De man die zijn haar kort liet knippen; ya da adını Türkçeye çevirirsek Saçını Kısa Kestiren Adam, gerçeklik ile rüya/fantezi arasında salınan, ana karakterin bir öğlen düşü olarak yorumlayabileceğimiz bir sahneyle açılır. Jenerik akarken, uyuklamakta olan orta yaşlı bir erkeğin yakın plan yüzü, kadraja sığdırılmıştır. Karakterin uykusunda sayıkladığını görürüz ve arka plandaki müzik gittikçe hafifler ve bir flüt eşliğinde oldukça güzel bir kadının yüzü belirir yavaşça. Kadının suratında da uykulu, neredeyse kendinden geçmiş bir ifade vardır. Müziğin de etkisiyle izlediğimizin bir rüya olduğu hissi kuvvetlenir. Karakter uyku ile uyanıklık arasında olmaktan çıkıp, gerçek anlamda uyanınca önce müzik kesilir ve yavaş yavaş dış sesleri (çocuk sesi, kilise çanı sesi vs.) duymaya başlarız.

Belçikalı yönetmen André Delvaux’nun, Johan Daisne’nin kitabından uyarladığı filmin giriş sahnesi, hem filmin bütününe hem de Delvaux’nun filmografisine dair büyük ipuçları taşıyor. Yönetmenin çoğu filmi gibi De man die zijn haar kort liet knippen da fantezi ile realite arasında geçiş yapıp duran ve bir süre sonra bu iki kavramın girift bir yapıda birbirlerini sarmaladıkları bir anlatıya sahip. Başkarakter Miereveld, film boyunca gerçeklik ve fantezi arasında geçiş yapar. Fakat bu geçişlilik hâli Miereveld için gerçeklikten, temelde kendisinden kaçmanın bir yoludur.

De man die zijn haar kort liet knippen: Fantezi ve Realite Arasında Flu Bir Dünya

Miereveld, kendisinin deyimiyle “sıradan” bir ailede büyümüş ve entelektüel, saygın bir işi olan biri hâline gelmiştir. Miereveld bir öğrencisine âşık olur ve bu onun dünyasını alt üst eder. Filmin ilk yarısında Miereveld’i öğrencisi Fran’e duygularını açıklamaya çalışır, fakat onunla konuşma fırsatı bile bulamaz. Adam, harekete geçme konusunda sıkıntılar yaşar, onu sürekli bir biçimde terlerken görürüz. Edilgenliği onun elini kolunu bağlamaktadır, fakat bununla gerçek anlamda yüzleşemez. Durmaksızın kendisiyle yüzleşmesi gerekliliğinden kaçar.

Filmde fantezi ile gerçeklik arasındaki ayrımı flulaştığı sahnelerde, sadece Miereveld’in yüzünü yakın plandan görürüz. Bu sahnelerde birisi sürekli bir biçimde onunla konuşur. Bu konuşma çoğunlukla monolog hâlindedir ve bu sürede kamera sadece Miereveld’in tepkilerine, mimiklerine odaklanır. Çalıştığı okulun yıl sonu törenine gitmeden önce saçını kestirmek için gittiği berberin, Miereveld’i sürekli bir biçimde övdüğü ve onun gururunu okşadığı sahnede böyledir. Saç kesimi sahnesinden önce adamın, yıl sonu töreninde Fran’e duygularını açıklamayı planlamakta olduğunu biliriz. Miereveld’in bu konuda biraz desteğe ihtiyacı olduğunu hissederiz ve tam bu sırada berber devreye girer. Sahne boyunca berberin konuştuğunu asla görmeyiz fakat berber sürekli biçimde Miereveld’in gururunu okşayacak cümleler sarf eder. Fakat kadrajın etkisiyle berberin konuşmaları izleyicide bir dış ses izlenimi yaratır. Miereveld, -Senne Rouffaer’in çok başarılı oyunculuğunun altını çizmek gerek- bu övgüler karşısında kayıtsız kalamaz. Yüzünde berberin söylediklerini doğrulayan ve kendisiyle gurur duyan bir ifade görürüz. Delvaux’nun estetik ve biçimsel tercihleri bu sahneyi fantezi ile gerçeklik arasında, flu bir noktaya oturtur. Gerçekten berber mi konuşuyor, yoksa bütün bunlar Miereveld’in fantasmasının bir ürünü mü, emin olmak oldukça güçtür. Otopsi uzmanının asistanının yolculuk sırasında otopsi aletlerini tanıttığı bölüm ve finale doğru Fran’in kendisi hakkındaki gerçekleri açıkladığı bölüm de benzer bir teknikle çekilmiştir. Bu sahnelerde Miereveld’in sürekli bir biçimde terlediğini, rahatsız olduğunu görürüz. Fantasma, bu sahnelerde kabusvari bir hâl alır.

Miereveld’in sürekli bir biçimde gerçeklikten ve kendisinden kaçışı, asla kurtulamadığı edilgenlik hâli onu sürekli bir biçimde sıradanlığa mahkûm eder. Fran’in güzelliği, Miereveld’in gerçeklik ve düş arasında salınan ve iki uca da asla oturmayan dünyasını derinden etkiler. Miereveld, sürekli olarak Fran’in güzelliğine övgüler yağdırır. İzleyici olarak uzun süre boyunca Fran ile ilgili başka herhangi bir bilgimiz olmaz, Miereveld’in de yoktur.  Fran’in güzelliği, Miereveld’in sıradan gerçekliği ile bir kontrast yaratır. Miereveld’i düşlerin, fantasmanın içine sürükleyen, onun gerçekliğin sıradanlığına karşı hissettiği bıkkınlığa karşı, Fran’in güzelliğinin cazibesidir.

Filmin finaline doğru gerçeklik ve fantasma hepten iç içe girer, izleyici de Miereveld gibi anlamlı bir çıkış bulmakta zorlanır. Miereveld, Fran’i vurmadan önce onu filmin en başında, uykuyla uyanıklık arasında yaşadığı öğlen düşünde gördüğü hâliyle görür. Çizgisellik tamamen devre dışı kalır. Filmin sonunda bir akıl sağlığı merkezinde gördüğümüz Miereveld, Fran’in akıbetiyle ilgili sorularla baş etmeye çalışırken bir gerçekliğe tutunmayı seçer. Kendisinden kaçmayı bıraktığında film boyunca farklı noktalarda araya giren iç sesi ‘’Artık ben bambaşka biriyim’’ der.  Kendisinden, edilgenliğinden, yaşadığı hayattan sürekli bir biçimde kaçış hâlinde olan ve fantasma ile gerçeklik arasında gidip gelen Miereveld, yerine bir gerçekliğe tutunup, sıradanlığı ile barışmayı tercih eder adam. Film rüyayı andıran girişi gibi, rüyayı andıran bir finale sahiptir. Girişte, çalan flüt ezgilerini tekrar duyarız ve ağlamaklı bir ifade ile bakan Miereveld’i yakın plandan görürüz. İzlediğimiz, Govert Miereveld’in hikayesidir, kendisinden kaçarken düşlere tutunan adamın.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi