Devrim, gelenekselleşen kodların, normların, baskılanan her tür düşüncenin ardından çıkageliyor. Punk’ın dilinden dökülen gerçekler, isyan edilen dayatmalar ve türlü yasaklar insanların kendini gerçekleştirme evresindeki bir ayna gibi.  80’lerin başında bu aynayı esas almış ve büyük bir topluluğun gücünü hissettirmiş bir akım var önümüzde. Adı Queercore. Bu kültürel ve sosyal olgu, birçok sanatçı eşliğinde kendini büyütecek ve sosyal bir fenomene de dönüşecek hatta. Yony Leyser da son belgeselinde Queercore’un yarattığı devrimin penceresinden bakıyor. LGBTİ topluklarını, bir müzik türü olarak akımın yarattığı grupları, enstalasyonları, perdeye aktarılmış tüm çalışmaları, dönemin parlayan isimleriyle beraber irdeliyor ve ortaya kendi renkleriyle bu dönemin anı defterini oluşturan bir kolaj çıkıyor. Rengarenk ve yaşam dolu bir kolaj bu. Devrimi Punk'lamak: Biz Varız! Eski görüntülerin ve kirli renklerin arasında beliren bir dünyayla karşılaşıyoruz ilk önce Devrimi Punk’lamak’ta. Kendi gücünü yeniden şekillendiren ve eser üretiminin artık sanatçıların kendisinden çıktığı, ilhamla dolup taştığı bir dönemin ardından sorgulamalar başlıyor. Bu hem sanatın dalları için geçerli hem de bireysel yolcuklar için. Çünkü kendini tanımlamak hayatın şart koştuğu ama engel olmak için de elinden geldiğince zorluk çıkardığı bir süreç. Ben neyim, kimim ve niye buradayım? Cinsiyet kimliklerinin belirli normlar üzerine biçimlendiği bir dönemin, kendini tanımlamak düzleminde verimli bir sonuç yaratacağını söyleyemeyiz elbet. Yeni bir ses çıkmalı ve bu ses kolektif bir bilincin eseri olmalı. Queercore’un ortaya çıkış amacı da bu kolektiflikten kaynaklanıyor: Kimliklerin sesi ve görüntüsü olmak. Tüm olan biteni görünür kılmak ve kayıt altına alıp bu dönemin bir portresini çıkarmak Queercore’un yarattığı en önemli dalga. Leyser, fanzin estetiğinde biçimlendirdiği belgeseli dönemin kilit isimlerinin sesinden sayfa sayfa işliyor. J.D.s.’in kurucuları olan G.B Jones ve Bruce LaBruce’la birlikte bu fanzinin parçaları oluyoruz biz de. J.D.s.’te yayınlanan manifestonun ardından queer punk kültürünün görünür kılınması, punkın yarattığı ve çoğalttığı alt kültürünün sesinin duyulur olması açısından da bir dönüm noktası yaratıyor. Belgesel dönemin en önemli belgesi olan bu fanzine bizi de ortak ederek zamansal bir kırılma yaratıyor böylelikle. O manifestonun içinden o dünyaya bakıyoruz Leyser’in anlatısında. Zaman zaman derginin sayfalarından çıkıp Bruce LaBruce’un kısa filmlerini de ziyaret ediyoruz. Sürekli parlayan renkler arasında kendi sesini yaratmış bu topluluğun üretim süreci, izleyici olarak bizim de aktif bir şekilde katıldığımız bir çağdaş sanat gösterisine dönüşüyor. Varoluşun ötesinde kendini ifade etme özgürlüğünden ileri gelen punk ruhunun yarattığı isyan bayrağını devleştiren bir dili var Queercore’un. Bu dil, fanzinin ardından da yarattığı dilin sınırlarını geliştiriyor içinde barındırdığı özgür ve sansürsüz ruhuyla. Dönemin müzik gruplarıyla tanışıyoruz, anlatı bizleri fanzin sayfaları arasından alıp konser alanlarına taşıyor ve 1990’lara yolculuk ediyoruz. Riot Grrrl manifestosuyla punk-feminist harekete ortak olduğumuz bu dönem, Bikini Kill, Le Tigre, Bratmobile ve Hole’un sözleriyle boyun eğmemeye ve kurulu düzenin eril diline ortak olmamaya yürekten katıldığımız şarkılarla karşılaştırıyor bizi. Kathleen Hanna’nın çoğunluğun görmek isteyeceği bir ürüne dönüşmeye karşı çıkarken ortaya koyulan bu feminist ruhu anlattığı sahneler, manifestoda da yer alan, kendi yaptıklarıyla görünür olan, bir tüketim nesnesine dönüşmeyen, istediklerini yapacak olan ve yapan kadınların gücüne dönüşüyor. Biz bu gücün farkındayız ve peşinden gitmeye devam ediyoruz. Yony Leyser da yaratılan güçlü dil için ufak bir hatırlatma yapıyor.

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Kathleen Hanna’nın çoğunluğun görmek isteyeceği bir ürüne dönüşmeye karşı çıkarken ortaya koyulan bu feminist ruhu anlattığı sahneler, manifestoda da yer alan, kendi yaptıklarıyla görünür olan, bir tüketim nesnesine dönüşmeyen, istediklerini yapacak olan ve yapan kadınların gücüne dönüşüyor.

Kullanıcı Puanları: 4.55 ( 1 votes)
75

Devrim, gelenekselleşen kodların, normların, baskılanan her tür düşüncenin ardından çıkageliyor. Punk’ın dilinden dökülen gerçekler, isyan edilen dayatmalar ve türlü yasaklar insanların kendini gerçekleştirme evresindeki bir ayna gibi.  80’lerin başında bu aynayı esas almış ve büyük bir topluluğun gücünü hissettirmiş bir akım var önümüzde. Adı Queercore. Bu kültürel ve sosyal olgu, birçok sanatçı eşliğinde kendini büyütecek ve sosyal bir fenomene de dönüşecek hatta. Yony Leyser da son belgeselinde Queercore’un yarattığı devrimin penceresinden bakıyor. LGBTİ topluklarını, bir müzik türü olarak akımın yarattığı grupları, enstalasyonları, perdeye aktarılmış tüm çalışmaları, dönemin parlayan isimleriyle beraber irdeliyor ve ortaya kendi renkleriyle bu dönemin anı defterini oluşturan bir kolaj çıkıyor. Rengarenk ve yaşam dolu bir kolaj bu.

Devrimi Punk’lamak: Biz Varız!

Eski görüntülerin ve kirli renklerin arasında beliren bir dünyayla karşılaşıyoruz ilk önce Devrimi Punk’lamak’ta. Kendi gücünü yeniden şekillendiren ve eser üretiminin artık sanatçıların kendisinden çıktığı, ilhamla dolup taştığı bir dönemin ardından sorgulamalar başlıyor. Bu hem sanatın dalları için geçerli hem de bireysel yolcuklar için. Çünkü kendini tanımlamak hayatın şart koştuğu ama engel olmak için de elinden geldiğince zorluk çıkardığı bir süreç. Ben neyim, kimim ve niye buradayım? Cinsiyet kimliklerinin belirli normlar üzerine biçimlendiği bir dönemin, kendini tanımlamak düzleminde verimli bir sonuç yaratacağını söyleyemeyiz elbet. Yeni bir ses çıkmalı ve bu ses kolektif bir bilincin eseri olmalı. Queercore’un ortaya çıkış amacı da bu kolektiflikten kaynaklanıyor: Kimliklerin sesi ve görüntüsü olmak. Tüm olan biteni görünür kılmak ve kayıt altına alıp bu dönemin bir portresini çıkarmak Queercore’un yarattığı en önemli dalga. Leyser, fanzin estetiğinde biçimlendirdiği belgeseli dönemin kilit isimlerinin sesinden sayfa sayfa işliyor. J.D.s.’in kurucuları olan G.B Jones ve Bruce LaBruce’la birlikte bu fanzinin parçaları oluyoruz biz de. J.D.s.’te yayınlanan manifestonun ardından queer punk kültürünün görünür kılınması, punkın yarattığı ve çoğalttığı alt kültürünün sesinin duyulur olması açısından da bir dönüm noktası yaratıyor. Belgesel dönemin en önemli belgesi olan bu fanzine bizi de ortak ederek zamansal bir kırılma yaratıyor böylelikle. O manifestonun içinden o dünyaya bakıyoruz Leyser’in anlatısında. Zaman zaman derginin sayfalarından çıkıp Bruce LaBruce’un kısa filmlerini de ziyaret ediyoruz. Sürekli parlayan renkler arasında kendi sesini yaratmış bu topluluğun üretim süreci, izleyici olarak bizim de aktif bir şekilde katıldığımız bir çağdaş sanat gösterisine dönüşüyor. Varoluşun ötesinde kendini ifade etme özgürlüğünden ileri gelen punk ruhunun yarattığı isyan bayrağını devleştiren bir dili var Queercore’un. Bu dil, fanzinin ardından da yarattığı dilin sınırlarını geliştiriyor içinde barındırdığı özgür ve sansürsüz ruhuyla. Dönemin müzik gruplarıyla tanışıyoruz, anlatı bizleri fanzin sayfaları arasından alıp konser alanlarına taşıyor ve 1990’lara yolculuk ediyoruz. Riot Grrrl manifestosuyla punk-feminist harekete ortak olduğumuz bu dönem, Bikini Kill, Le Tigre, Bratmobile ve Hole’un sözleriyle boyun eğmemeye ve kurulu düzenin eril diline ortak olmamaya yürekten katıldığımız şarkılarla karşılaştırıyor bizi. Kathleen Hanna’nın çoğunluğun görmek isteyeceği bir ürüne dönüşmeye karşı çıkarken ortaya koyulan bu feminist ruhu anlattığı sahneler, manifestoda da yer alan, kendi yaptıklarıyla görünür olan, bir tüketim nesnesine dönüşmeyen, istediklerini yapacak olan ve yapan kadınların gücüne dönüşüyor.

Biz bu gücün farkındayız ve peşinden gitmeye devam ediyoruz. Yony Leyser da yaratılan güçlü dil için ufak bir hatırlatma yapıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi