Geçtiğimiz hafta sonu sosyal medyada bir görsel paylaşıma girdi. 1986’da çekilen fotoğrafta iki efsane futbolcu Diego Maradona ve Michel Platini, sahada poz veriyorlardı. İkilinin formalarının üzerinde İngilizce ve Fransızca olarak "uyuşturucuya hayır" yazılıydı. Aslında fotoğrafın kendisi herhangi bir söze gerek bırakmıyordu; zira ikili sadece sahada yaptıkları büyüyle değil, saha dışında yaşattıkları hayal kırıklıklarıyla da efsane statülerini sürdürmeye devam ediyorlar. “Efsane” ya da “mit” kelimesini düşündüğümüzde hepimizin aklına kahramanlıklar ve başarılar geliyor olsa da, medya çağında olumsuz özellikler dahi şeffaflık toplumu içerisinde birer payeye dönüşebiliyor ve reklam değeri olduğu sürece o kahramanlar da hallerinden memnun görünüyorlar. Futbolu az takip eden biri için bile Maradona’dan çok bahsetmeye gerek yok. Birçokları –ve benim için de- dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından biri. Sahada yaptıklarıyla ikon hâline gelirken, saha dışında yaşadıklarıyla kendisinin karikatürüne dönüşmüş bir kişilik. Sürekli olarak irdelenen, farklı bakış açılarıyla ele alınan ve yeniden inşa edilen, halka mal olmuş bir figür. Ve aslında tarih birçok kez göstermiştir ki, bir konuyu ne kadar çok irdelerseniz çoğu zaman asıl noktayı gözden kaçırırsınız. Günümüzde de her konuyu basmakalıp bilgilerle geçiştirmek ve klişelere yaslanmak bize oldukça kolay geliyor. Bu açıdan bakıldığında Maradona gibi derin bir figürün, “Senna” ve “Amy” gibi kalburüstü belgesellere imza atan Asif Kapadia tarafından işleniyor olması ilk başta bir nimet gibi görünüyor. Normalde bir filmi başka filmler üzerinden değerlendirmek bana doğru gelmese de Kapadia’nın Diego Maradona'yı bir üçlemenin son halkası olarak nitelendirmesi, bir bağ kurmak gerekliliğini doğuruyor. Kaldı ki üç filmin de popüler isimleri anlatması, birer yükseliş ve düşüş hikâyesi olarak tasarlanması ve sisteme yönelik takındığı eleştirel duruş, yönetmenin tematik bir yaklaşımda ısrarcı olduğunu kanıtlıyor. Fakat bu noktada gerçek hayatların peşinde koşan Kapadia’yı “Ayla ve Müslüm’ün yapımcısı”ndan ayıran nokta, tamamen arşiv görüntülerine dayalı bir belgesel-kurmaca anlatısı kurmasında. Biçimsel olarak konuşan kafaları çeşitli sekansları derinleştiren seslere indirgeyen ve dinamik bir kurguyla birbiriyle ilgisiz arşiv görüntüleri üzerinden bir kronoloji yaratan bu anlayış, “Senna” ve “Amy”i kurmaca anlatılara yaklaşan özenli birer belgesel hâline getiriyordu. İlk filmde karakterinin egosu, ikinci filminde ise onun içsel şeytanları üzerinden neredeyse gerilim türüne göz kırpan yönetmen, bir senaryo yapısını reddederek görüntüleri konuşturmaya niyetleniyordu. Bu mozaik anlayışının başarıya ulaşmasının en önemli nedeni ise, karakterlerinin o noktaya nasıl geldiklerinin bir araştırmacı gazeteci edasıyla anlatılmasıydı. Diego Maradona: Az Biraz Diego, Çokça Bizim Maradona Üçlemenin son filmi Diego Maradona'da ilk bakışta bu anlayışın bir temsilcisi olarak izleyiciye göz kırpıyor. 500 saatlik bir arşivin taranması, konuşan kafalarla bölünmesine izin verilmeyen görsel akış, Napoli’ye gelen Maradona’nın takımı zirveye taşıması ve bu esnada içsel şeytanları ile mücadelesi. Kapadia’nın belgesel sinemacılığını tanımlayan her şey mevcut. Fakat bu sefer ters giden bir şeyler var. Açıkçası filmi izlerken Maradona’nın birbirinden güzel gollerine, Dünya Kupası maceralarına ve Napoli halkının sevgisine kapılıp gitmemek mümkün değil. Fakat bu sarhoşluk hâlinden çıktığınızda filmin birtakım defolarını görmemek de imkânsız. Öncelikle 130 dakikalık sürenin çok kısa bir bölümü karakterin geçmişine ayrılıyor ve Napoli macerası, karakterin kişiliğini yansıtmak için yeterli kabul ediliyor. Lakin Maradona’nın fakirlik içinde yaşadığı çocukluğuna yapılan geri dönüşler, dramatik bir etki yaratmaktan ve klişeyi aşmaktan uzak kalıyor. Barcelona döneminde yaşadığı sakatlıklar ve Athletic Club de…

Yazar Puanı

Puan - 60%

60%

Yönetmenin filmi bir “büyüme öyküsü” olarak nitelendirmesine karşın, öznesinin büyümeye niyetinin olmadığı ve –uzun ömürler dileyerek- hala hayatta olduğu düşünüldüğünde, bazı çekincelerin gölgesinde kalındığı anlaşılıyor. Bize de "Ortega ve Riquelme pek olmadı, Messi’nin de Dünya Kupası yok" diyerek sıradaki Maradona’yı beklemek düşüyor.

Kullanıcı Puanları: 3.4 ( 1 votes)
60

Geçtiğimiz hafta sonu sosyal medyada bir görsel paylaşıma girdi. 1986’da çekilen fotoğrafta iki efsane futbolcu Diego Maradona ve Michel Platini, sahada poz veriyorlardı. İkilinin formalarının üzerinde İngilizce ve Fransızca olarak “uyuşturucuya hayır” yazılıydı. Aslında fotoğrafın kendisi herhangi bir söze gerek bırakmıyordu; zira ikili sadece sahada yaptıkları büyüyle değil, saha dışında yaşattıkları hayal kırıklıklarıyla da efsane statülerini sürdürmeye devam ediyorlar. “Efsane” ya da “mit” kelimesini düşündüğümüzde hepimizin aklına kahramanlıklar ve başarılar geliyor olsa da, medya çağında olumsuz özellikler dahi şeffaflık toplumu içerisinde birer payeye dönüşebiliyor ve reklam değeri olduğu sürece o kahramanlar da hallerinden memnun görünüyorlar.

Futbolu az takip eden biri için bile Maradona’dan çok bahsetmeye gerek yok. Birçokları –ve benim için de- dünyanın gelmiş geçmiş en iyi futbolcularından biri. Sahada yaptıklarıyla ikon hâline gelirken, saha dışında yaşadıklarıyla kendisinin karikatürüne dönüşmüş bir kişilik. Sürekli olarak irdelenen, farklı bakış açılarıyla ele alınan ve yeniden inşa edilen, halka mal olmuş bir figür. Ve aslında tarih birçok kez göstermiştir ki, bir konuyu ne kadar çok irdelerseniz çoğu zaman asıl noktayı gözden kaçırırsınız. Günümüzde de her konuyu basmakalıp bilgilerle geçiştirmek ve klişelere yaslanmak bize oldukça kolay geliyor. Bu açıdan bakıldığında Maradona gibi derin bir figürün, “Senna” ve “Amy” gibi kalburüstü belgesellere imza atan Asif Kapadia tarafından işleniyor olması ilk başta bir nimet gibi görünüyor.

Normalde bir filmi başka filmler üzerinden değerlendirmek bana doğru gelmese de Kapadia’nın Diego Maradona’yı bir üçlemenin son halkası olarak nitelendirmesi, bir bağ kurmak gerekliliğini doğuruyor. Kaldı ki üç filmin de popüler isimleri anlatması, birer yükseliş ve düşüş hikâyesi olarak tasarlanması ve sisteme yönelik takındığı eleştirel duruş, yönetmenin tematik bir yaklaşımda ısrarcı olduğunu kanıtlıyor. Fakat bu noktada gerçek hayatların peşinde koşan Kapadia’yı “Ayla ve Müslüm’ün yapımcısı”ndan ayıran nokta, tamamen arşiv görüntülerine dayalı bir belgesel-kurmaca anlatısı kurmasında. Biçimsel olarak konuşan kafaları çeşitli sekansları derinleştiren seslere indirgeyen ve dinamik bir kurguyla birbiriyle ilgisiz arşiv görüntüleri üzerinden bir kronoloji yaratan bu anlayış, “Senna” ve “Amy”i kurmaca anlatılara yaklaşan özenli birer belgesel hâline getiriyordu. İlk filmde karakterinin egosu, ikinci filminde ise onun içsel şeytanları üzerinden neredeyse gerilim türüne göz kırpan yönetmen, bir senaryo yapısını reddederek görüntüleri konuşturmaya niyetleniyordu. Bu mozaik anlayışının başarıya ulaşmasının en önemli nedeni ise, karakterlerinin o noktaya nasıl geldiklerinin bir araştırmacı gazeteci edasıyla anlatılmasıydı.

Diego Maradona: Az Biraz Diego, Çokça Bizim Maradona

Üçlemenin son filmi Diego Maradona’da ilk bakışta bu anlayışın bir temsilcisi olarak izleyiciye göz kırpıyor. 500 saatlik bir arşivin taranması, konuşan kafalarla bölünmesine izin verilmeyen görsel akış, Napoli’ye gelen Maradona’nın takımı zirveye taşıması ve bu esnada içsel şeytanları ile mücadelesi. Kapadia’nın belgesel sinemacılığını tanımlayan her şey mevcut. Fakat bu sefer ters giden bir şeyler var. Açıkçası filmi izlerken Maradona’nın birbirinden güzel gollerine, Dünya Kupası maceralarına ve Napoli halkının sevgisine kapılıp gitmemek mümkün değil. Fakat bu sarhoşluk hâlinden çıktığınızda filmin birtakım defolarını görmemek de imkânsız. Öncelikle 130 dakikalık sürenin çok kısa bir bölümü karakterin geçmişine ayrılıyor ve Napoli macerası, karakterin kişiliğini yansıtmak için yeterli kabul ediliyor. Lakin Maradona’nın fakirlik içinde yaşadığı çocukluğuna yapılan geri dönüşler, dramatik bir etki yaratmaktan ve klişeyi aşmaktan uzak kalıyor. Barcelona döneminde yaşadığı sakatlıklar ve Athletic Club de Bilbao maçında çıkan kavga, onun futbola ve hayata bakışı açısından büyük bir örnek teşkil etmesine rağmen bu sahneler girişte öylesine geçiştirilen imgeler olarak kalıyorlar. Bu noktada Maradona’nın devreye girerek bir şeyleri açıklamaya çalışması, filme zenginlik sağlamaktan çok içeriği kısıtlayan çabalar olarak kalıyor. İtalyan futboluna nasıl adapte olduğunu anlatan bölüm ne kadar başarılı olsa da, kişisel antrenörü Fernando Signorini’nin sunduğu bakış açısı çok daha kıymetli. Kapadia, görüntülerin konuşmasına bu seferlik izin vermiyor ve özellikle bazı yerlerde izleyici-karakter ilişkisini sekteye uğratarak Maradona’yı dokunulmaz ve erişilmez bir figür olarak kılıyor. Bunun en büyük nedeni ise, Maradona’nın içsel şeytanlarını anlatmaya başladığında filmin psikolojik tahlilleri derinlemesine yapamaması. Bir noktaya kadar kabul edilen şöhret arzusu, sınırlar aşılmaya başlandığında bir tehdide dönüşüyor. Fakat sadece “huzur ve saygı aradığını” iddia eden ama egosunun da etkisiyle kendi kendisini bu güvenli çemberin dışına iten bir karakterin, tamamen dış etkenlerin kurbanı olduğunu söylemek de açıkçası düşündürücü.

Filmde sözü edilen güvensiz ama iyi çocuk “Diego” ile sahada muhteşem ama saha dışında felaket bir insan “Maradona” arasındaki çatışma modern bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde öyküsü çıkarabilecek potansiyeline erişemiyor. Maradona rüzgârının peşinde koşulurken, Diego biraz ihmal ediliyor sanki. Örneğin; Maradona’nın Napoli’ye hâkim olan Camorra mafyası ile olan ilişkisini anlatırken gösterilen gözüpeklik, nedense gayrimeşru çocuk hikâyesinde gösterilmiyor. Maradona’nın eşi Claudia Villafañe’nin bu bölümü kısaca geçiştirmesi ve filmin de konuyu “böyle bir olay oldu ama Maradona’da gollerine devam etti ve Dünya Kupası’nı kazandı sonuçta” noktasına getirmesi düşündürücü bir hâl alıyor. Futbolun karakter için bir kaçış ya da bu konuyu örtbas edecek bir araç olduğuna yönelik bir yorum ya da fikir bile sunulmuyor. Benzer şekilde Maradona’nın uzun yıllara yayılan uyuşturucu sorunu da mafya ile olan ilişkisi dışında pek irdelenmiyor. Karakterin yaşadığı yıkım ve yalnızlık hissi, doping testlerine indirgeniyor.

Bir futbolsever olarak üzüldüğüm noktalardan bir diğeri ise Maradona’nın Napoli’deki yarattığı etki anlatılırken takımın diğer aktörlerinin neredeyse görmezden gelinmesi. Elbette ki Maradona’nın Napoli’ye getirdiği yeni futbol kültürünü, ilahi gücü ve kupaları tartışacak değilim. Fakat iki kez Serie A’yı ve bir kez UEFA Kupası’nı kazanmış bir takımın teknik direktörlerinden (Ottavio Bianchi ve Alberto Bigon) ya da Ciro Ferrara dışındaki futbolculardan (Careca, Salvatore Bagni, Fernando De Napoli, Francesco Romano vb.) isim olarak bile bahsedilmemesi tuhaf bir durum. Özellikle de günümüzde futbol taktiklerinin derinlemesine konuşulduğu bir dönemde Maradona’nın Napoli’si hakkında hiçbir fikre sahip olamamamız üzücü bir durum. Üstelik “Senna” bize Formula 1 politikaları, “Amy” ise müzik endüstrisinin çarkları üzerine bunca şey söylemeyi başarmışken…

Sonuca gelecek olursak; “Diego Maradona” kötü bir belgesel değil, lakin üçlemenin en zayıf halkası gibi duruyor. Kapadia’nın alışık olduğumuz teknik özenini koruduğunu, 80’ler atmosferini güçlendirecek görsel-işitsel tercihler yaptığını ve özellikle Napoli sokaklarından paylaştığı görüntülerle taraftarlık konusunda zengin bir malzeme sunduğunu söyleyebiliriz. Buna karşın ünlü futbolcunun kariyerini bilen, performansına video görüntülerden de olsa aşina olan insanlara yeni bir şey anlatmaktan uzak. Nihayetinde yönetmenin filmi bir “büyüme öyküsü” olarak nitelendirmesine karşın, öznesinin büyümeye niyetinin olmadığı ve –uzun ömürler dileyerek- hâlâ hayatta olduğu düşünüldüğünde, bazı çekincelerin gölgesinde kalındığı anlaşılıyor. Efsaneyi derinlemesine sorgulama yerine onun statüsünü destekleme yolu seçiliyor. Bize de “Ortega ve Riquelme pek olmadı, Messi’nin de Dünya Kupası yok” diyerek sıradaki Maradona’yı beklemek düşüyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi