Mr. Oizo mahlasıyla elektronik müzik de yapan Fransız yönetmen Quentin Dupieux'nün, katil bir araba lastiğinin maceralarını anlattığı Lastik - Rubber'la "ya sev ya nefret" cümlesiyle özetlenebilecek sinemasının temelini atmasının üzerinden 19 yıl geçti. Aradan geçen süre zarfında gerçeküstücü ve sınırları zorlayan komedilere imza atmaya devam eden sinemacı, bu yıl yine bir nesneye "kişilik" kazandırdığı bir anlatı olan Deri Ceket'le geri döndü. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali'ne paralel olarak düzenlenen Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde yapan filmin başrolünde The Artist'teki performansıyla Oscar kazanan Jean Dujardin var. Dujardin'e, bu yıl Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi -Portrait de la jeune fille en feu'de de harikalar yaratan Adèle Haenel'in eşlik ettiği bu kara komedi, 77 dakikalık görece kısa süresine ve ilk bakışta son derece gevşek görünen olay örgüsüne rağmen çok geniş bir fikirsel alt yapıya sahip. Deri Ceket, varını yoğunu harcayarak satın aldığı püsküllü, belki kovboy ceketi olarak tarif edilebilecek bir ceketin talepleri doğrultusunda dengesini yitiren, suç işlemekten dahi çekinmeyen orta yaşlı bir adamın hikâyesini anlatıyor temelde. Lakin, bir yerden sonra bu anlatı, snuff film, tüketim çılgınlığı, film yapıyor olmanın yarattığı büyülenmek hâli ya da sadece bir orta yaş krizine doğru genişliyor. Deri Ceket: Bir Ceket, Bir Kamera ve Bir Kovboy Anlatının merkezinde 44 yaşında olduğunu öğrendiğimiz, eşinden boşanmış, bir anlamda hayata yeniden başlamak zorunda olan bir adam, Georges var. Lakin bu adamın kafası nereden başlayacağı konusunda bir hayli karışık. Ve satın aldığı ceket bu amaca hizmet ediyor bir bakıma. Ama bunu da sadece perdede olan biteni bir süre izledikten sonra fark edebiliyoruz. Zira yönetmen ve senarist Dupieux, karakter kurulmuna hiç zaman ayırmadan seyirciyi Georges'in peşine takıyor. Filmin henüz başında sahip olduğu blazer ceketi çıkarıp alelacele girdiği tuvalette klozete tıktığına şahit oluyoruz karakterin. Devamında ise filmin anlatısına yön verecek olay gerçekleşiyor. Georges, gittiği ücra evdeki adamdan film boyunca üzerinde -ya da yanında- taşıyacağı ceketi satın alıyor. Bu alışveriş için banka hesabındaki tüm parayı harcıyor, dolayısıyla ekonomik anlamda dibi görüyor. Fakat yeni ceketi sayesinde hissettiği özgüven için buna değer. Öncesinde nasıl hissetiğine dair derinlikli bilgi sahibi olmadığımızkarakter, gözümüzün önünde oluşuyor bir bakıma. İşsiz, boşanmış orta yaşlı bir kaybeden söz konusu ceketle hemhâl oluyor. Onunla kendini güçlü hissediyor, hatta bir yerden sonra da eylemlerine bu ceket yön vermeye başlıyor. Lakin Georges'un eline bu alışveriş sonunca eline geçen tek şey bu ceket değil; satıcı ona bir de el kamerası veriyor hediye olarak. Bu kamera, Georges'un eksik olan olan özgüvenini yerine getirme konusundaki ikinci yardımcısı. Zira ceket dış görünüşünü toparlarken, bu kamera da ona bir meslek veriyor; Georges otelde yaşamak suretiyle "yerleştiği" küçük kasabanın kimsenin uğramadığı barında çalışan genç kadına kendini yönetmen olarak tanıtıyor. Bu andan itibaren Deri Ceket'in anlatısı bir katman daha kazanıyor. Yersiz yurtsuz, boşanmış, orta yaş kriziyle yüzleşen bir erkek olan ana karakter, artık son derece şık görünen, "deneysel" bir film çekmekte olan bir yönetmen; ya da en azından kendisi böyle olduğunu düşünüyor, çevresini de buna ikna etmeye çalışıyor. Bu durumu sağlayan ceket ve kamera da hikâyenin ve alt metninin işlemesi için birer lokomotif adeta. Filme adını veren deri ceket, Georges'a dünyada ceket giyen tek kişi olmasını…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Deri Ceket, son derece "ciddi" konulara el atıyor olsa da kendini hiçbir noktada ciddiye almayan, çok önemli sözler söylüyorum türünden büyüklenmeci bir tavır sergilemeyen bir film. Böylelikle sert sözlerini uçucu bir tona getirip seyircinin önüne koymayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 4.05 ( 3 votes)
75

