Yoshishige (Kiju) Yoshida’nın sinemasına şöyle bir genel bakış yaptığımızda filmlerindeki birçok ortak noktayı hemen kavrayabiliriz. Ayrıca yönetmenin sinemaya yaklaşımı üzerinden de geliştirdiği temel bir söylem var. Ama özellikle onun sinemasına has bazı imge, karakter ve olaylar Yoshida’nın felsefesini ve sinemasını anlamak açısından önemlidir. Elbette hikaye tabanlı ortaklıkların dışında belirli bir avangart tarzdan da bahsetmek mümkün.

Yoshida hiç kuşkusuz her zaman yenilikçi bir tarza sahipti. Bu sebeple de Japon Yeni Dalgası yönetmenleri arasında değerlendirildi. Fakat kendisi bu tanıma her zaman karşı çıkmıştır.

“Modern Japon Sineması’ndan söz açıldığı zaman, özellikle de 1960 ve 1970’li yıllardan, hiç kuşku yok ki sinemadaki çığır açıcı yaklaşımları yücelten ve kutsayan bir yaklaşım var. Bunu o zamanın yönetmen ve eleştirmenleri söylediler ve şimdi de söylüyorlar. Ama gelin görün ki bu sinemayı kategorize etmek gibi ilginç bir yaklaşım içinde bulunanlar da oldu. Üstelik buldukları isim de çok manidardı, Japon Yeni Dalga Sineması! Bu ismin her halde altmış öncesinde temellenen Fransız Yeni Dalgası’ndan geldiğini söylememe gerek yok. Ama böyle bir tanımlama tümden Japon tarihini ve kültürünü yok saymak olur. Burada olan Fransız Yeni Dalgası’nı Japonya’da oluşturmak veya taklit etmek değildir. Hani isim zaten her türlü sıkıntılı ama esas sıkıntı ismi ne olursa olsun bir akımın olduğunun düşünülmesi. Sizi temin ederim ki Modern Japon Sineması içinde değerlendirilen yönetmenlerin hiç biri politik, felsefi ve kuramsal olarak ortak bir yaklaşım ve işbirliği gütmemişlerdir.”

Yoshida savaş sonrası dönemde çocukluğunu ve okul yıllarını geçirdiği için toplumsal değişimleri derinden hissetmiş biri. Ayrıca bu değişimlerdeki farklı tutumu ona has bir tarzın da oluşmasını sağlamış. Yenilgi sonrası yoğun şekilde Amerikan kültürünün baskısına maruz kalan insanların çoğu taklitçi ve özenti kişilikler oluşturarak benliklerini kaybetmişlerdi. Bu dönemde Yoshida geleneklere merak salarak eski Japon filmlerini izliyor ayrıca Amerikan değil Fransız kültürüne ilgi duyuyordu.

“Çocukluğumda izlediğimi hatırladığım ilk film Kurosawa’nındı. Hatta neredeyse üniversiteye kadar onun filmleriyle büyüdüğümü söyleyebilirim. Elbette bizlere bolca Disney’in animasyonları da gösteriliyordu. Örneğin Mickey Mouse bir neslin ortak kültürü haline gelmişti fakat ben bu filmlerden hoşlanmıyordum. Çünkü içlerinde inanılmaz bir şekilde gözüme batan şiddet oluyordu. Hatta temellerinin aslında bu şiddet üzerine kurulduğunu dahi söyleyebilirim. O dönemler buna anlam veremiyor ve beğenmiyordum. Ama tabii ki hiçbir zaman yeni ve bunlardan daha iyi bir sinema yapmak gibi amacım olmadı. Stüdyoya girip çalışmaya başladığımda dahi sinemayla olan ilişkim fazlasıyla kişiseldi.”

Yoshida’nın sinemasında gelenek ve modern arasındaki çatışma yalnızca hikaye bazında kalmaz, bu, tümden sinema yaklaşımına da dönüşür. Özellikle üniversite döneminde bolca Avrupa sineması eserleri izleyen yönetmen bunlardan derinden etkilenmiş ve her zaman gelişmişlikle gelenek arasındaki çatışmasını kendi felsefesi içinde sürdürmüştür.

“Üniversite’nin yarattığı geniş olanaklardan yararlanarak Avrupa sinemasıyla tanışmıştım ve bu filmler beni derinden etkilemişti. Bir dönem, birgün Avrupa’da film çekmeyi hayal ettiğimi dahi söyleyebilirim. Nitekim 1968’de Saraba Natsu no Hikari ile bunu gerçekleştirdim de. Tabii Fransız dili ve kültürü üzerine eğitim alıyor oluşum beni ağırlıklı olarak Fransız filmlerine yönlendirdi, özellikle de Jean Renoir’ya.”

Ağırlıklı olarak Godard sonrası Fransız sinemasına ilgi duyan yönetmenin diğer yönetmenlerle tanışması daha geç olmuş fakat sinemaya olan yaklaşımında büyük etki yapmayı başarmışlar.

“İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile tanışmam Rosselini vasıtasıyla oldu. Elbette benim için biraz geç kalınmış bir keşifti ama üzerimdeki etkileri büyük oldu. Ama özellikle her bir filmi bende şok etkisi yaratan Bergman ve Antonioni’nin benim için yeri çok ayrıdır. Bir Japon olarak Bergman’ın filmlerindeki o İskandinav atmosferi bana sanki dünya dışı bir yermiş, bazen cehennem bazen cennetmiş gibi geliyordu. Haliyle onun filmlerini izlemeye başladığımda masal dinleyen bir çocuk masumiyetine ulaşıyordum. Antonioni’de ise aşina olduğum Fransız varoluş felsefesinin izlerini görmek beni derinden etkilemişti. Ne zaman filmlerim için diyalog yazmaya başlasam hep aklıma onun filmleri gelir.”

Birçok filminin senaryosu bir romana ya da hikayeye dayanan Yoshida’nın edebiyatla olan ilişkisi oldukça derindir. Her ne kadar filmleri hep Japon Edebiyatı’ndan uyarlamalar olsa da dünya edebiyatıyla da yakından ilgilenmiştir. Üstelik beklenilenin aksine edebiyatta ağırlıklı olarak Alman dışavurumculuğuna eğilmiştir.

“Japonya’da hemen her film dolaylı ya da doğrudan bir kitaba dayanır. Bu açıdan edebiyatla olan ilişkimizi olmazsa olmaz olarak tanımlamak yanlış olmaz. Çünkü kabul etmek gerek ki çok başarılı yazarlara sahip bir kültürüz. Uyarlamalarını yaptığım tüm o kitapların yazarları gerçekten ilham verici insanlar. Japonya dışındaysa bireysel anlamda ilgi duyduğum yazarlar arasında Kafka, Joyce ve Rilke’yi sayabilirim sanırım.”

Yoshida’nın sinemasında ve felsefesindeki temel sorunlar hep varoluş felsefesi etrafında şekillenmiştir. Bu açıdan kendisinin de sıkça alıntı yaptığı ve eserlerine özellikle eğildiği Sartre’ın varoluşçu fikirlerine olan bir paralellik olduğu söylenebilir.

Yoshida’nın filmlerinde ölüm her zaman irdelenen bir konudur. Bazen onu arzulayan, bazen onu anlamaya çalışan bazense onu kullanan karakterler her zaman ondan habersiz diğer karakterlerle çatışma yaşar. Varoluş bir tür bulaşıcı hastalık gibidir. Biri ona bulaşır ve etrafına yayar. O yüzden Yoshida’nın varoluşçu düşünceye karşı olumsuz bir tavrı vardır. Fakat yarattığı karakterlerin bu seviyeye ulaşmasında etkili olan olayları özenle seçmeye de dikkat eder. En nihayetinde hiçbir karakter durduk yere varoluşuna dönmez. Bazen bir savaş, bazen toplumsal olanla muhalif çatışma, bazen entelektüellik bazen de sistemin bizzat kendisi karakterleri ölümle ilişki içine girmeyi zorlar. Ve bu varoluş düşüncesi ortaya çıktıktan sonra her türlü sistem ve gelenek etmenleri artık önemini yitirir.

yoshishige-yoshida

Varoluşa olan derin bakış açısı yalnızca filmleriyle sınırlı kalmaz Yoshida’nın. Bu konuda birçok denemesi ve kitapları da vardır. Şayet bu konuda daha ayrıntılı bir araştırma yapmak istiyorsanız yönetmenin biyografisinde de bahsettiğimiz 1971’de yazdığı o iki önemli denemeye ulaşabilirsiniz.

Yönetmenin daha sinemaya attığı ilk adımdan itibaren melodramlarla da hep çetrefilli bir ilişkisi olmuştur. İlk dönem eserlerinde melodramları tümden yadsırken daha sonra stüdyonun da baskısıyla neredeyse tamamen melodramlara yönelmiştir. Ardından kendi şirketini kurduktan sonra çektiği filmlerde melodramı farklı bir şekilde yorumlamaya başlamıştır.

Ayrıca Yoshida’nın modernizm temeli üzerinden neredeyse tüm filmlerinde hayat bulmuş bir sistem eleştirisi de vardır. Hele ki altın dönemi dediğimiz o iki zirve filminde bu eleştiri sinema tarihinin en muazzam işlerinden birine dönüşür. Burada özellikle yönetmenin modernizme uyguladığı analiz oldukça dikkat çekicidir. Tarihi gelişiminden, toplumsal ve kültürel alana olan uzantıları ve etkileşimine kadar oldukça geniş bir perspektiften bakar Yoshida. Ve elbette günümüz sistemi içerisindeki politik temeli ve önemi üzerinden anarşist göndermeler yapmaktan da geri durmaz. Özellikle yönetmenin modernist söylemlerini mimarideki örnekleri üzerinden yaptığı filmler bu alandaki zirvelerdendir. Görsel ve kurgusal bu avangart yaklaşımın yanında hikayelerinde geleneksel olanla şimdi olan arasında kalmış karakterlerimizi modernizm ile sürekli olarak bir çatışma içine sokar. Burada modernizmin çoğunlukçu, benzerliklere vurgu yapan (bunun sonucunda taklitçi) ve insanın doğayla ilişkisini tümden yadsıyarak varoluşuna yıkıcı bir bakış atan yaklaşımını oldukça sert bir şekilde eleştirir.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Yoshida’nın sinemasına has bazı belirli imge kullanımları vardır. Bunlardan bazıları neredeyse tüm filmlerinde karşımıza çıkar. Birkaçına değinecek olursak:

Tren: İlk olarak yönetmenin filmografisindeki birçok filmde trende geçen bir sahne mutlaka vardır. Elbette burada dönemin yaygın ulaşım araçlarından birisi olmasının payı büyük. Ama bizim esas olarak ilgilendiğimiz aslında herhangi bir tren yolculuğu ya da onunla alakası olmayan sahnelerde uzaklardan ya da bazen tam sahnenin ortasında geçen trenler. Birçok filmde tren, modernizmin önlenemez yükselişinin bir tür çığlığı gibi kullanılır. Karakterler geçmiş ve gelenekle çatışma yaşayıp çıkmaza girdiklerinde ve birbirleriyle tartışırlarken çoğu kere bir tren tüm gücü ve gürültüsüyle ortaya çıkar. Ayrıca bazı filmlerinde geçmiş ve gelecek arasında bir bağ olarak da kendini gösterir. Bazense geçmiş yani gelenek ile gelecek arasındaki o kırılmayı temsil eder. Tren raylarının kesin bir şekilde ikiye böldüğü dünyada bazı insanlar ayrı düşerek farklı taraflarda kalırlar ve trenin o gücüne karşı gelme gibi bir şansları yoktur.

Kadın: Şayet sinema tarihinde filmografisi baştan sona feminist yaklaşımla inşa edilmiş bir yönetmen arıyorsanız Yoshida bu konuda kesinlikli bulunmaz bir nimet. Çünkü onun filmleri zaten temelde hep kadınlar üzerine kurulmuştur. Üstelik artık kalıpsallaşmış o, geleneklerine ve ailesine sıkı sıkıya bağlı geyşa ruhlu kadın imajının tam tersine her zaman kendi kararını kendi veren, son sözü söyleyen güçlü kadınlar vardır bu filmlerde. Kadınların gerçek anlamda aciz ve zayıf düştükleri tek nokta mevcut modernizm ve gelenek arasında yaşadıkları o iç çatışmadır. Yani dışarıdan her zaman güçlü görünürler. Yoshida sinemasında kadınlar her zaman olgundurlar ve hem sistemsel hem de toplumsal olarak esas acıyı çekenler de onlardır. Üstelik yönetmenin kadınlar üzerinden getirdiği bakış açısı oldukça karamsardır. Zaten her insan gibi varoluşun o ağır problemleriyle uğraşmanın yanında bir de gelenek ve toplumun onlara yapıştırdığı etiketlerle de mücadele etmek zorundadırlar. Ve tüm bunların yanında yönetmenin esas karamsarlığını oluşturan şey modernizmle birlikte gelen özgürlükçü ortamın aslında hiçbir şeyi çözmediğidir.

Aile: Sineması tamamen kadın üzerine kurulu Yoshida’nın aynı zamanda kadınların da en büyük çıkmazı olan aile kavramıyla olan ilişkisi birçok filminde kendini gösterir. Kadın erkek ilişkileri üzerinden aile, temelde iki birey arasındaki bir tür benlik çatışmasının yanında toplumsal ve varoluşsal olarak da karakterleri her zaman etkiler. Aile kavramı, temeli açısından Yoshida sinemasında her zaman tartışmalı bir konudur. Sıklıkla hikaye ya dağılmaktan olan ya da dağılmış bir aileyle başlar. Mutlu bir aile tablosu göremeyiz hiç. Dışarıdan mutlu gibi görünenlerse içeride çok büyük tartışmalara ve kavgalara gebedir. Aile kavramına yaklaşımı ağırlıklı olarak kadın karakterler üzerindendir yönetmenin. Ama burada sıklıkla gelenekle olan çatışmalarını irdelemelerine rağmen yönetmenin bakış açısı her türlü kutsal ve ahlaki değerlerin üzerindedir. Söz gelimi çocukları ve iyi bir eşi olan bir kadının tüm bunlara rağmen başka biriyle birlikte olması olağan ve kadının varoluşu açısından sıklıkla olması gereken bir olay olarak incelenir.

Su: Yönetmenin aslında temelde sıklıkla kullandığı bir ayna ve cam metaforu vardır ama bunları su kavramıyla sıklıkla ilişkilendirir. Su, ölüm ve yaşamın, o yansıyıcı yüzüyle sınırını çizen şeydir. Altındakini değil bizi bize gösterir. Bu yüzden sınırın ötesini göremeyiz. Ama biliriz ki ötesi ölümdür. Yönetmenin birçok filminde ölüm hep suyla ilişkilendirilir. Karakterler ya onda boğulur ya da onun kıyısında ölümü bekler.

Müzikler ve kullanımları: Yoshida, filmlerinde müziklere her zaman ayrı bir önem verir. Sıklıla ona has bir gerilim oluşturan gelenekselle modernin birleşimi basit ama akılda kalıcı eserler oluşturtur. Ama özellikle Akitsu Onsen filmi dev bir senfoni orkestrasıyla çalıştığı film olarak aynı bir yere sahiptir. Yönetmenin avangart yaklaşımı müziğin kurgudaki kullanım şekliyle de kendini gösterir. Günümüz sektörel filmlerinin olmazsa olmazı haline gelmiş saf biçimci yaklaşımla sahnenin gidişatına göre duygu sömürüsü yapan müzik kullanımının daha o yıllarda çok dışındadır yönetmen. Müzikle o sahnede var olmayanı yaratır. Bu anlamda müziği de hikaye ve görsel gibi bir sinemasal araç olarak ele aldığını söyleyebiliriz.

Aks kırılmaları: Aks kırılmaları aslında film teorisinde bir hata olarak öğretilir. Aks denilen şey kameranın çektiği kahramanın burun ucundan sonsuza uzayan bir ışının sahne boyunca karşı tarafına hiçbir zaman geçmeme kuralıdır. Bunun aksinin bir hata olarak görülmesinin sebebi bunu yaptığınızda kurgudaki akış seyircinin algısında bir karışıklığa yol açar. Sanki mekan ve zaman değişmiş gibi bir izlenim uyandırır. Sinema okullarında öğretilen neredeyse en temel kurallardan biridir. Elbette bu kuralı Yoshida gibi bilinçli çiğneyenler de vardır. Ama özellikle Yoshida bunu neredeyse takıntı haline getirmiştir. Her filminde mutlaka aks kırılması yapar ve bu kırılmaları yapmasındaki temeli sıklıkla bir tür anlatıya dönüştürme başarısını gösterir. Örneğin bazı filmlerinde bu kırılmayı karakterin ruh halindeki keskin değişimi aktarmak için yapar, bazı filmlerindeyse bir şok anında karakterin olayı anlayamamasını aktarmak için kullanır (bir anlamda hata olmasına sebep olan kafa karışıklığını hikaye yoluyla değil bu yolla aktarır). Bazense tamamen avangart bir şekilde karakterin benlik bölünmüşlüğünü yansıtmak için kullandığı da olur.

Aktüel kamera kullanımı: Bu teknik özellikle gerçekçi kuramın çıkmasıyla birlikte kuramsal anlam kazanmış bir kullanımdır. Daha önceleri filmde amatör bir his yaratırken bilinçli kullanımıyla gerçekliğin yansıtılmasında büyük rol oynar. Basitçe kameranın elde veya omuzda taşınmasıdır. Haliyle alışık olduğumuz o hiç sallanmayan ve titremeyen stilistik kullanımın çok ötesinde bir etkisi vardır. Yoshida filmlerinde bunu mutlaka bazı sahnelerinde kullanır. Bu sallanmanın getirdiği dinamik etkiyi kullanmanın yanı sıra bazı filmlerinde yine yenilikçi bir yaklaşım göstererek muazzam gizem unsuru yaratmakta da kullandığı olmuştur. Ama temeli ne olursa olsun Yoshida bu teknik vasıtasıyla her zaman ulaşılması güç bir gerçeklik hissiyatı yakalamayı başarmıştır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi