Advertisement

Kararlarımızda ne kadar özgürüz? En özgür şekilde verdiğimizi düşündüğümüz kararlarımız bile, sonuçlarından veya diğer insanların yazgılarından bağımsız mı? İlk iki sezonuyla büyük beğeni toplayan Dark, zaman mekân algısıyla sürekli oynayıp kafamızı Nietzche, Schopenhauer, Jung gibi önemli filozofların teorileriyle çalıştırmak ve bu sayede içinde bulunduğumuz evreni belki de ilk kez, gerçekten sorgulamamızı sağlamak için son defa karşımıza çıkıyor. Peki, ayaklarımızın üstünde durmamızı sağlayan, bütün bildiklerimizin verdiği özgüvenden oluşmuş zemin ne kadar sağlam?

Hikâyeye dâhil olan ve olmayan herkesi soru sormaya teşvik eden Dark, ilk sezonunda Mikkel’in ortadan kayboluşuna ve Winden’de olan gizemli olaylara yoğunlaşmıştı. Birdenbire yere düşen kuşları, kesintiye uğrayan ışıkları ile Winden hiç şüphesiz normal dışı bir kasabaydı. Winden kadar, çarpık ilişkileri, birbirlerinden sakladıkları sırlar ve ormandaki mağaraya karşı duydukları dayanılmaz çekim ile Winden halkı da oldukça olağandışıydı. Mikkel’in ortadan kaybolmasıyla başlayan ilk sezon, izleyiciye geçen zamanın kaderini belirleyen bir düğümün var olduğunun, herkesin ve her şeyin farkında olmasa da bu düğümün parçası olduğunu sinyalini vermişti. Aynı zamanda, tanrı parçacığı kuramı, Chernobyl felaketi, Cern deneyi gibi yaşanmış olayların ve bilinen kuramların etkisi altında, çeşitli zamanlar arası yolculukları mümkün kılan dünyasını tanıtmıştı. İkinci sezonda ise, hikâyenin üzerine bir ‘kıyamet’ baskısı yerleştirildi. Her şeyi anlamlandırmaya çabalayan Jonas (Louis Hofmann), aynı zamanda, dünyasının sonunun gelmesini ve sonrasında olacakları engellemeye odaklandı. Bu sırada, mağaranın gizemini, zaman döngüsü içinde yaşanan sıkışmışlığı ve geçmişin sırlarını öğrenen karakter sayısı çoğaldı, zaman yolculukları arttıkça ve buna oranla yaşananlara müdahale edenlerin sayısı arttıkça dizi, hikâyesini daha geniş bir açıdan anlatmaya başladı. Hikâye bizlere, zamanın akışı içerişinde yaşananlara müdahale edenlerin, gelecekte yaşanacakları değiştirmektense, geçmişin tekrarlarla dolu karadeliğinin içine çekildiklerini gösterdi. Almanya’nın Winden isimli küçük bir kasabasında yaşayan Kahnwald, Nielsen, Tidemann, Doppler ailelerini birbirine bağlayan düğümü ve bu düğümü çözüp normal olarak kabul edilen hayata dönmek uğruna yapılan zaman yolculuklarını anlatan dizi, üçüncü sezonunda evrenini yeni zamanlar ekleyerek genişletme alışkanlığını bir adım öteye taşıyor ve bu defa, hikâyesine yeni bir dünya ekliyor. Böylece, hikâyenin son döngüsünde yaptığımız son yolculuğun rotası, Martha (Lisa Vicari)’nın Jonas’ın hiç var olmadığı dünyasına çevriliyor. 

Dark 3. Sezon: Bildiklerimiz Su Damlası, Bilmediklerimiz ise Okyanus

***Yazı Dark 3. sezon ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Dizinin izleyicisine sürekli olarak hatırlattığı söylemlerden biri, Newton’a ait bildiğimiz her şey bir su damlasından ibaretken, bilmediklerimizin ise koca bir okyanus olduğuna dair ifadeleri ve bence üçüncü sezonu izlerken bu sözlerin çerçevesinden bakabilmek çok önemli. Zira, bir şeylerin çözümüne vardığımıza dair hislerimizin su yüzüne çıktığı her an dizi, bakış açısını daha da genişletiyor ve özetle bize bildiğimiz her şeyin aslında küçücük bir su damlasından ibaret olduğunu hatırlatıyor. Tıpkı, Mikkel’in evine hiçbir şey yaşanmamış gibi dönebileceğini, Charlotte’ın bir çözüme varabileceğini ve daha nicelerini düşündüğümüzde, hatta her şeyi rayına oturtmak konusunda Jonas’a güvendiğimizde olduğu gibi… Halbuki dizi, tüm bu anlattıklarıyla, bizleri hep sandığımız gibi belirli bir başlangıçtan son noktasına götürmeyi değil; aslında hikâyenin damarlarının oluşturduğu büyük resmi tarif etmeyi amaçlıyor. Başından beri, özgür iradenin varlığını, verdiğimiz kararların vardığı sonuçlar üzerinden Schopenhauer’in teorileri ışığında inceleyen dizi, son sezonunda karakterlerini ve dolayısıyla izleyicisini adeta bir deney faresi gibi dur durak bilmeden koşturduğu küçük silindir içerisinde sıkışmış hissettiriyor. Tıpkı, herkesi kurtarmaya odaklanan Jonas gibi, Jonas’ın hiç var olmadığı bir dünyadan gelen Martha da yaşananları önlemek amacıyla hareket ettiği sürece, farklı rotalar izlese de, Ariadne’nin ipliği mantığını takip edercesine zamanın sonsuz döngüsü içerisinde tekrara düşmekten öteye gidemiyor. Sezon boyunca farklı olasılıkların rehberliğinde ortaya çıkan bu sonsuz tekrarların döngüsünü izlemek, bir şeyleri anladığımız her an, kara delikte daha dibe çekildiğimizde olduğu gibi, geçmiş sezonlara kıyasla daha yorucu olabiliyor. Çünkü aslında, öğrendiklerimizi birleştirmeye çalışıp kaybettiklerimizi geri döndürme yolunda kullanma çabasından sıyrılarak bildiklerimizden ötesini, yani içine sıkıştığımız silindirin dışındakileri, laboratuvardakileri ve hatta bütün deneyi düşünmeye başlamamızı talep ediyor.

Üçüncü sezon, hikâye anlatımı bakımından dizinin genel tarzını bozmuyor ve yine izleyiciye anlam bütünlüğünü korumayı zorlaştıran yeni bilgileri, yeni zamanları, kafa karıştıran bağlara sahip yeni karakterleri anlam yüklü ancak sınırlı diyaloglarla tanıtmaya devam ediyor. Işık ve gölge, Âdem ve Havva, Martha’nın dünyası ve Jonas’ın dünyası üzerinden her şeyi karşılıklı ikili hâlde görme isteğini belirli bir noktaya dek sürdürüyor. Jonas’ın her şeyi alıştığı düzene geri döndürebilme çabası, yansımasını ya da karşılığını Martha’da buluyor ve aralarındaki karşı konulamaz, dürtü kaynaklı çekim şiddetini arttırmaya devam ediyor. Her ikisinin de bilinçaltında güçlü bir şekilde yaşayan beraber olma dürtüsü, rüyalar yoluyla kendisini hatırlatıyor ve onları, matristeki hataları yeniden ve yeniden tekrarlanmaya itiyor. Kimin sözünü dinleyip, tarafını seçerlerse seçsinler, bunu yaparken ne kadar farklı yollar izleseler de hep aynı olaylar yaşanıyor ve aynı sonuçlar doğuyor. Birbirini yineleyen olaylar, Jonas’ın dünyasının sadece bir yansıması olan Martha’nın dünyasında da sürüyor ve yol olasılıkları her seferinde başka görünse de sonuç olarak yine kıyameti getiriyor, yine karakterleri hasretini çektikleri “cennete” kavuşturmuyor, Martha ve Jonas yine bir araya gelemiyor. Yani, labirentte farklı yol seçenekleri olsa da her yol yine labirentin içine hapsediyor onları. Dizinin Martha ve Jonas arasındaki dürtüsel duyguları Âdem ve Havva ile ilişkilendirmesi, hikâyeyi fazla romantik bir hâle sokabiliyor ama, bir yandan da en azından denklemin değişmez elementlerinden birini ele veriyor. Dizi verdiğimiz kararlarda birbirimizin yazgısından bağımsız olmadığımızı anlatırken bunu tanrıcılık, kadercilik gibi konseptlerle sınırlandırmıyor. Bunun yerine, Martha ve Jonas’ın aralarındaki arzuyu domino taşlarının tetikleyicisi, herkesin kendi amacına yönelmesi için ilk adım olarak tanımlıyor. Aralarındaki güdüsel tutkunun peşinden giderek attıkları her adım, döngünün sonlanıp bir diğerini başlatmasına yardımcı oluyor, daima kendisini tekrarlamak üzerine programlanmış bu tekrar makinesi, matristeki iki hatanın birbirini bulma özleminden güç alıp ateşlenerek işliyor.

Dark, takip etmesi güç olay akışı, karmaşık bağlar aracılığıyla ilişkilendirilen karakterleri ve mitolojik eserler, felsefi teoremlerle gerçekliğinin desteklenmesine rağmen kabul etmesi zor hikâyesi sebebiyle izleme deneyimi kendine has bir tecrübe olan bir dizi. Baran Bo Odar ve Jantje Friese’nin 2014 yılı yapımı Ben Kimim? Who Am I filminde olduğu gibi, yine yarattıkları dizi, üçüncü ve son sezonunda kördüğümü son kez çözüyor. Sezonun ilk bölümleri, verilen yeni bilgilerin karmaşıklığının yarattığı umutsuzluk, yaşanan tekrarların sıklığı, yardımcı olabileceklerini düşündüğümüz bütün karakterlerin aslında kendi amaçları yönünde birbirini manipüle ediyor olmasından doğan kimseye güvenememe hissi ve Jonas ile Martha arasındaki çekimin fazlaca dramatikleştirilmesi gibi sebeplerle yorucu olabiliyor, fakat izleyiciyi sürekli kuşkulanmaya teşvik eden hikâye, sonlarına doğru asıl anlatmak istediğinin geçmişe duyulan saplantılı özlemden fazlası olduğunun sinyallerini veriyor ve nihayetinde mekaniğinin işleyişini izah ederek birçok cevaba ulaşıyor. Özellikle son bölümünde, izleyiciye aslında eskiye, geçmişe, kısacası alışılmışa dönüş hedefiyle çıkılan her yolun en başa dönmeye mahkûm olduğunu, önemli olanın ise takıntılı amaçların peşine takılıp su damlasında tekrar tekrar boğulmak yerine, başkalarının varlığını da hesaba katıp büyük resmi görerek okyanusun farkına varabilmek olduğunu anlatıyor ve birçok önemli hikâye noktası için tatmin edici açıklamalar sunuyor. Yine de her şey bittiğinde ve hikâye noktalandığında bile kısır döngüden tamamen kurtulup kurtulamadığımızdan emin olamıyoruz, çünkü bir anı daha önce yaşadığımızı düşündüren dejavu hissi sırasındaki duygularımızın aslında ipucu olabileceği fikrini aklımıza yerleştiren Dark, dejavuların yakamızı bırakmasına hiçbir zaman, biterken bile müsaade etmiyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi close-cookie-information