Mr. Oizo mahlasıyla elektronik müzik de yapan Fransız yönetmen Quentin Dupieux’nün, katil bir araba lastiğinin maceralarını anlattığı Lastik – Rubber’la “ya sev ya nefret” cümlesiyle özetlenebilecek sinemasının temelini atmasının üzerinden 19 yıl geçti. Aradan geçen süre zarfında gerçeküstücü ve sınırları zorlayan komedilere imza atmaya devam eden sinemacı, bu yıl yine bir nesneye “kişilik” kazandırdığı bir anlatı olan Deri Ceket’le geri döndü. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’ne paralel olarak düzenlenen Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde yapan filmin başrolünde The Artist’teki performansıyla Oscar kazanan Jean Dujardin var. Dujardin’e, bu yıl Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi -Portrait de la jeune fille en feu’de de harikalar yaratan Adèle Haenel’in eşlik ettiği bu kara komedi, 77 dakikalık görece kısa süresine ve ilk bakışta son derece gevşek görünen olay örgüsüne rağmen çok geniş bir fikirsel alt yapıya sahip. Deri Ceket, varını yoğunu harcayarak satın aldığı püsküllü, belki kovboy ceketi olarak tarif edilebilecek bir ceketin talepleri doğrultusunda dengesini yitiren, suç işlemekten dahi çekinmeyen orta yaşlı bir adamın hikâyesini anlatıyor temelde. Lakin, bir yerden sonra bu anlatı, snuff film, tüketim çılgınlığı, film yapıyor olmanın yarattığı büyülenmek hâli ya da sadece bir orta yaş krizine doğru genişliyor.

Deri Ceket: Bir Ceket, Bir Kamera ve Bir Kovboy

Anlatının merkezinde 44 yaşında olduğunu öğrendiğimiz, eşinden boşanmış, bir anlamda hayata yeniden başlamak zorunda olan bir adam, Georges var. Lakin bu adamın kafası nereden başlayacağı konusunda bir hayli karışık. Ve satın aldığı ceket bu amaca hizmet ediyor bir bakıma. Ama bunu da sadece perdede olan biteni bir süre izledikten sonra fark edebiliyoruz. Zira yönetmen ve senarist Dupieux, karakter kurulmuna hiç zaman ayırmadan seyirciyi Georges’in peşine takıyor. Filmin henüz başında sahip olduğu blazer ceketi çıkarıp alelacele girdiği tuvalette klozete tıktığına şahit oluyoruz karakterin. Devamında ise filmin anlatısına yön verecek olay gerçekleşiyor. Georges, gittiği ücra evdeki adamdan film boyunca üzerinde -ya da yanında- taşıyacağı ceketi satın alıyor. Bu alışveriş için banka hesabındaki tüm parayı harcıyor, dolayısıyla ekonomik anlamda dibi görüyor. Fakat yeni ceketi sayesinde hissettiği özgüven için buna değer. Öncesinde nasıl hissetiğine dair derinlikli bilgi sahibi olmadığımızkarakter, gözümüzün önünde oluşuyor bir bakıma. İşsiz, boşanmış orta yaşlı bir kaybeden söz konusu ceketle hemhâl oluyor. Onunla kendini güçlü hissediyor, hatta bir yerden sonra da eylemlerine bu ceket yön vermeye başlıyor. Lakin Georges’un eline bu alışveriş sonunca eline geçen tek şey bu ceket değil; satıcı ona bir de el kamerası veriyor hediye olarak. Bu kamera, Georges’un eksik olan olan özgüvenini yerine getirme konusundaki ikinci yardımcısı. Zira ceket dış görünüşünü toparlarken, bu kamera da ona bir meslek veriyor; Georges otelde yaşamak suretiyle “yerleştiği” küçük kasabanın kimsenin uğramadığı barında çalışan genç kadına kendini yönetmen olarak tanıtıyor. Bu andan itibaren Deri Ceket’in anlatısı bir katman daha kazanıyor.

Yersiz yurtsuz, boşanmış, orta yaş kriziyle yüzleşen bir erkek olan ana karakter, artık son derece şık görünen, “deneysel” bir film çekmekte olan bir yönetmen; ya da en azından kendisi böyle olduğunu düşünüyor, çevresini de buna ikna etmeye çalışıyor. Bu durumu sağlayan ceket ve kamera da hikâyenin ve alt metninin işlemesi için birer lokomotif adeta. Filme adını veren deri ceket, Georges’a dünyada ceket giyen tek kişi olmasını salık verdiğindeyse anlatı, günümüzün tüketim çılgınlığının içerisinde her bireyin kendini en özel hissetmesine yönelik güdüsünü yansıtmaya başlıyor. Dibe vurmuş bir karaktere özgüven aşılamakla kalmıyor yani söz konusu nesne. Üzerinde olduğu kişinin benliğini bir şekilde ele geçirerek, kendisinden başka ceketin olmadığı bir dünya istemeye cüret ediyor. Dupieux’nün kurduğu absürt dünyada bu çok da şaşırtıcı değil. Zira o, bir insanın hayatı boyunca biriktirebildiği tüm parayı uğruna harcayabileceği kadar “güçlü” bir ceket artık. Onu giyen insan, onun için her şeyini feda edebilirken, kendini onun sayesinde var edebilirken, daha fazlasını istemesi gayet makul geliyor günümüzün tüketim alışkanlıklarıyla birlikte düşünüldüğünde. Yani bu noktada o ceket sayesinde kendini özel hisseden karakter ve ceketin kendisi arasındaki sınır iyice görünmez oluyor. Ceket karakterin benliğini ele geçiriyor. Çünkü birikim ve benlik birbirlerinden ayrılamaz olgular olarak yansıyor Deri Ceket’in “özetlediği” dönemde.

Kamera ve bunun eşleniği olarak sinema da filmin anlatısında çok önemli bir yere oturuyor söylediğimiz gibi. İmaj yaratmak, bunu film medyumu sayesinde başka insanlarla paylaşmak kendi başına dahi yeterince büyüleyici bir şey. Georges’un da bu büyüye kapılışı fazla zaman almıyor zaten. Önce kamerayı nasıl kullanacağını öğreniyor, ardından kitapçıdan “Sinemanın Meslekleri” isimli, “Sinema 101” tadında bir kitap çalıyor ve yönetmen oluyor. Günümüzde sinema o kadar ulvi bir şey, yönetmenler o kadar önemli kişiler ki, bardaki kadın Georges’un anlattıklarını fazla sorgulamadan ona inanıyor. Ucuz Roman – Pulp Fiction’ın akışını “sıralı” hâle getirebilecek kadar kurgu biliyor olmasının avantajıyla “yönetmen” Georges’un çekmekte olduğu filmin kurgucusu oluveriyor. Çekilmekte olan film, gayet masum bir şekilde başlasa da ceketin güdümlemesi dolayısıyla kazandığı yeni form snuff film. Deri Ceket’in merkezindeki ceket ve kamera nesnelerinin kesişimi ve devamında işlerin -olumlu anlamda- çığrından çıkması tam da bu noktada gerçekleşiyor. Quentin Dupieux’nün Deri Ceket’i anlatısının bu yönüyle, hem film çeken kişinin kendini “aşırı” ciddiye alması hem de kameranın diğer tarafındaki kişilerce eylemleri sorgulanamayacak derece ihlaştırılmasına dair alaycı ve oldukça sert sözler söylüyor. Bunun yanında anlatının içinde çekilmekte olan filmin çıkış noktasının ceketin talepleri olduğunu göz önüne alırsak yönetmen, ceket ve kamera objelerini sertçe birbirlerine vurarak tüketim ve çağdaş sinemanın paralleliğine dair fikirler üretmek için de zengin anlam dünyası yaratıyor aslında.

Bu iki olgunun ötesinde Quentin Dupieux’nün erkekliğe dair de söylecekleri var. Ana karakterin, sıfır noktasındayken özgüvenini yerine getiren eşyanın bir kovboy ceketi oluşu ve film ilerledikçe şapkasından çizmelerine kovboy imajının adım adım tamamlandığını göz önüne alırsak, bu tercihin tesadüfi olmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Zira kovboy imgesi sıklıkla erkekle, erkeklikle ilişkilendirilen, eril gücün bir temsili olarak sunulur. Bu bağlamda elinde tabanca yerine kamera olan bir kovboy imajı ve bu “kovboyun” erkekliğini bu imaj sayesinde yeniden kazanıyor oluşu Deri Ceket’in anlatısının üzerini orta yaş krizindeki bir erkeğin, cinsel gücünü tekrar elde etmek adına başvurduğu yolları hicveden bir örtüyle kaplıyor adeta. Bu noktada Jean Dujardin’in tepkisiz, soğuk ama içinde kendini var etmek adına fırtınalar kopan bir erkek olan Georges karakterini yansıtmak konusunda son derece başarılı bir iş çıkardığını vurgulamak gerek.

Deri Ceket, son derece “ciddi” konulara el atıyor olsa da kendini hiçbir noktada ciddiye almayan, çok önemli sözler söylüyorum türünden büyüklenmeci bir tavır sergilemeyen bir film. Böylelikle sert sözlerini uçucu bir tona getirip seyircinin önüne koymayı başarıyor. Ve bunu yaparken hiçbir noktada didaktik bir üslup takınmıyor. Tam da iyi bir komedi filminden bekleneceği gibi…

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi