Der Himmel Über Berlin, 1987 Alman Fransız ortak yapımı bir Wim Wenders filmi. Duvar henüz yıkılmamış, Berlin’in vicdanı gibi duruyor şehrin orta yerinde. İnsanları da duvar ile göz göze gelmemek için bakışlarını yukarıya kaldırmaktan, gökyüzüne bakmaktan korkar olmuşlar. İçlerine, önlerine, ayaklarının ucuna bakarak yürüyor; gri şehrin kalabalığında görünmez olmayı umut ediyorlar. Fakat Berlin üzerinde gökyüzü tüm insanları sarmaya, gözetmeye ve tanıklık etmeye devam ediyor.

Berlin Üzerinde Gökyüzü’nden Dünyaya Düşmek

Tanıklık eden yalnızca gökyüzü değil, Damiel ve Cassiel adlı iki melek de insanların arasında diğer meleklerle dolaşıyor, hayatlarını izliyor, onlar için üzülüyor fakat gördükleri üzüntülere, mutluluklara, hayatın akışına müdahale edemiyorlar. Meleklerden biri Damiel, artık kendi kanının tadına bakmak, renkleri görmek, üşümek yani yalnızca izlemek değil deneyimlemek de istiyor. Burada bir ikilik var, melek ve insan olmak hâlini birbirinden ayıran ve farklılaştıran durumları ortaya çıkıyor. Melek olmak, sonsuz olmak fakat karşılığında hayatın kendisinden yoksun olmak demek. İnsan olmak ise varoluşa gelmek fakat bunun bedeli olarak yok oluşu kabul etmek demek.

Sonsuzluktan vazgeçmenin ya da hayatın kendisini deneyimlemeyi seçmenin bir diğer nedeni kendi kaderini belirlemek isteği yani özgürlük düşüncesidir. Cengiz Çakmak W. Benjamin’in “Kader ve Karakter”i üzerine olan bir yazıda “Özgür olmak demek şudur; başına gelecek olanlar ister senden ister başkasından gelsin, onlara tahammül edebilmek, onları taşıyabilmek.” Öyleyse meleğin insan olmak isteği bir yandan da kaderli olmak, kendi kurtarıcın hâline gelebilmek isteğidir.

Damiel, filmin bir diğer karakteri insan Marion’a âşık oluyor. Marion’un bir kaderi var. Sirkte çalışmayı tutkuyla istiyor fakat kendi çabasının dışında gelişen aksilikler, tahammül etmek durumunda kaldığı olaylar var. Marion belki de insan olmayı iyi becerdiği için, bir “melek” rolü oynadığı sirkte bile insan yanıyla öne çıktığı için Damiel onu seviyor ve onun gibi, onunla insan olmak istiyor. Bu Damiel’in dünyaya düşüşüdür.

Filmdeki bir diğer ikilik insanın kendi içinde yer alan çatışmalarını yansıtıyor. İlk sahnede okunmaya başlayan ve çeşitli sahnelerde de dinlemeye devam ettiğimiz “Als kind war kind” (Çocuk Çocukken) şiirinin anlattıkları ve hemen her sahnede duyduğumuz modern insanın kafasından geçenler arasındaki ikilik. İnsanın iki yanı var; biri koşmak, tatmak, görmek, bilmek yani hayatı gerçek anlamda deneyimlemek isteyen çocuk yanımız, diğeri modernitenin günlük hayata getirdiği boşluk ve tekdüzelik hissinin yarattığı yabancılaşmış modern insan yanımız. Bu iki yan durmadan içimizde çatışır durur. Bundandır melekler birbirlerine o gün gördükleri ilginç olaylardan bahsederken “Bugün biri yağmurun altında şemsiyesini kapatıp kendini ıslatmaya bıraktı.” diye sıraladılar. Bu ancak çocuktan beklenecek bir hareket. Çocuk her şeyi denemek, bilmek ister. Fakat Damiel insan olduğunda anlarız ki mesele yaş değil, dünyada yeni olmak ile ilgilidir. Damiel de tıpkı bir çocuk gibi her şeyi bilmek, sormak, öğrenmek ister. Gündelik yaşamın basit eylemleri onun için henüz deneyimlenmemiş ilginç tecrübeler barındırır. Şiirin bir kısmında geçen “Çocuk çocukken zevkle oynardı şimdi ise ancak iş yapınca yoğunlaşabiliyor.” cümlesi sanki bütün modern insan probleminin, Walter Banjamin’in modern insan ile ilgili düşüncelerinin bir özeti gibidir. Modern insan bu sıkıntılarla doğmaz, bunlara alıştırılır. Yalnız olmaya, diğerlerine ve hatta kendine güvenmemeye, bütün gündelik şeyleri aynı monotonlukla yapmaya alıştırılır. Fakat insanın çocuk yanı bunun normal olmadığını ona hatırlatıp durur, kişiyi içinden dürter. Çocuk yardımlaşmak, birlikte olmak, yalnız kalabilmek ister. Modern insan ise tüm bunlardan korkar, şüpheyle yaklaşır. Bundandır, Marion Damiel ile tanıştığında “Ben ancak seninle yalnız olabilirim.” der. Çocuğa herkes güzel ve güvenilirdir, modern insana ise sadece bazıları. Walter Benjamin bu durumdan kurtuluşu kendi mesihin olmakta, artık bir kurtarıcı beklememekte görür. Belki de Marion Damiel’e “Halkın meydanında oturuyoruz, bizimle aynı düşünceyi taşıyan insanlarla.” derken buna işaret eder ve belki de Wim Wenders bize Benjamin’in kendi kurtarıcın olmak fikrini taşımak ister bundandır ki kütüphane sahnesinde onun “Tarih Üzerine Tezler”inden bir parça duyarız.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi