, uzaylı canlıları tahliye etmekle görevlendirilir. Sonucunda savaş durumu olmayan bir ortamda birçok sivil uzaylının ölmesiyle gerilim tırmanır ve hikâye farklı bir eksene geçiş yapar. Tüm bu yaşananlar sırasında hikâye tarafından yaratılan bir mülakat sonucu ana karakter Wikus seçilir.

Karakter, hikâyeyi sürükleyecek kişi olma bakımından tür filmlerinde oldukça büyük bir öneme sahiptir. Bilimkurgu söz konusu olduğunda bu karakterlerin fiziksel ve psikolojik her anlamda sıra dışı olması beklenir. Wikus karakteri ise oldukça samimi görünür, sıradandır ve zayıflıklarla temsil edilir. Karaktere ve hikâyeye geri dönersek, tahliye işlemi sırasında vücuduna yapışan patojen madde, Wikus ve metnin geri kalanı konusunda büyük öneme sahiptir. Patojen madde, karakterde türün genel uylaşımlarına uygun biçimde fizyolojik değişimler yaratır. Diğer örneklerde görülen ölümcül patojen, bu metin özelinde yaşamsal bir anlam taşır. Bu anlamıyla Wikus’un yaşadığı metamorfoz, onu grubun -yani toplumun- genel çıkarlarıyla ters düşürüp metnin dışında bırakmaz. Bu duruma karşıt olarak grubun çıkarları karşısında kendi çıkarlarını geliştirir ve geri kalan bölümde bunun için gerilim artar.

Önemli bir ekleme yapmak gerekirse, türün genel toplamın çıkarı üzerine kurulu olduğu düşüncesi ve bu toplamın dışında kalanın mutlaka etkisizleşeceği söylemi, District 9 özelinde ters yüz olan bir diğer özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Karakterin değişimi ve gelişimi, tür filmlerinde çokça kez rastlanılan bir durumdur. Fakat değişim çoğu zaman egemen söylemin istekleri doğrultusunda ve buna paralel olarak gerçekleşir. Hikâyeye bakılınca karakterin değişimi son ana kadar hissedilmektedir. Öncesinde MNU tahliye sorumlusu görevini yürüten ve ayrımcı, zenofobik ve cinsiyetçi olan karakterin, metamorfoz sonrası öteki konumuna geçişini görürüz. Hikâyenin sonunda karakter kimliksiz hâle gelirken, dünyalı olmayan canlıların uzay aracının havalandığı görülür. İzleyici açısından herhangi bir açıklık bırakmayacak tür sineması düşünüldüğünde bu kapanışın açık uca işaret ettiği de söylenebilir.

Genel bir bakışla metne tekrar bakarsak, seçilen Johannesburg kentinin çok uluslu yapısı ve etnik ayrımcılığa dayalı çatışmaların gerçekleştiği bir yer olması; mekân tercihi bakımından yönetmen Neill Blomkamp’ın özel bir tercihte bulunduğunu söylüyor diyebiliriz. Aynı zamanda türün genel kodlarına aykırı olarak, sebebi bilinmeyen bir şekilde dünyaya inmiş olan canlıların istila ve kolonyal bir amaç taşımadığı, buna paralel olarak dünyanın kurtuluşu için bir savaş verilmediği gözükmektedir. Daha da önemlisi filmin vizyon tarihi düşünüldüğünde, bugün dünyanın pek çok yerinde yaşam mücadelesi vermekte olan mültecilerin hikâyelerinin başladığı yıllar olduğu görülebilir. En temel savını mültecilik, öteki kimliği ve medeniyet üzerine kuran District 9, devletlerin diplomatik başarısızlıklarını ve Birleşmiş Milletler’in etkisizliğini MNU şirketi üzerinden teşhir ediyor denebilir. Mülteciliği, uluslararası yoksulluğu, suç artışını ve hâlâ birçok coğrafyada sürmekte olan çatışmaların sorumlusu olarak bunu yaşayan insanlar değil; bu durumu yaratan, yaşananlara engel olmayan uluslararası mücadelenin tarafları tercih edilir. Sonuç olarak popüler bir yapım olan District 9’ın bilimkurgu türü içerisinde oldukça farklı bir temele dayandığını belirtmek şahsi kanımca bir zorunluluk diyebilirim. Seçilen tematik özellikler, kamera açıları ve uylaşımları yıpratan mantığıyla üyesi olduğu türün altını oymayı başaran bir yapım olduğunu da ekleyip bitirmek en doğrusu olacaktır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi