Kitlesel hareketlerin ve bireysellikten kitleselliğe doğru evrilmede ortaya çıkan gücün dönüşümünün boyutlarını irdelemeden önce, bu konu üzerinden inceleyeceğimiz iki film olan Das Experiment ve Die Welle filmlerinin olay örgüsünü ele almakta fayda var. İki filmin de Alman yapımı olması ile ilgili olarak, hâlihazırda Almanya’nın diktatör yönetimlere ve kitlesel çılgınlığa yönelebilme hâlinin bilincine erişmiş ve Nazist geçmişiyle yüzleşebilen bir konumda olmasının etkili olduğundan bahsedebiliriz.

Oliver Hirschbiegel’in yönettiği ve gerçek bir olaya dayanan Stanford hapishane deneyinden -diğer adıyla Zimbardo olarak bilinen deney- esinlenilmiş bir film olan Das Experiment, bir oyun gibi başlayıp izleyiciyi insanın iktidar sahibi olma ve şiddet güdüleri arasında oldukça rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor. Peki neydi bu Stanford hapishane deneyi? 1971’de Philip Zimbardo tarafından gerçekleştirilen deney, bir grup öğrencinin rastgele gardiyan ve mahkum olarak ikiye ayrılmasının ardından deneklerin okulun bodrum katındaki sahte hapishaneye yerleştirilmesiyle gerçekleştiriliyor ve öğrencilerin davranışları gözlemleniyor. Deney 6. gününde kontrolden çıkması sebebiyle yarıda kesiliyor ve birçok mahkum duygusal travma geçirirken gardiyanların bir kısmı ise gerçek sadistik eylem sergilemekten yargılanıyor. Bu deneyin sinemaya uyarlanmasıyla da izleyiciye, insanın değişiminin ya da hep olduğu kişiye dönüşümünün dehlizlerinde rahatsız edici bir yolculuğa çıkma imkânı sunulduğu söylenebilir.

Das Experiment ve Die Welle: Kitlesellik ve Gücün Dönüşümü

Üçüncü Hare isimli bir deneyi konu alan Die Welle adlı romandan uyarlanan film, deneyi modern günümüz Almanya’sına uyarlayarak izleyici karşısına çıkarıyor. Die Welle filminin yönetmen koltuğunda Dennis Gansel yer alırken senaryosunda Gansel’in yanında Peter Thorwarth ismini görüyoruz. Film bir lisede gerçekleşen ‘öğretici’ bir deney ile başlıyor. Faşizm konusunu işleyecek olan bir sınıfta derse başlayan öğretmen Rainer Wenger, Nazi Almanyası’ndan söz etmeye başladığında öğrencilerin Almanya’da bir daha böyle bir yönetim biçiminin hakim olamayacağını ve kendilerinin her şeyin farkında olduklarını belirtmelerinin üzerine öğretmen, faşizmi bir ders olarak anlatmaktansa aşama aşama deneyimleme/deneyimletme yolunu seçer.

İlk olarak yuvarlak olan oturma düzenini değiştirerek kendisinin hakim noktada olduğu ve öğrencilerin arka arkaya sırayla dizildiği yeni bir oturma düzenine geçer. Bu yeni düzenden çok fazla etkilenmemiş gibi görünen öğrenciler için bir sonraki aşama aynı şekilde giyinme yani bir “üniforma” belirlemektir. Üniforma belirlendikten sonra bu kurala uymayanlar dışlanmaya başlanır. Dışlama ve ötekileştirmeyle birlikte sınıf farklı yapıda bir bütünlüğün hissini ilk kez tadar. Bu birlikte hareket etme hâli, kendilerine birey oldukları anlardan daha güçlü ve her şeyi yapmaya kendinde hak görme özgüvenini getirir ki bu -özellikle futbolda bir araya gelen holiganlarda da gözlemlenebilen davranış biçimini örnek verebiliriz- hayli tehlikelidir. Tekil olarak bu hakkı kendinde göremeyen her bir birey, bir kalabalığın içinde gizlenerek başka bir bütüne eklemlenerek ve başkalaşarak, bastırdığı güdülerini daha farklı bir özgüvenle ortaya koyabilir. Le Bon’a göre, “…Kitleler isimsiz (anonim) ve dolayısıyla sorumsuz oldukları için, bireyleri daima, her yerde kontrol edici rol oynayan sorumluluk duygularından tamamen uzaklaştırır ve onları içgüdülerine daha kolay teslim eder (s. 24).” Le Bon’un bahsettiği anonimlik durumu kitle psikolojisi içerisinde oldukça kilit bir rol oynar. Çünkü anonimleşen birey ilk kez, başkaları tarafından nasıl görüldüğünü ya da yargılanıp yargılanmadığını önemsemez. Toplumsal kontrol mekanizması başka bir topluluğun içerisinde işlevini kaybetmeye yaklaşır. Die Welle, bir film olarak bu duruma verilebilecek en önemli örneklerden biridir. Yaşanmış bir olaya dayanan film, öğrencilerin aşama aşama nasıl dönüştüğünü gözler önüne serer. Bu dönüşümün tek sebebi ise onlara belli kuralları olan bir topluluğun parçası olma hissinin aşılanmasıdır.

Das Experiment filminde ise bu anonimliğin üniforma ile gerçekleştirildiğini görürüz. Bir grup deneğin rastgele ikiye ayrılıp bir kısmının gardiyan bir kısmının mahkum olarak belirlenmesi üzerine bireylerin tavırlarında bir değişikliğin gözlenmeyeceğini düşünmek ne yazık ki pek de mümkün değildir. Kendisine üniformayla birlikte belirli bir güç ve yetki alanı tanınan birey, üniformanın içerisinde anonimleşir, artık devletin bir yansımasıdır ve tam da bu yüzden müktedirdir. Bu müktedir olma ve anonimleşme hâli, gündelik hayatında yapamayacağı eylemleri sergilemekten çekinmemesine, şiddete meylinin artmasına sebep olabilir çünkü bu “hak edilmiş” şiddettir. Üniforma sahibi, kendisinde bulunan yetkiyle şiddet uygulamayı “hak etmiştir”, mahkum ise işlediği suçtan dolayı şiddete maruz bırakılmayı “hak etmiştir.” Bu tür kabul edilemez bir düşünce yapısının gelişmesine sebep olan üniforma ve anonimleşme hâlini Hannah Arendt’in de takip ettiği yüzyılın en büyük davalarından biri olan, Nazi Almanyası’nın Yahudiler ile ilgili verdiği korkunç kararların ve politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynayan Otto Adolf Eichmann’ın davasında da görebilmek mümkündür. Eichmann da savunmasında benzer bir yetki alanı durumundan bahsederek kendisini aklamaya çalışır. Otto Adolf Eichmann kendisini, verilen yetkiyi yerine getirmiş olmaktan öte görmemektedir. Bu sebeple Die Welle ve Das Experiment, hayatımızın her alanında karşımıza çıkabilecek bir dönüşümün izlerini yakalamamız için önemli birer kaynak film olarak değerlendirilebilir.

Kaynakça

Dergipark

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi