On gün kadar önce izlediğimiz Coen Kardeşler imzalı son film The Ballad of Buster Scruggs bir antoloji filmiydi. Farklı hikâyeleri bir araya getiriyor, bünyesinde barındırıyordu. Bu yöntem, sinemanın başlangıcından bu yana farklı biçimlerde kullanılsa da, bir şekilde kökenini Binbir Gece Masalları gibi temel metinlerde, yahut destanlarda bulur. Bazıları tıpkı Binbir Gece Masalları gibi ana hikâyeyi devam ettirse de ona doğrudan katkısı olmayan bir yöntem izlerken, bazıları Buster Scruggs gibi ana bir hikâyeye sahip olmayan, ama ana bir teması olan kısımlardan oluşur. Bugün Tozlu Raflar bölümümüz için bahsedeceğim Dead of Night isimli film de ilk gruba giren antoloji filmlerinden. Hatta bu “antoloji” metodunun sinemadaki erken örneklerinden biri denebilir -her ne kadar ondan neredeyse otuz yıl önce çekilen David Wark Griffith’in Intolerance (1916) filmi de bu gruba dahil edilebilse de. Kült mertebesine yükselmiş bir film olsa da, belki İngiliz filmi olmasından belki üzerinden geçen 70 küsür yılın korkunçluğunu biraz törpülemiş olmasından dolayı oldukça az bilinen ve izlenen bir film, hele ki başarısı ve etkileyiciliği düşünüldüğünde.

1945 Britanya yapımı Dead of Night bir antoloji filmi olmanın ötesinde döneminin en korkunç yapıtlarından biri. Hereditary ve The Haunting of Hill House gibi korku eserlerini izlediğimiz 2018’de ana akım korkunun geldiği yer düşünülürse Dead of Night’ın o kadar da korkunç olmadığını söylemek mümkün ancak tekinsizliğinin bugün bile izleyiciyi huzursuz edebileceği de açık. Üstüne üstlük aslında filmi oluşturan her bölümün kendi içinde farklı alt türleri olduğunu söylemek de mümkün -hatta bir tanesi epey komik. Film, Mervyn Johns’un oynadığı mimar Walter Craig’in bir kabustan uyanması ve bir iş için davet edildiği bir kır köşküne hafta sonunu geçirmek için gitmesi ile başlıyor. Craig, köşkün sahibi ve o esnada orada bulunan konukları tanıdığını fark ediyor. Hiç tanışmadıkları çok açık olsa da Craig, düşününce içinde bulundukları anı defalarca tekrar eden -filmin başında da gördüğü- bir kabusta gördüğünü fark ediyor. Craig, bazı detaylar ile ev sahibi ve konukları ikna etmeye çalışırken her bir konuk başından geçen, tanıklık ettiği ya da birilerinden dinlediği bir doğaüstü olayı anlatmaya koyuluyor. İşte her biri farklı bir yönetmen tarafından çekilmiş bölümleri de bu hikâyeler oluşturuyor.

Dead of Night: Tekinsiz Bir Kronolojinin Beş Parçası

Craig’in ikna etmeye çalıştığı konuklar da farklı geçmişlere sahip kişilerdir. Bunların içinde bir tane de psikolog vardır ve endişelerini yatıştırmaya çalışmaktadır. Öte yandan bu farklı kimseler kimi alaycı kimi ciddiyetle hikâyelerini anlatırlar.  İlk hikâye bir araba yarışçısı olan Hugh Grainger’ın kendi ölümünü görerek ondan nasıl kurtulduğunu anlatır. İkinci hikâyede ise konuklardan Sally O’Hara gençliğinde bilmeden bir çocuk hayalet ile nasıl konuştuğunu anlatır. En iyi bölümlerden biri olan üçüncü hikâye, Viktoryen döneme ait, antikacıdan alınmış bir aynanın başka bir odayı göstermesi üzerine gelişen tedirgin edici olayları aktarır. Filmin eğlenceli ve alaycı kısmı olan dördüncü bölümde ise Hitchcock’un The Lady Vanishes filminde de yer alan -isimleri farklı da olsa- iki golf sevdalısı bulunuyor. Aynı kadına âşık olan ikili, rekabetlerini golf sahasından hayata taşıyor ve hem bu dünyada hem de “öbür dünyada” birbirlerini zorlamayı sürdürüyorlar. Filmin tartışmasız en başarılı hikâyesi olan son bölümde ise, Michael Redgrave’in canlandırdığı vantrilok ve kuklası Hugo’nun onu ele geçirmesini anlatıyor (hikâyeler benzemese de yine bir vantrilok hikayesi olan ve The Alfred Hitchcock Presents dizisinin en iyi bölümlerinden olan The Glass Eye akıllara geliyor ister istemez). Beşinci hikâye ile zirveye çıktığını düşündüğümüz tedirgin edici atmosfer ve gerilim ana hikâyenin düğümünün çözüldüğü -ya da bağlandığı- finalinde daha da etkileyici bir hâl alıyor. Finalindeki ters köşe ya da beklenmeyen durum rahatsız edici ve bir o kadar da durgun bir sona yol açıyor.

Ealing Studios, 40’lar ve 50’ler İngiliz komedileri ile savaş sonrası İngiliz sinemasının en önemli birkaç ismini bir araya getiren bu film başarılı bir bütün oluşturuyor. Yine ana hikâyeye doğrudan hizmet etmese de kendi içinde farklı şekillerde farklı gerilim unsurları sunan oldukça başarılı yan hikâyeler, belki de en ürpertici hikâye olan ana anlatıya bizi hazırlıyor. Bugün için bile gergin olan finali ile filmin korku severleri hayal kırıklığına uğratma ihtimali yok. Öte yandan Dead of Night, şoke etmeden, kan ve vahşet göstermeden de dehşetin yaratılabileceğini ortaya koyuyor. Yer yer Edgar Allan Poe hikayeleri gibi hissettiriyor ama Poe’dan ziyade H. P. Lovecraft tarzı bir dehşet sunuyor. Korku sinemasının en orijinal örneklerinden biri olmayı sürdüren Dead of Night, izleyiciyi sürekli tetikte tutması, başarılı oyunculukları ve yan hikâyeleri kadar başarılı ana hikAyesi ile yalnızca korku sinemasının değil İngiliz sinemasının da klasiklerinden biri.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi