Charles Dickens’ın kaleminden çıkan David Copperfield’ın yaşam öyküsü, hayatın iniş ve çıkışlarla dolu olduğunun hiç şüphesiz en iyi örneklerinden biri. Copperfield’ın 1850 yılında yayınlanan, Dickens’ın hayat hikâyesiyle benzer dönüşler içerdiği düşünülen öyküsü, Stalin'in Ölümü - The Death of Stalin, The Thick of It ve Veep gibi yapımlardan tanıdığımız yönetmen Armando Iannucci’nin gözünden anlatılıyor. Iannucci hikâyeyi uyarlarken, 2009 yılında Kısır Döngü - In The Loop filminde birlikte çalıştığı Simon Blackwell (Trying Again) ile bir araya geliyor ve David Copperfield’ın varlık ve yokluk arasındaki çizgide, sürekli bir oraya bir buraya savrulan eksantrik karakterlerle dolu hikâyesi, çizgiroman stiliyle karşımıza çıkıyor. Henüz dünyaya gelmeden babasının yaşamını yitirmesiyle ilk kaybını veren David Copperfield'ın, şımartılarak geçen bebeklik döneminden sonra, hayatına yeni bir baba figürünün girmesiyle birlikte ailesini yitirerek kayıplarına bir yenisi daha ekleniyor. Üvey babası Edward Murdstone (Darren Boyd) ve üvey halası Jane Murdstone (Gwendoline Christie) tarafından sevilmeyen David, sahip olduğu varlıklı yaşam koşullarından uzaklaştırılarak Murdstone kardeşlere ait şarap fabrikasında çalışmak üzere Londra’ya, borca batmış Micawber ailesinin yanına sürülüyor. David’in talihsizliklerle dolu yaşam öyküsü, Micawber ailesinin borçları sebebiyle hapse atılmalarıyla devam ediyor ve en sonunda artık genç bir erkek olan David, fabrikada uyuması gerekecek kadar çaresiz kalıyor. Ancak onun için bardağı taşıran son darbe, annesinin vefatını öğrenmesi oluyor ve doğumunda cinsiyeti sebebiyle onu istemeyen halası Betsey Trotwood (Tilda Swinton) ile yolunu tekrar kesiştiriyor. Film, hayatı boyunca kendisine ait olabilmek için bir yer arayan, buna sahip olabilmek için kimi zaman kimliğinden bile taviz veren David’in iniş ve çıkışlarla dolu hızlı hikâyesini ve bu yolculukta tanıdığı insanları onun gözündeki ilgi çekici hâlleriyle yansıtıp olayların trajik yönlerini şekerle kaplayarak anlatıyor.  David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi: İnişler ve Çıkışlar Etnik anlamda çok yönlü kadrosunda Tilda Swinton, Hugh Laurie ve Peter Capaldi gibi yıldız isimleri barındıran filmde David Copperfield’ı Dev Patel (Lion, Milyoner - Slumdog Millionare) canlandırıyor. Dev Patel’in yaşadığı aksiliklere rağmen hayatını yoluna koymaya çalışan David’i bağ kurulması kolay, samimi şekilde yansıtan performansına, bütün isimlerin özellikle Hugh Laurie’nin kendi karakterlerinin eksantrik yönlerini öne çıkaran, güçlü oyunculukları eşlik ediyor. Zira, David’in hayatın akışı arasındaki savruluşunda kazandığı en önemli servet, bu süreçte hayatına giren değişik insanlar. Başka birinin gözünden bakıldığında korkutucu, bazen de kötü niyetli olarak görülebilecek bu karakterleri böylesine sempatik yapan ise, insanların farklı yönlerinden büyülenen David’in bakış açısı. David hikâyesini, insanlara dair enteresan yönleri garipsemek ya da görmezden gelmek yerine, onların bu yönlerini öne çıkaran cümlelerini not alıp, biriktirmeyi tercih eden bakış açısından anlattığı için bu olağandışı karakterler, tuhaf ya da tekinsiz olmaktansa bu ilginç yönleri sayesinde çekici hâle geliyor. Nitekim en sonunda, ona en büyük serveti, yine hayatı boyunca kaybettiklerinin kazandırdığı enteresan insanlar ve sıra dışı hikâyeler getiriyor. En sonunda başarılı bir yazar olmasını sağlayan hayat hikayesinin kötü karakterlerinden ilki Edward Murdstone. Yine bu kaybın yaşattığı savrulma, bastıkları halı ayaklarının altından çekilip alınacak kadar borç içinde yüzen Micawber ailesinin David'in romanına dâhil olmasının yolunu açıyor. Bu karakter, David'in yaşamına annesi ve dadısıyla yaşadığı varlıklı yaşamından kovulması üzerine giriyor. Annesinin vefatı ve bunun öfkesi ise ona, hayatının kontrolünü ilk kez eline alma hırsını ve yine değişik bir doğası olan halası…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi, iniş çıkışlarla dolu bir hayat hikayesini, en enerjik, en optimist hâliyle anlatırken, karakterlerin eksantrik doğasını ön plana çıkarıyor ve hikâyeye kattığı sıra dışı yönlerden güç alıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.94 ( 6 oy)
75

Charles Dickens’ın kaleminden çıkan David Copperfield’ın yaşam öyküsü, hayatın iniş ve çıkışlarla dolu olduğunun hiç şüphesiz en iyi örneklerinden biri. Copperfield’ın 1850 yılında yayınlanan, Dickens’ın hayat hikâyesiyle benzer dönüşler içerdiği düşünülen öyküsü, Stalin’in Ölümü – The Death of Stalin, The Thick of It ve Veep gibi yapımlardan tanıdığımız yönetmen Armando Iannucci’nin gözünden anlatılıyor. Iannucci hikâyeyi uyarlarken, 2009 yılında Kısır Döngü – In The Loop filminde birlikte çalıştığı Simon Blackwell (Trying Again) ile bir araya geliyor ve David Copperfield’ın varlık ve yokluk arasındaki çizgide, sürekli bir oraya bir buraya savrulan eksantrik karakterlerle dolu hikâyesi, çizgiroman stiliyle karşımıza çıkıyor.

Henüz dünyaya gelmeden babasının yaşamını yitirmesiyle ilk kaybını veren David Copperfield’ın, şımartılarak geçen bebeklik döneminden sonra, hayatına yeni bir baba figürünün girmesiyle birlikte ailesini yitirerek kayıplarına bir yenisi daha ekleniyor. Üvey babası Edward Murdstone (Darren Boyd) ve üvey halası Jane Murdstone (Gwendoline Christie) tarafından sevilmeyen David, sahip olduğu varlıklı yaşam koşullarından uzaklaştırılarak Murdstone kardeşlere ait şarap fabrikasında çalışmak üzere Londra’ya, borca batmış Micawber ailesinin yanına sürülüyor. David’in talihsizliklerle dolu yaşam öyküsü, Micawber ailesinin borçları sebebiyle hapse atılmalarıyla devam ediyor ve en sonunda artık genç bir erkek olan David, fabrikada uyuması gerekecek kadar çaresiz kalıyor. Ancak onun için bardağı taşıran son darbe, annesinin vefatını öğrenmesi oluyor ve doğumunda cinsiyeti sebebiyle onu istemeyen halası Betsey Trotwood (Tilda Swinton) ile yolunu tekrar kesiştiriyor. Film, hayatı boyunca kendisine ait olabilmek için bir yer arayan, buna sahip olabilmek için kimi zaman kimliğinden bile taviz veren David’in iniş ve çıkışlarla dolu hızlı hikâyesini ve bu yolculukta tanıdığı insanları onun gözündeki ilgi çekici hâlleriyle yansıtıp olayların trajik yönlerini şekerle kaplayarak anlatıyor. 

David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi: İnişler ve Çıkışlar

Etnik anlamda çok yönlü kadrosunda Tilda Swinton, Hugh Laurie ve Peter Capaldi gibi yıldız isimleri barındıran filmde David Copperfield’ı Dev Patel (Lion, Milyoner – Slumdog Millionare) canlandırıyor. Dev Patel’in yaşadığı aksiliklere rağmen hayatını yoluna koymaya çalışan David’i bağ kurulması kolay, samimi şekilde yansıtan performansına, bütün isimlerin özellikle Hugh Laurie’nin kendi karakterlerinin eksantrik yönlerini öne çıkaran, güçlü oyunculukları eşlik ediyor. Zira, David’in hayatın akışı arasındaki savruluşunda kazandığı en önemli servet, bu süreçte hayatına giren değişik insanlar. Başka birinin gözünden bakıldığında korkutucu, bazen de kötü niyetli olarak görülebilecek bu karakterleri böylesine sempatik yapan ise, insanların farklı yönlerinden büyülenen David’in bakış açısı. David hikâyesini, insanlara dair enteresan yönleri garipsemek ya da görmezden gelmek yerine, onların bu yönlerini öne çıkaran cümlelerini not alıp, biriktirmeyi tercih eden bakış açısından anlattığı için bu olağandışı karakterler, tuhaf ya da tekinsiz olmaktansa bu ilginç yönleri sayesinde çekici hâle geliyor. Nitekim en sonunda, ona en büyük serveti, yine hayatı boyunca kaybettiklerinin kazandırdığı enteresan insanlar ve sıra dışı hikâyeler getiriyor. En sonunda başarılı bir yazar olmasını sağlayan hayat hikayesinin kötü karakterlerinden ilki Edward Murdstone. Yine bu kaybın yaşattığı savrulma, bastıkları halı ayaklarının altından çekilip alınacak kadar borç içinde yüzen Micawber ailesinin David’in romanına dâhil olmasının yolunu açıyor. Bu karakter, David’in yaşamına annesi ve dadısıyla yaşadığı varlıklı yaşamından kovulması üzerine giriyor. Annesinin vefatı ve bunun öfkesi ise ona, hayatının kontrolünü ilk kez eline alma hırsını ve yine değişik bir doğası olan halası Betsey ile onun akli dengesi değişken kuzeni Mr.Dick’i kazandırıyor. Her biri birbirinden eksantrik bu karakterleri ve yaşanan bütün trajik olayları bu denli tatlı bir ışığın altında izleyişimizin en önemli sebebi ise filmin tonunun hafifliği ve olay akışının hiç düşmeyen hızı. Diyaloglarındaki hicivle karışık mizahı ve baş döndürücü akış hızı, hikâyeyi uyarlarken arabeskleştirmek yerine, absürt hâle getirerek yumuşatıyor ve ritmini hızlandırıyor.

Filmin akış hızını hikâyede yer alan farklı karakterlere ek olarak; evin çatısından aniden giren Edward Murdstone’a ait dev bir elin ya da arka planın birdenbire tiyatro perdesi gibi yere düşmesinin gerçekleştirdiği üç boyutlu hikâye kitaplarını anımsatan sıra dışı sahne geçişleri, hareketli kamera kullanımını tercih eden Zac Nicholson’ın şekillendirdiği renkli sinematografisi, ilgi çekici kostümleri ve prodüksiyon dizaynı da yükseltiyor. Ancak bazen, özellikle ani sahne geçişleri konusunda, kullanılan sıra dışı tekniklerin ayarı kaçıyor ve bu tercihler hikâyeden rol çalarak izleyicinin başını döndürüyor. 19. yüzyıla ait bu hikâye, dönemin ağırlaştırıcı etkenlerinden modernleştirilme yoluyla arındırılmış olsa da maddi zorluklar, sosyoekonomik sınıf farkları, sanayi devrimi, çocuk işçilerin yoğunluğu gibi dönemin sıkıntılarından ciddi bir yorum yapmadan bahsetmeyi ihmal etmiyor. Bünyesinde pek çok yan hikâyeyi bulunduran romanı uyarlarken iki saate sığdırmak adına önemli dönüm noktalarını cımbızlayan Iannucci ve Blackwell, sıkıntıları hissettiriyor ancak geri planda tutuyor. Tıpkı David’in ilk aşkı Dora karakterini aynı zamanda annesini oynayan Morfydd Clark’ın canlandırması üzerinden Freudyen okumalara alan açan kısımlar gibi. Aynı zamanda filmin merkezinde çok büyük bir kimlik bulma savaşı da var. David Copperfield, gerçek ismini kullanacak ve kimliğini geçmişinde yaşadığı her şeyle kabul ettirecek cesareti, kuvveti bulana kadar insanlar tarafından üzerine yapıştırılmış Daisy, Trotwood gibi birçok farklı takma ismin gölgesinde yaşıyor ve bu şekilde kimliğinden taviz vererek bir yerlere ait olmaya, kabul görmeye çalışıyor. Dolayısıyla, aslında tonu hafif tutan pembe camlı gözlüklerin ardında gizlenen alt metinlerdeki, travmalar ve hızlıca geçilen acılar da bu tercihlere rağmen varlıklarını hissettiriyor. Fakat film, karakterlere ve onların enteresan doğasını aktarmaya odaklanan yan hikâyelerle o kadar meşgul ki David’in insanların değişik yönlerinden büyülenişini ve biriktirdiği parçaları bir araya getirerek yazıya dökme yolculuğunu bile sonlarına doğru merkezine alabiliyor. Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapan filmin olayları yumuşatan bakış açısı sebebiyle tonunun daima yüksek ve hafif olması, öne çıkan sinematografi ve sahneler arasındaki abartılı geçişlerle buluşunca hikâyeyi bir miktar karikatürleştirerek gerçek hislerden, cesur söylemlerden uzaklaştırıp masalsı bir havaya sokuyor.

David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi, iniş çıkışlarla dolu bir hayat hikâyesini, en enerjik, en hafif hâliyle, kendine has mizahı eşliğinde anlatarak karakterlerin eksantrik özünü öne çıkarıyor. Film; hızlı akışı, baş döndüren sinematografisi, güçlü oyunculukları ve eğlenceli tonuyla Dickens’ın eserini törpüleyip hafifleterek pembe gözlükler ardından, eğlenceli, sıcak ve herkesi için memnun edici bir formda yansıtıyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information